İnsanlığın Sonunda Yazıya Sığınmak: Defne Suman’ın Yağmur’dan Sonra’sı Üzerine

İpek Bozkaya

Bundan binlerce sene önce söylene gelmeye başlanmış ve bugüne ulaşmış, yeryüzündeki en eski kutsal metinlerden olan Veda’larda yogaya dair bilgiler bulunur. Bu kadim zihinsel ve fiziksel pratik, bin yıllardır insanın kendine ve yaşadığı aleme dair hakikati bulma yolunda derin bir görü kazanmasını sağlamıştır. Hatha yoga da yogadan söz eden metinlerden temellenen bir konsepttir ve “ha” güneş demekken, “tha” ay demektir; ve bu bilgilerin bir edebiyat eleştirisi husule gelmesi için başladığımız bu okuma/yazma deneyimiyle bağlantısı nedir? Durum şudur: nasıl ha güneş demek ve tha ay demekse adını Antik Yunan’da güzelliği dillere destan bir periden alan, aynı zamanda hatha yogası eğitmeni yazarın, eğitmeni olduğu yoganın etimolojisiyle ve kendi ismiyle paralel giden karakterlerinden mürekkep kitabının bağlantılarının da doğaya ve bütünleşmeye açılması; bu vesileyle yazarın yazarlık harici pratiğinin eserlerine sembolik sızışını takip etmede, antik yunanın ve kadim doğu felsefesinin bu yolculukta uğrayabileceğimiz duraklar olmasıdır.

Yağmur’dan Sonra, yazarının ismiyle müsemma bağlantılara sahip bir insanlığın sonu romanı. Üzerinde ortak karara varılmış -insan merkezcilikten ivmelenen- genel eleştiriye göre bir distopik roman. Ama eğer distopyayı baskıcı koşullar ile bağlantılı olarak alıyorsanız Yağmur’dan Sonra’yı gayet de özgürleştirici bir roman olarak okuyabilirsiniz. Doğanın insandan özgürleşmesi, insanın kendini evrende tek ve en yüksek değer olarak görme yanılgısının son bulması, insanın doğaya hükmettiği bir konseptten insanın doğaya dönüşerek özgürleştiği bir yapının romanı.

Roman, adını bilmediğimiz bir mekânda sisli puslu, renklerin kaybolduğu, tarlalarda meyve, sebze, çiçek ve yeşilliklerin artık çıkmadığı, suların bulandığı, havanın karardığı, yıldızların görünmediği, güneşin solduğu bir coğrafyada, bir ülkenin dağılmasından sonra sevgi temelinden, bir kadının şefkatinden ve dişil yaratımdan doğan bir mikro iktidar önerisini anlatıyor. Türlü okumalara müsait bir roman olmasının yanında ben karakterlere derinleşmek yüzünden meselenin her yönden uç vermesi ve metnin her uçtan ayrı ayrı akıp sonunda tatminsiz bir toparlanmaya sebebiyet vermesi dolayısıyla dişil iktidar önerisinin en tutarlı okuma olacağı kanaatiyle okuma pratiğimi gerçekleştirdim. Bir üst kurmaca olan bu roman, büyümesine tanık olduğumuz Kaya’nın insanlığın sonundaki muamma gelecek için gelmesi muhtemellere bıraktığı bir metin. Adorno’dan “Artık bir yurdu kalmamış bir kişi için yaşanacak bir yer olur yazı.” epigrafıyla başlayan metinde kendi türdeşleri yüzünden yeri yurdu kalmamış Kaya’nın sonlanan hayatı için kendine yaşanacak yer olarak tespit ettiği yazıyı okuyoruz. Bu yazı ona sığınan için alelade bir sığınak görevi görmüyor sadece; aynı zamanda kendinden sonrası için bir misyonu var.

Romanda sinir sistemini felç eden bir salgın dolayısıyla uzuvlarının günden güne kendinden kopuşunu izleyen Kaya’nın bakış açısından insanlığın sonunu, karanlığı, kaosu ve düzeni dinliyoruz. Önceden var olan ülke; Ortaülke, Öteülke ve Lider’in Ülkesi/Vatan olarak üçe bölünmüş ve “Vatan” diğer iki ülkenin haricinde, Kaya’nın hikayesinin üzerine kurulduğu ülke. Bu ülkenin kurulmasında Orta Asya Türklerinin ve Anadolu medeniyetlerinin yaşayışı kültür politikası olarak benimsenmiş; bu sebeplerle bir önceki kuşağın ve mikro iktidarın temsili analar Antik Yunan Anadolu uygarlıklarının izlerini taşıyarak Kayra Ana, Artemis Ana, Kibel Ana gibi isimlere sahipken; Barınak’a getirilen çocuklar doğaya tapınma ve şamanik öğelerden mülhem, İslam öncesi Türk kültürüne dair olan; Bulut, Yağmur, Yaprak, Toprak, Kaya gibi isimlerle isimlendirilmiş. İsimlerdeki sembolizm, metinde doğanın insan eliyle yok olduğunu ve yok edenin de döneceği, dönüşeceği şeyin yine doğa olduğunu yansıtıyor. İslam yahut Hristiyanlığa dair bir pratiğin olmayışı Hümanizmle birlikte, dini karşısına alan rasyonalite çağına vurgu yapıyor ve hümanizmin insanmerkezciliğinin bir türün elinde nasıl bir silaha dönüşebileceğini gösteriyor. Yağmur’dan Sonra Orta Asya Türk kültürü, Anadolu uygarlıkları kültürü gibi yakın kültürlerin izlerini taşırken aynı zamanda Vedik felsefe ve budizmin meselelerini ve yaklaşımlarını da metnin felsefi altyapısına katıyor.

Yağmur’dan Sonra’da yazarın dilini ve kurgusunu kurarken sıklıkla uğradığı metinlerin başında Margaret Atwood’un Antilop ve Flurya’sı geliyor. Dikkatli bir okur Antilop ve Flurya ile Yağmur’dan Sonra arasındaki paralellikleri ve benzerlikleri görecektir. Dünyada kalan son insan, ailesinden alınan kız çocukları, doğanın insan eliyle değiştirilmesi ve katledilmesi, birbirleriyle karşılaşan ve birlikte büyüyen çocuklar, geçmiş ve şimdi arasında gidip gelme, distopik gelecek gibi temalar Yağmur’dan Sonra’yı Antilop ve Flurya’ya bağlıyor. Fakat Defne Suman Margaret Atwood’un metni kadar acımasız ve şiddet dolu davranmamış; Barınak’a gelen çocukların yetiştiği ortam, henüz üretimine vesile olduğu duygular bakımından tasvir edilmeden önce karanlık ve şiddet dolu olmalı diye düşündürüyor. Fakat aksine Barınak’ın anneleri, sert ve otoriter müdireler değil, Yeşilçam sinemasında Adile Naşit’in karşılığı olabilecek sevecenlikte beliriyorlar metinde. Kibel Ana, dişil düzeni ve iktidarın ancak dişilleşirse sevgi dolu bir şeye dönüşebilme ihtimalini simgeliyor. Kibel Ana, kendi hayal ülkesini Barınak özelinde yaratırken baskının ve sömürünün olmadığı bir evreni sağlamaya çalışıyor dolayısıyla sevgi üzerine kurulu düzen distopya içinde ütopyayı var ediyor. Kibel Ana, bir zamanlar en yakın arkadaşı olduğu Lider’in sisteminin içinden gelerek kendi sistemini kuruyor, dolayısıyla sisteme dışarıdan değil, içeriden sızarak müdahale edilebildiğini, sistemin ancak sistemin içinden zarar görebileceğini gösteriyor; fakat yine de uğraşları nafile, çünkü eril, baskıcı, şiddet dolu, pornografik kültür verimin ve bereketin sonunu getirmiş; nitekim Kibel Ana’nın umut vadeden çabası dişil iktidar sisteminin ancak insanlığın sonunda kendini ortaya yok olmak üzere koyabileceğini imliyor.

Kitapta şiddet, daha çok şiddet sonrası bir zamansallığın silik kalıntıları gibi gösteriliyor. Bu da bir distopyadan sürekli şiddet, sömürü ve otorite baskısı bekleyen metni yumuşatıp eril sertliği bertaraf ediyor. Bu şiddeti acımasızca ve pornografik göstermek yerine, dolaylı olarak ürettiği duygular üzerinden vermeyi şüphesiz yazarın yazarlık dışı pratiğinin metinde oluşturduğu “sevgide birleşme” arzusuna bağlamayı uygun görüyorum. Sözgelimi, yazarın dilinde de bu kadar karanlık bir kitap anlatılmasına rağmen iyicil bir esinti var. İyi ve kötü ayrımı, insanlığın sonunu anlatan bu romanda bireyler üzerinden verilmekten ziyade daha kolektif bir iyilik-kötülük hali olarak verildiğinden ve bu durum aslında bir noktada kaos ve düzene işaret ettiğinden işgal, salgın, savaş, deprem gibi yaşantılar yapının zıtlıklarını oluşturan unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak daha çok bir gözlemci gibi duygulara odaklanıldığını görüyoruz. Yazar sanki yoga seansında duygularının geçişini izleyen gözlemci gibi karakterlerinin duygusunu gözlemliyor, o duyguya giriyor, duygu geçişlerini gözlemliyor ve veriyor. Bu bağlamda yazarın dilinde duyguların verilmesinin önemi ve yoğunluğu kitabın karanlık tarafının önüne geçiyor ve karanlıkla aydınlığı eşitliyor. Fakat yazarın tam bu sebeple tekrara düştüğü yerler Yağmur’dan Sonra’nın takibinde hızı yavaşlatıyor. Bazen aynı duygular ve aynı duyguların yeniden ve yeniden ziyaret edilmesi meselenin bir süre bir bağlama oturamamasına sebep oluyor. Yazarın dilinin şüphesiz Türkçeyi verimli kullanmada yetkin olduğunu not düşerek belirtmek gerekir ki Yağmur’dan Sonra iyi düşünülmüş, iyi yazılmış, okuru besleyen, fakat kurgunun ve meselelerin birtakım heyecanlara yenik düştüğü yerler sebebiyle tekrarlara uğrayan bir kitap.