“Özür Dilerim, Sizi Yabancı Sandım”: Fatih Özgüven ve Hiç Niyetim Yoktu

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Fatih Özgüven’in 2007 yılında yayımlanan öykü kitabı Hiç Niyetim Yoktu, içerisinde yazarın kendi hayatına dair eşsiz anları da içeren ilgi çekici bir kitap. Okuru Paris’ten İstanbul’a, Beyoğlu’ndan Robert Ranelagh Sokağı’na kadar farklı coğrafyalarda gezdiren öyküler, yazarın yaratıcı ellerinde kazandığı ilginç biçimlerle de farklı bir yere konumlanıyor.

Fatih Özgüven, uzun yıllardır yaptığı çevirilere paralel olarak yazdığı öyküler, sinema ve kitap eleştirileriyle de yazın/sanat dünyasına ne denli yakın olduğunu açıkça göstermiş bir isim. Bir yazarın aslında birçok şeyden önce iyi bir edebiyat/sanat bilgisine ihtiyacı olduğunu her metninde görünür kılan Özgüven, bu birikimi metinlerine yansıtmaktan da geri durmuyor. Öyle ki bugüne kadar çevirilerini büyük bir edebi zevk ile okuyan okurlar, onun öykülerinden de yine aynı düzeyde zevk alabiliyor. Özgüven’in öykülerinde dil iyi bir işleklik kazanıyor, böylece öyküler belirli bir ritimde akıyor. Öykülerin akışkanlığı, kitap boyunca da kendisini gösteriyor. Kitapta yer alan tüm öyküler benzer bir sesten meydana geliyor, hepsi kendi içerisinde aynı anlatıcıyı işaret ediyor; anlatıcının hikâyeyi ele alış tavrı, anlattığı konulara dair yakınlık/uzaklığı, kimi yerlerde ciddiyete, kimi yerlerde absürt bir tavra neden olan davranışları bunu ortaya koyuyor. Öykülerin Türkiye’den Avrupa’ya doğru açılan, sınırlarını giderek genişleten ve nihayetinde uç hudutlara varan coğrafyası, anlatıcının bizzat tanıklık ettiği olayları, kimi yerlerde otobiyografik unsurlara dönüşen yanlarını imliyor. Bu da öyküler arasında birbirine paralel ve kimi yerde birbirleriyle kesişen unsurlar olarak kendisini gösterirken kimi durumlarda ise anlatının zenginliği içerisinde kayboluyor ve hiç fark ettirmeden geçip gidiyor. Tüm bu öğeler de metnin akışkanlığını, onun ele avuca sığmaz, giderek hızlanan anlatı süratini daha da görünür kılıyor.

Kitabın ilk anlatısı olan “Regal Dönemi”, Hiç Niyetim Yoktu’nun tüm hikâyesini daha her şey başlarken; yazar, okura ‘merhaba’ derken; bir anda bize sunar. Yazarın bu uzun süreç boyunca benimsediği tavır, temsil edeceği dil tutumu, olaylara bakış açısı ve tavrındaki samimiyet, bu metinde rahatlıkla görülebilir. Zira anlatı dili aslında kitapta aşağı yukarı bu minvalde devam edecek, Özgüven bize dostlar sofrasında geçmişe dair çeşitli hikâyeler anlatacaktır. Kimi bizzat yazarın, kimi “bir arkadaş”ın, kimi de “bir arkadaşın arkadaşı”nın başından geçmiş bu hikâyeler, bize yol aldıracak, bizi sarıp sarmalayacak ve nihayetinde bize başka dünyalara doğru yelken açtıracaktır. Bu açıdan ilk öykünün cümleleri, kitaba dair bir fikir vermesi bakımından önemlidir:

“Ateşim vardı. Biraz. Daha doğrusu kendimi yüksek ateşle yatağa düşmenin eşiğinde hissediyordum. Çok fena bir his de değildir aslında. Ama vakit yoksa atlatmak lazım. Onun için ortalarda fazla dolaşmadan eve gittim. Üstümdekileri çıkarmış yatağa girmek üzereydim ki Yusuf telefon etti. Bana sürpriz CD hazırlamış, yakınlardaymış getirecekmiş. Yusuf’u severim, çok sık da görmüyorum, ‘gel’ dedim. Üstüme eski bir kazak ve eşofman geçirdim.” (s. 9)

Uzun yıllardır öyküyle yakından ilgilenen yazar, bu türde benimsediği tavrı ilmek ilmek işleyerek giderek geliştirir ve kendisine ait zengin bir anlatı evreni kurar. Bu açıdan Hiç Niyetim Yoktu, hem onun yazınının temsiliyetini üstlenen, hem de ona dair çeşitli fikirler uyandıran zengin içerikli bir metindir.

Kitabın ikinci öyküsü “Paris’te Bir Apartman”, yazarın ilk metnini noktaladığı yerden devam eder gibidir. İlk anlatının ateşler içerisinde yanan karakteri sessiz sedasız terk edilirken onun yerini Paris’te çıkmaz sokaktaki bir apartman dairesinde bir gece geçirecek bir karaktere doğru ilerlenir. Üstelik bu yeni karakterimizin hayatı ele alış biçimi ilk anlatıdaki karakterden hiç de farklı değildir. Sözgelimi Hüseyin’in dairesinin bulunduğu kata doğru çıkan karakter, bu apartman ve sokağı şu sözlerle tanımlar:

“Robert Ranelagh Sokağı kendince çıkmaz sokaktır. Ama o kadar işte. Çıkmaz sokağın haysiyetini de taşımaz.

Sabahları güneş alır. Öğleyin ve öğleden sonraları gölgelidir.

Burası ölmek için iyidir, diye düşünmüştüm bu sokağa ilk girdiğimde. Sonra orada tanıdığım biri öldü.” (s. 19)

İki farklı anlatıdan yapılan bu iki alıntı arasında 10 sayfalık bir mesafe var, ancak yazarın benimsediği tavır hiç değişmemiştir. Buna sözgelimi bir üçüncü alıntı, dördüncü alıntı vs. gibi çeşitli ilaveler de yapsak bir farklılık göze çarpmayacaktır.

Hiç Niyetim Yoktu, bir yerde adı gibi, bir metin ve içerisindeki karakterlerin başından geçenleri ifade ediyor: Hiç niyetim yoktu, hiç niyetleri yok, hiç kimsenin hiç niyeti olmadı. Yazar, daha bu aşamada tüm rolü üstlendiğini işaret ediyor. Onun niyetsiz yazdığı bu metinlerse zaman içinde birbirlerine bağlanarak ortaya bir niyetten çok daha fazlasını, bir kitap çıkarıyor. Bu da, zamanı geldiğinde en küçük bir olayın, en küçük bir anlatı parçasının bile büyük bir bütüne dönüşebileceğinin, veya en azından bir bütünün kıymetli bir parçası olabileceğinin göstergesi.

“İki Kişili Hikâye” kitabın çok sesli anlatılarından biri. Burada her şeye sanki kendi başından geçmiş gibi hâkim olan, daha doğrusu her şeyi “sözde” olaylar olup bittikten sonra öğrenen ve onları yazıya döken bir anlatıcıyla karşılaşırız. Yazar, bunu hemen metnin başına koyduğu bir paragrafta ifade eder:

“Aşağıdaki hikâyeyi bana başka birisi anlattı. Daha doğrusu, iki kişi. Londra’da geçiyor. Yani yabancı bir şehirde. Bu yüzden başka birinin anlattığı bir hikâyelerin sahip oldukları uzaklığa ek bir uzaklığı var; üçe bölünmüş bir hikâye, uzak bir şehre ve o iki kişiye.” (s. 41)

Burada anlatıcı karakter için çizilen profil oldukça belirgindir. Anlatıcı, daha en başta tüm hikâyenin kulaktan kulağa anlatılmış bir hikâye olduğunu belirtir. Arada bir uzaklık vardır, onunla ona anlatan, ona anlatanla onun yaşadıkları arasında; üstelik anlatıcının yaşadığı şehirle olayların geçtiği şehir arasında da başka bir uzaklık. Tüm metinde karşımıza çıkan şudur: anlatıcının anlatma işini çok iyi yaptığı ya da onun tüm olanları kendisini olayların dışında tutarak farklı bir biçimde başarılı bir şekilde anlattığı. Bu kimliği gizleme savaşı, olayları farklı bir yerden konumlandırma deneyimi kıymetlidir; metnin kendisiyle başlığı arasında da oldukça özel bir ilişki vardır. “İki Kişili Hikâye”, ortada kayıp bir “k” harfi söz konusudur ve bu kayıp harf yerine konduğunda ortaya iki kişinin birlikte yaşadığı bir anlatı çıkar, bir paydaşlık, yaşanmışlık, çoklu deneyim. Oysa o harf ortadan kaybolduğunda geriye sadece iki karakterden meydana gelen bir anlatı kalır. Ki geriye kalan bu anlatı da tek taraflı olacak, tek bir kişinin aklında kalanları, kalabilenleri veya söze dökmek istediklerini yansıtacaktır. Nereden bakılırsa bakılsın eksik bir şeyler var. Her ne kadar anlatı içerisindeki işaretlemeler ve söylem, olayı farklı açılardan değerlendiriyor ve okura başka ipuçları veriyorsa da bu tavır, sanki okuru bir satranç oyununa çağırır gibidir ve yazar, bu anlatı ve söz konusu karakterler üzerinden okurla kimi bölümleri eksik, kimi yerleri başka biçimlerde tamamlanabilecek bir oyuna girişir. Bu oyunsa bu metinde tam olarak hemen sonlanmaz, soluğu başka yerlerde, başka biçimlerde alır. Yine her şey bir noktada birbirine bağlanır ve biz, metnin sınırlarını tayin etmeye çalışırken yazar son hamlesini yapar: “Sonra şaşırdı, güldü. Bir hikâye kahramanına dönüşmeyi hiç beklemiyor gibiydi.” (s. 45)

Yazar, bu anlatıya paralel olarak başka yerlerde, başka metin ve kurgularda da aynı oyunu oynamaya, zarı tekrar atmaya, kartları yeniden karmaya devam eder. Onun için söz konusu olan bu karakter, bu “bir başkası” oldukça önemlidir; “bir başkası” ona kaçış alanları sağlar, üzerindeki yükü atabileceği, tüm günahı, sevabı, hikâyeyi üzerine yığabileceği bir kurban sunar. Dile getirmek istediği, dillendirmek istediği her ne varsa tam o ânda orada bir başkası belirir ve her şey onun aracılığıyla anlatılır. Anlatıcı da sık sık bu olanları bir başkasından duyduğunu belirtir. Sözgelimi “Bahçedeki Canavar”da da aynı tavır vardır ve metnin giriş cümlesi şudur:

“Olup bitenleri bana başkaları anlattı. Önce çok güldüm. Sonra uzun uzun düşündüm. Tekrar güldüm. Sonra keşke orada olsaydım diye düşündüm. Sonra orada olmadığıma sevindiğim için kendime kızdım. Keşke orada olsaydım aslında. Zehra’yla ilgili olarak hep böyle karışık duygular içinde yaşar giderim.” (s. 70)

Metnin girişindeki bu küçük açıklama, metnin hem odak hem de zayıf noktasını işaret ediyor. Anlatıcı konusundaki bu kaçış, sebebini biraz sonra ele veriyor: Zehra. Metnin odak noktası olan bu karakter, biraz sonra sahneye çıkarak tüm anlatı boyunca farklı biçimlerde boy gösterir. Nihayetinde anlatıcıyı güldüren olaylar meydana geldiğinde de bu tavır sürer. Zaten bu noktaya kadar birçok yerde okur, anlatıcının sık sık güldüğünü, bir şekilde tebessüm ettiğini ve en az kendisi kadar okuru da gülümsettiğinin farkındadır. Bu ortak tavır, meyvesini her öyküde verirken okurla metin arasında da sıkı bağlar kurar ve bu iki unsurun birbirine olabildiği kadar yakınlaşabilmesine olanak sağlar.

İnsan hayatı hep geriye doğru sorgulamalar, hayal kırıklıkları, kimi zaman övünçler, çoğunlukla hayıflanmalarla doludur. Geçmişin böyle sihirli bir yanı vardır. Oraya her neyi bulmak için bakarsan onu bulursun. Öfke istediğinde öfkeyi, aşk istediğinde aşkı, aile istediğinde aileyi… Bu zincir giderek uzar ve sonu hiçbir zaman gelmez. Ama tam da bu noktada insan başka bir şeyi hatırlar sık sık: Her şeyin bir şekilde başka türlü olabileceğini. Hayatımız J.P. Sartre’ın da üzerinde durduğu gibi hep seçimler üzerinden akar gider. Bir seçim yapar ve yolumuza devam ederiz. Bu seçim, beraberinde nasıl bir sonuç getirir bilinmez ancak kişi bunu eylemiyle kabul etmiş olur. Ama yine de bir noktada insan tüm başına gelenlerin başka türlü de olabileceğini hatırlar durur. Son raddede bu durum, Hiç Niyetim Yoktu’nun da ana konularından biridir. Karakterler başlarına gelen olaylarda hep bir seçim yapar, bir karar verirler. Sözgelimi Yusuf’u buyur etmek veya hasta olduğunu söyleyip atlatmak, Zehra’yı görmek veya bir yolunu bulup ondan uzaklaşmak, yüksek eğitim için İskoçya’ya gitmek veya bunu başka bir yerde yapmak gibi. Masada birçok seçenek vardır, biz birini seçer, geriye kalan seçenekleri de hayatımız boyunca yineler, sık sık hayıflanmalarımıza alet edip dururuz. Evet, her şey başka türlü olabilirdi, ama nasıl? Neden olmadı? İşte “Akşamüstü Oldu mu”da anlatılan da tam bu türden bir hikâyedir. Özgüven metin boyunca bu hissi yakından verir ve nihayetinde o kaçınılmaz soru da belirir:

“Madamlar yüzünden mi? Hayır onla bu semtte en az sevdiği şeyi temsil ediyorlardı. Bu semtin kendine özgü ağırlığını. Ölümü.

Sonra düşünmekten vazgeçerdi.

Bir gün yeniden aklına gelirdi.

‘Daha az içsem, daha az insanla görüşsem, daha çok çalışsam belki her şey başka türlü olabilirdi. Başka türlü… Nasıl?’

Kalkar, kitapları başka bir sıraya göre yeniden dizerdi.” (s. 98)

İşte bu tekrar ediş, kendini yineleyiş, kitapta akan damarın bir başka görünümü olarak takip edilebilir, izi sürülebilir. Nihayetinde tüm metinleri iç içe geçiren o kadim ses, kendi varlığını bir kez daha hissettirir. Evet, her şey başka olabilir, hatta bambaşka olabilirdi ama olmadı. Oluru da yok gibi. Peki, neden?

Fatih Özgüven’in birçok metni gibi Hiç Niyetim Yoktu’su da bir alıntıyla, kitabın tümünde dile getirilenleri en başa bağlayarak, Ajda Pekkan’a dönüş yaparak son bulur. Lale Müldür’ün Haller Leyla’sından yapılan bu alıntı, yine en az metnin kendisi kadar ironik bir tavırla son bulur, son söz, Özgüven aracılığıyla Müldür’den olsun ve metni tüm gücüyle mühürlesin:

“Düşünün ki Ajda gibi ‘yabancılığın’ simgesi bir insan bana ‘Özür dilerim sizi yabancı sandım,’ dedi. Bu ironiye değmez mi?”