Modern Bireyin Çıkmazları Üzerine: Bir Çift Ayak

İpek Bozkaya

“We have a greed, with which we have agreed

And you think you have to want more than you need

Until you have it all you won’t be free

(…)

When you want more than you have

You think you need

And when you think more than you want

Your thoughts begin to bleed

I think I need to find a bigger place

‘Cause when you have more than you think

You need more space”[i]

(Jerry Hannan)

“Ne kadar nankör ve ne kadar akılsızsın. Sadece sana bağımlı olabilecekken, seni gerçek mutluluğundan koparan ve sana yabancı dünya dolusu şeyin boyunduruğuna girmek istiyorsun.” (Epiktetos)

Antik çağlardan bu yana filozoflar doğaya uygun yaşama, kendi kendine yetme, özgürleşme, eşyanın mahkumiyetinden kurtulma gibi düşüncelerle çeşitli felsefeler oluşturdular. Sinoplu Diyojen var olan düzenin tahakkümünden öylesine kurtuldu ki bir fıçıyı evi yapıp birkaç parça eşyayla ömrünü tamamladı. Antik çağdan milenyuma şeylerin tahakkümüne karşı görüş birliği içindelik Diyojen’den Jarry Hannan’ın yazdığı yukarıdaki şarkıya kadar muhtelif formlarda husule geldi durdu. Kinikler, Stoacılar, Skeptikler, Epikürcüler felsefelerini bazen bir okul formunda bazen geride hiçbir şey bırakmayarak üretirken veya yaşamsal pratikleriyleriyle dolaşıma sokarken, moderniteye ve postmoderniteye bulaşmış özneler bunu edebî/düşünsel formda ifade etmeyi sürdürdü. Eşyadan kurtulma ve doğaya/insanın kendi doğasına uygun yaşama arzusu kurumsallaşmış hiyerarşiden kaçışı, her tür tahakküm, otorite ve kölelik cihazından kurtulup insanın özünde olan özgürlüğün sağlanmasını gerektirdi. Bireyin nasıl mutlu olacağı meselesi üzerine türlü türlü fikirler öne sürüldü. Antik Çin, Yunan, Roma dönemlerinde otorite ve mülkiyet olgusu dönemin cihazlarına göre suçlanırken, sanayiyle birlikte sermayeye göre hizalandı. 2016 yılında basılmış, Ertuğ Uçar’ın Bir Çift Ayak adlı romanı antik çağlardan beri var olan, mülkiyete ve otoriteye karşı geliştirilmiş anarşist düşünsel pratiklerin yeni bir formu. Edebî formu. Bu romanı insanı mutluluğa götürecek temel öğretiler şeklinde okumak mümkün: anlatıcıya göre bu öğretiler şöyle: 1. Özgürleş. 2. Eşyanın tahakkümünden kurtul. 3. Yavaşla. 4. Doğaya dön, şehirden uzaklaş. 5. Düzeni sorgula/değiştir.

Bir Çift Ayak’ın anlatıcısı insanın özünde tanımlı olan özgürlüğüne ulaşması için gereken tüm bu ilkeleri düşünürken çok katlı bir yapının otuz altıncı katındaki dairesinden katılıyor yaşama. Yaşadığı şehir, yaşadığı yapı, yaptığı iş, çevre onun yalnızlığını sorgulamasına neden oluyor. Rutinin cehenneminden bunaldığı için evde kendi kendine mikro-maceralar yaratıyor. İlk bölümlerden itibaren evde bir gariplikler olduğunu seziyor ve gerilim başlıyor. Bir çatlağın peşinden bir dedektif gibi iz sürerken geriye doğru sayan bölüm başlıkları gerilimi tırmandırıyor. Daha sonra çatlak, anarşist bir reddedici oluşumun varlığını gösteriyor ona. Bir roman şeklinde kırk yedinci bölümden geriye sayılarak kurgulanmış olan bu kitaba farklı okumalarla yaklaşmak mümkün. Burada eşyanın tahakkümüne direniş, şehirde kalabalığın içindeki yalnız insanın zavallılığı, bulunulan formu sorgulama, düzenin hâkimiyetinden kaçma isteği gibi izleklerde anlatısını kuran kahramanın meselesini anlatırken yarattığı estetik bütünlük ve edebî haz üzerinden bir okumaya meylediliyor.

Bir Çift Ayak’ta anlatıcı kahraman kendi minör hikâyesini anlatırken ileride daha büyük bir gerilime dönüşme potansiyeli taşıyan çatlağı aracı olarak kullanıyor. Çatlağın kahramanı bir anarşist oluşuma götürmesi ise aslında anlatıcı kahramanın düşlediği harekete geçme eyleminin bir yansıması. Evde birtakım kuruntulardan sonra fark ettiği çatlağın temeldeki hikâyesinin etrafında aslında hayata ve bu hayatın sıkışmışlığına dair gerçekleri, gözlemleri ve önerilerini anlatma fırsatı buluyor. Anlatıcı kahramana göre büyük şehirlerin önemli sonuçlarından biri yalnızlık: “Bilimkurgu filmlerinin isabet kaydettiği tek gerçek var. Yalnızlık. İnsanı sarıp sarmalayan kesif bir yalnızlık. Kalabalığın ortasında yalnızlık. Denizin ortasında, tundrada, çölde, zirveye yakın bir krater gölü kıyısında değil, şehirde yalnızlık. Herkes kendi başına. Güvenlik önlemleri giderek artan sitelerde, her şeyden endişe ederek yaşıyoruz. Her yöne genişleyen şehirlerin içinde küçülüyoruz gitgide. Eşyalarımızı evlerimize, vicdanlarımızı kalbimize sığdırmaya çalışıyoruz.” (55) Medeniyetin sonucu olarak gelen yapaylıklar insanı yalnızlaştırmıştır, fakat doğaya uygun şartlardan ortaya çıkan yalnızlık -burada alıntıladığım üzere- anlatıcı kahramana göre bir sorun olarak belirmemektedir. Estetik yoksunu ve insanı üst üste yığan beton binaların içinde kişi gittikçe kabuğuna çekilmiş, içtenlikli ilişkiler tahrip olmuştur. Anlatıcı kahramana göre çölde, tundrada ve doğaya uygun yaşamda ya yalnızlık yoktur ya da bu yalnızlık bir sorun olarak belirecek türden değildir. Kentteki bireyi iyileştirecek olan doğaya dönmesidir. Anlatıcı kahraman şehrin yergisini hâlâ bakir olan doğayı şehrin karşısına koyarak yapar: “

“Gölgeleri birbirine düşen dev bloklar bir köy nüfusunu barındırıyor. Eşya bağımlılığından kurtulamayan insanlar giderek küçülen dairelerini çöp evlere dönüştürüyor. Sıkışıp duruyoruz. Odaya, eve, şehre. Oysa çayırları sabah sisi kaplıyor, başaklar hafif bir esintiyle dalgalanıyor, bir yıldırım düşüyor köknar ormanına, sarp yamaçtan aşağı bir dağ keçisi iniyor zarifçe. Dünya orada uçsuz bucaksız uzanıyor.” (56)

Doğa güzellemesi ve şehrin eleştirisi var olan yapaylıktan mustarip modern kentlileri içinde yaşadıkları mekânın eleştirisine götürdü tarih boyunca. Çünkü bunaltıcı şehir, üst üste dizilmiş kutu gibi yaşam alanlarını “ev” yapmaya yetmedi. Herkesin üst üste oturduğu, bir sayıyla belirlenmiş yaşamsal alanlar özgürlüğü sağlamaktan yoksun kaldı. Oysa insana gereken, binaların birbirinden ayrılmayan yekpare görünümlü dış cephelerinden ve bitişikliğinden ivmelenen yüzeyselliğin dışında kalarak derinleşmek, genişlemek, zamanı hissetmekti. Yine de kentli bireyin doğaya dönmeyi hep bir ağızdan güzellemesi bunun bir moda ve yine tüketim unsuru haline gelmesine neden oldu. Taşraya ve doğaya özgü olan şehirde yeniden ve egzotik olan olarak pazarlandı. Şehrin “öteki”sine dönüşen doğa, kendini bir nebze de olsa hatırlatsın diye şehirlerde yapay göller, plazalarda, sitelerde doğaya öykünen peyzajlar yapıldı. Tüm bunların farkında olan anlatıcı kahraman romanda, yaşadığı şehrin, sitenin insan ilişkilerini tahrip eden, bireyi yalnızlaştıran ve robotlaştıran yapısına anlatı boyunca sık sık değinir. Klima, otoban, asfalt, metro, alışveriş merkezleri, siteler, ekran, fare, klavye şehrin kolaylıklar sunan hızlı yaşantısında doğanın karşısında olanı imleyen şeylerdir. Ama anlatıcı kahramanın şehir eleştirisi onda harekete geçirici bir kuvvet yaratmaz. İşe gitmemeye karar verdiği gün bir bakıma doğasına uygun yaşamanın çağrısına kulak verdiği gün olarak işaretlense de düzenin dışında kalma gücünü başarabilenler olarak parazitleri işaret eder. Çünkü ona göre şehirler tekrar tekrar yaşadığımız kolay hayatı sunmaktadır bize.

Roman türü şimdiye kadar edebi kurguyu farklı formlara sokan çeşitli biçimlerle, roman sınırına kendine özgü formuyla dahil olan çeşitli türlerle zenginleştirildi. Sözgelimi romanda bir şiire, günlüğe, mektuba, anıya, biyografiye yer verildi ve diğer türlerin imkânlarından yararlanılarak sınırlar esnetildi.  Bir Çift Ayak romanı için bu noktada şunu belirtmek gerekir ki yazar bu romanda sanat eleştirisini romana dahil ediyor. Başta kahramanın odasındaki Hopper tablosunun varlığının bilgisini okura vermek üzere olan yazar anlatmanın cezbesine kapılarak Hopper tablosunu betimlemeye ve yorumlamaya başlıyor, bu sanatsal objeyi anlamaya ve anlatmaya yönelik bir tavrın içine giriyor: “Hopper’ın çizdiği kırmızı elbiseli kadın pencereden dışarı bakıyor. Kırklarında. (…) Yüzü profilden görünüyor. Bakışları bizim görmediğimiz bir manzarada sabitlenmiş. Resim anı bittikten sonra da sürecek bu. Bir poz değil, bir rutin. (…) Düzeltilmiş bir yatak, birkaç perde kıvrımı, bir komodinin kenarı. Tüm resmi kat eden gölge çizgisi kadının bedenine gelince duvardaki sertliğini yitiriyor, kollarında omuz başlarında ve yüzünde okşar gibi geziniyor. (…) (16).” Hopper tablolarındaki yalnızlık anlatıcı kahramanın yalnızlığıyla örtüşüyor. Bu yüzden Hopper’ın yalnız kadınlarından mülhem kırk dört ve kırk üçüncü bölümlerde yazar -belki de mimar oluşunun verdiği yoğunlaşmış dikkatiyle- tablodaki mekânın ve artistik yaratımın yorumlamasını yapıyor. Yazarın sözü teslim ettiği anlatıcı Hopper’ın tablosunda kendini etkileyen nedenler konusunda okuru ikna etmeyi sürdürürken eserdeki duyusal bağlantıları aktarıyor.

Bir Çift Ayak’ta dil bütün fazlalıklardan arınmış. Gereksiz bütün imgeler, edebî dili ağdalılaştıran bütün fazlalıklar törpülendiği için yormayan, sırıtmayan, sadeliğiyle haz veren, metaforların yerli yerinde kullanıldığı bir metin ortaya çıkmış. Metinde diyalogların çok fazla olmayışı da kitap bittiğinde anlatıcının iç sesiyle baş başa kalınmış bir okuma deneyimi yaşanmış gibi bir etki bırakıyor. Anlatıcı kahramanın zihin dünyasıyla ve bu hayat deneyimine dair söylemek istedikleriyle birinci ağızdan çok fazla hemhal olunduğu için anlatı mesafesi kısa, dolayısıyla anlatıcının konumu eşyaların tahakkümü, doğaya dönmek üzerine, şehirde yaşamın onur zedeleyici oluşuna dair düşünceleri okur tarafından kendi yaşam deneyimine göre anlatıcıya hak vermeyi sağlama potansiyeli taşıyan şeyler. Bu yüzden Bir Çift Ayak’ta altı çizilecek aforizmalar, heyecanlı deyişler yok; onun yerine okurun kendi yaşam deneyiminde de meylettiği düşünsel pratikler var. Anarşist bir parazit oluşumun sistemin dışında kalarak kendi hücresinde yaşaması bu kitabın kurgusunu sağlamlaştıran dinamiklerden, fakat daha da sağlam olan anlatıcı kahramanın sisteme dair düşünceleriyle kendini özdeşleştiren okurun kendini bulduğu, okuma deneyiminde ortaya çıkan yakınlık.


[i] Hepimizin mutabık olduğu bir doyumsuzluk var;

  İhtiyacın olandan fazlasını istemen gerektiğini

  Ve hepsine sahip olmadan özgür olamayacağını düşünürsün

  (…)

  Sahip olduğundan daha fazlasını istediğinde

  İhtiyacın olduğunu zannedersin

  Ve istediğinden daha fazlasını düşündüğün zaman

  Düşüncelerin kanamaya başlar

  Sanırım daha büyük bir yer bulmam gerek

  Çünkü düşündüğünden daha fazlasına sahipsen

  Daha fazla alana ihtiyacın olur”