Kanayak’ta “Kanayanlar”

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Gamze Arslan’ın ikinci kitabı  Kanayak’ta ilk göze çarpan, kadın olmanın tabu kabul edilen hâlleri üzerine düşünen, bunları devirmeye çalışan hikâyelerle imkânları zorlaması.

Kitap hakkında öncelikle değinmek isteyeceğim nokta, kapağı. Utku Lomlu’nun tasarladığı kapakta, bir insan vücuduyla karşılaşıyoruz. Vücudun bir yanı iskelet diğer yanı elbisenin içinde bir kadın. Kapağın, kitapta sıkça karşılaştığımız ölüm-kalım meselesine bir vurgu olarak tasarlandığını varsayarak, hikâyelerin ilkiyle başlayabiliriz. “Manıklar”, kitabın adı Kanayak’la da özdeşleşen bir hikâye. Kanayak, Gamze Arslan’ın da belirttiği üzere İç Anadolu’da yöresel olarak “kadın” yerine kullanılan, biraz da erkin dünyasından ifşalar barındıran “saçı uzun aklı kısa, eksik etek…” gibi anlamlara denk gelecek şekilde kullanılan bir ifade. Bu ifade, “Manıklar”da Sütleğen karakterine denk geliyor. Sütleğen’le, köyünde cadı ilan edilen bir kadının ters köşe hikâyesini okuyoruz. Ölüm burada da karşımıza çıkıyor. Ölümü kurtuluş olarak gören Sütleğen’in gözlerinde bir acıya tanık oluyoruz. Kocasının ikinci karısı olan Sütleğen, köyde yeni doğan kızları “koruma” amacıyla bizi bir çocuk cinayetinin içine sokuyor. Kitabın ilk hikâyesinden anlıyoruz ki, kadınlık hâlleri “ah,vah”la değil, sert bir şekilde okuru sarsacak. Yaşam ve doğumla iç içe geçen hikâye, diğer hikâyelerin de anahtarını veriyor.

“Ben Evlat, Kız Evlat”ta kız çocuk olma hâlini babasının görüşüyle tanımlayan bir kızın, yine bir “kadın” olarak tabular içinde var olmak zorunda olduğu hâllere isyan eden bir hikâye ile karşılaşıyoruz. Böylece kadın meselesine değinmişken biraz da isyan konusunun kapısını aralıyoruz.

Hikâyelere devam ederken fark ediyoruz ki, her hikâye bir hayvanın da varlığıyla ilerliyor. İlk hikâye “Manıklar”da karşımıza manıklar çıkıyor. “Beklemek Çürütür”de, çocukken, leğende yıkanırken zamanında pahalı olan sabununu kargaya kaptıran karakterin, onun hep tepesinde uçan, onu takip eden kargayla olan hikâyesini dinliyoruz. Karga bir motif olarak burada “gözleri üzerinde olan baba”yı simgelese de Alevi motiflerine gönderme olarak da karşımıza çıkmakta,. Muharrem ayında, bir canlıyı öldürmeme, aslında babayı öldürmeme meselesine dönüşür. Aynı zamanda oyun yazarı olarak Arslan’ın üzerindeki Samuel Beckett etkisi de gözden kaçmıyor. “Kız Sen Kilo Mu Aldın” hikâyesinde de kurtçuklar hikâyenin satırlarında dolaşır. Mutfak tavanındaki, “bakliyat dolu, kurtçuk dolu ev”deki kurtçuklar, yine ölümü imler. Hikâyelerdeki hayvanları, bu dünyada sadece insanlar olmadığını, erkin gücünü kadınların, doğanın ve hayvanların varlığını hatırlatarak yok eden imgeler olarak okuyabiliriz.

Sadece hayvanlar değil, objelerin de belli bir derinliği var Kanayak’ta. “Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri”nde giysiler, “parlak kumaşlar”, saf kumaştan dokunmuş aşı boyalı kaliteli kıyafetlerle, ütüsüz, kan lekeli kıyafetlere rastlarız. “Katı ve Disiplinli Bir Organ’da”, “dünyaya fırlatıldığımda seri katil olmaya çoktan karar vermiştim” diyen, çürük et gibi kokan, kanserli bir kadın rahmine rastlıyoruz.

Dilsiz objelerin birden dile geldiğini gördüğümüz bu hikâyelerde objeler, insanın yerine konuşan, onu dilsiz bırakan ve insan yerine “insanlığı” öne çıkaran karakterler olarak görülebilir. Üstelik bu objeler, aklı temsil ederek hareket ediyorlar.

Kanayak’ın “kadın” meselesi etrafında dolaşan hikâyeler olması, hikâyeleri bekâret, kadınlık, anne, cinsellik kavramlarıyla öne çıkarıyor. Şişkin karınlar, ölü teyelleyenler, kız çocuk öldürenler… Toplumsal cinsiyet kavramının gündelik hayata “şiddetle” yansıdığı yerlerin altını çiziyor Arslan. Kadına şiddetin baş gösterdiği her nedenin altında yatan hikâyeye göndermeler yapıyor. “O Bir Ağaç Ki Cehennemin Dibinde Çıkar”, senaryo şeklinde yazılmış, bir kadından erkeliğe “manifesto” niteliğinde bir hikâye. Anlatıcı, bir evin salonunda sandıklar, kitaplar içinde duran bir kadını işaret ediyor. Bitki Sözlüğü ile baş başa bir okumayla karşılaşırız. Yasemin, Reyhan, Açelya… Bütün bu çiçek adları aynı zamanda kadın adıdır. Erkekler ise şöyle: Şahin, Aslan, Pars, Doğan… İsimlerden yola çıkarak cinsiyet algısı üzerine odaklanılır:

“Ben neden buradayım? Size çiçek isimleri sayıp, romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık yanık sızlatan sevdayı, hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için mi? (Elindeki “Bitki Sözlüğü”nü bir köşeye fırlatır.) Tamam başlayalım, bu defa sizden, o isimlerden, erkten. Aslanın, kartalın, parsın, doğanın, şahinin… Şahin? Daha var mı? Yok, varsa da ben ilgilenmiyorum.” (s.72)

“O Bir Ağaç Ki Cehennemin Dibinde Çıkar”, Saffat suresinin 64. ayetidir. Kadın bedeninin kutsallaştığı bu hikâye, doğayla bütünleşerek bir “Tanrıça” doğurur. Hikâye, doğa üzerinden bir kadın kimliği inşa edilirmesi algısını yıkmayı amaçlar. Neden “güçlü” hayvanların adı kadın isimlerinde geçmez? Bu soru aslında cinsiyet ayrımının da temel sorununu oluşturduğu için buradan “adam” kelimesine geçilir. Adem ve Havva’dan başlayan insanlık hikâyesi, beden vurgusuyla birleşir:

“Ben önemli değilim, elim, kolum, burnum, meme, popom bacak aram, edep yerim, adabımuaşeretim, mahremim, namahremim, gizli kalması istenenlerim, yatağım, döşeğim, çeyizim, gerdeğim ve sizin tanımladığınız daha bir sürü şeyim var. “Adam” Âdem’den beri tanımlamak, sınırlamak, yıkmak, parçalamak falan filan. Bunları hepiniz biliyorsunuz, hatta bazılarınız karşı da çıkıyorsunuz ya, hadi şimdi suyu bulandırmayacağım. Derdim “adam”ların yolup attığı bir sürü çiçeği,  bir sürü çiçekle kavuşturmak. Guğu çiçeği, onun siz onu Hüsnüyusuf olarak bilmişsinizdir. Yusuf? Babam yani, bağda, bahçede, dağlık alanlarda, o her yerde.”

Erkin istismarına uğramış doğanın, aslında kadının isyan ettiği bu hikâye, felsefesiyle de ekofeminizme yaklaşır. Anlatıcı, bitkileri tanımlayan sözlüğü okudukça tohumlara gelir. Tohumlar erki temsil eder:

“Abisi, yani “adam”ın biri tohumlarını içine bırakmış. Bak tanımda en son nerede kalmıştık, tohumları yan yapraklarının içinde, yassı… Ah o tohumlar, size etrafa gönül rahatlığıyla saçabileceğinizi, istediğiniz yerde bırakıp sürünüzü devam ettirebileceğinizi öğrettikleri tohumlar. Yan yapraklarınızın içinde duran, dünya oluşurken gaz, erkekliğe geçişte katı ve “Errrkkekkkkk!” olduğunuzda sıvı hale dönüşen tohumlarınız. Bu tohum meselesini bir tutun aklınızda, tekrar döneceğim, yeni bir gelişme için ki unutmanız mümkün değil zaten.” (s.75)

Yasemin, kadın bedenini temsil eder. Kökünden koparılmış, ataerkil düzene teslim olmuş yasemin şöyle anlatılır:

“Baba kökünden kopardığı gibi veriyor adamın birine. Adamın altında yitip gidiyor, çiçekleri dökülüyor önce, sonra hep karanlıkta kalmaktan… Jasminum nudiflorum, Jasminum, Jasminum vajinismus, acı, zorla, Jasminum, vajinismus, kan, çürüyor, topraksızlık, günsüzlük, susuzluktan, kuruyana kadar, vajinusmus Jasminum… İp gibi uzuyor boynu tavana, yeniden çiçekleneceğini düşünüyor, ip gevşek mi Yasemin? Bütün zemin kuru, kupkuru dal oluyor. Şahin’e ne ki bundan? Hiç Allah aşkınıza siz de, aşk bu biter de, süner de. Peh!” (s.81)

Kökünden koparılan çiçek nasıl solup ölürse, kadın bedeni de kanar ve çürür. “Durmadan kurulan ve kurulduğu anda insan eliyle yıkılan, parçalanan ve örselenen dünyayı yazıyorum,”  diyen Arslan’ın “O Bir Ağaç Ki Cehennemin Dibinde Çıkar” hikâyesi, yaseminin yaprakları gibi etrafa saçılan kadın kimliğini imgeler. Annelik, kadınlık, eş gibi kavramlara nitelikler atayan erkin sistemine oturtulmaya çalışan “doğa-ana”nın ekosistemi bozulmuştur. Aynı şekilde “Beklemek Çürütür” hikâyesinde de, erkeklik eleştirisi “çürümüş, kanserli bir rahim” imgesiyle verilmiştir. Ekonomik gücü elinde tutan “baba”nın, sahip olduğu tüm “güç”ler, doğa, hayvan ve objelerle karşı-güç oluşturarak isyana gelir.

Hikâyelerdeki bir diğer etki çekici unsur dilin kullanım şekli. Arslan’ın mesele edindikleri, dile “masalsı” bir etkiyle yansıyor. Günlük yaşamdan bahseden, hayatın normal akışında ilerleyen hikâyeler dahi buna dahil oluyor. Örneğin “Beklemek Çürütür”de bir dairede çalışan, çok da çalışkan bir karakterin, geçmişiyle yüzleşmesi üzerinden ilerleyen hikâyede şimdide yaşanan olayların çoğu “geçmiş”le birleşir. Diğer hikâyelerde de geçmişin anlatılış şekli, bir anlatının yapısını meydana getiren unsurlardan şahıs ve mekânın silinmesiyle oluşurken, silinen öğeler “masalımsı”larla doldurulur. Efsanelerin anlatım şekline benzer bir dilin hâkim olması, Arslan’ın bilinçli olarak yaptığı “ters köşe”lerin bir unsuru olarak görülüyor.

Kanayak, kadınların gücüyle, doğa, hayvan, nesne ile dört koldan tüm ezilen, geride kalanla, erkekliğin üzerine ters köşe yaparak giden, yer yer kanayan, ölen, dirilen hikâyelerle ilerler. Dişil enerjinin hakimiyetini mümkün kılmak için erkekliği yıkmaya çalışır. Bunun mümkün olması için ise -hikâyelerde de rastladığımız- en baştan, çocukluktan alarak sorunları bugüne taşır.