“Gece gezen ölüler midir hayaletler, yoksa ancak geceye sığınarak yaşamayı sürdürebilen canlılar mı?”

Büşra Tan

Pınar Kür’ün Can Yayınları’ndan çıkan Hayalet Hikâyeleri, yarattığı kurgusal evrende bireysel hesaplaşmalar, geçmiş ve kayıp zaman metaforu ile okuyucuyu baş başa bırakan; zaman zaman dönemsel, bireysel ve toplumsal eleştirilerde bulunan dikkat çekici bir kitap.

Hayalet Hikâyeleri, Pınar Kür öykücülüğünde dönüm noktası sayılan Akışı Olmayan Sular’a kıyasla yaşama bakış açısı konusunda ondan daha farklı gibi gözükse de her iki eserinin de ana teması “yaşanamayan hayatlar” ve “erişilemeyene duyulan özlem” ekseninde gelişir. Bu notkadan hareket eden Kür, hikâyelerini sağlam temeller üzerine kurmaya özen gösterir.  Hayalet Hikâyeleri, ana hatlarıyla okurken zamana direnen, okurunu farklı açılardan eserin içine dâhil eden, üzerine düşünülen, düşünüldükçe yeni çıkarımlarda bulunmasına olanak sağlayan bir yapıt ve üslup bakımından yazarın diğer hikâye kitaplarının devamı sayılabilecek nitelikte bir eser. Kür, romanlarındaki deneyselliği ve okuyucuyu şaşırtan ve şok eden kırılmaları hikâyelerinde denemeyi tercih etmese de bu kitabında olayları ve kişileri tekdüzelik ekseninden çıkarmayı başarır. Kullandığı dil, kurgusal yapıyla birlikte okuyucuları bir anda eserin içine dâhil eder. Okuyucu hikâyeleri okurken bir labirent içindeymiş gibi çıkış yönünü bulmaya çalışır. Eser, hikâyelerin kendine has bir yapı içerisinde üstüne düşünülerek kurgulandığını gösteren bir dizilim gösterir. Pınar Kür’ün bu eserinde yer alan metinleri kurgularken dil açısından kahramanın duygularını kimi söz oyunlarıyla dikkatlice ve farklı bir yönden el aldığı fark edilebilir, bu yönden önemli bir nitelik taşır. Kahramanın düşüncelerini kimi zaman bilinç akışı yöntemiyle okuyucuya aktarır.  Eserdeki kimi cümleler anlamını okuyucunun kendi muhayyilesine bırakarak ve merak unsurunu kullanarak okuyucuyu eserin içine dâhil eder.

“Lanetli Ev”, eserin ilk hikâyesi ve aslında eserin hangi düzlemde ilerleyeceğine dair ipucu veren de bir metin. Hikâye her ne kadar geçmiş zamanda da yazılsa bugün dahi hâlâ geçerliliğini koruyan konulara değinerek zamana karşı dayanıklılığını ispatlar. Kaçıncı yüzyılda olursak olalım toplum normlarına uyum sağlayamayan insanlar ötekileştirilir. Yazar da bu hikâyedeki ötekileştirmeyi bir ailenin üzerinden ele alır. Bu aile, ada halkı tarafından lanetli olarak nitelendirilen üyelerden oluşur. Ailenin pek çok üyesi, evden dışarıya adım dahi atmayan kimselerdir ve bu da korkularıyla yüzleşmeyen insanların belirli bir süre sonra toplumun kendilerine yakıştırdıkları sıfatları benimsediklerini, onların tamamen kendi alanlarına sıkışıp kalmış bir yaşam sürdürmeleriyle bağdaştırılır. Tıpkı psikolojik deneylerde kullanılan hayvanlar gibi bir süre sonra uyarıcı, tepki bağını kaybedebilir. Kendine dayatılan döngüyü kabul edebilir. Bu döngüyü kabul etmeyen, dış dünya ile bağını devam ettiren hikâyenin ana kahramanı Engin Hanım ise olayların çözülmesindeki odak noktalardan biridir.

Pınar Kür, hikâyesini halk inanışlarına da yer vererek zenginleştirir, ona yeni katmanlar ilave eder. Bu kitapta ise toplum eleştirisi oldukça çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkar. Engin Hanım’ın göz renginin mavi olmasının belirtilmesi ya da diğer kahramanlara yüklenilen bedensel bakış açıları, eski Türk edebiyatındaki kıyafetnamelerde dile getirilen “karakter özelliklerini kişinin bedenine uygun bir biçimde yorumlama” anlayışına benzer bir yapı sergiler. Olaylar arasında hep bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Kader ise hikâyenin bir diğer ana temalarındandır. Genç adam, “Kadere inanmamak elde mi? Homeros’un bile aklına gelmeyecek bir rastlantı sonucu lanetli evin aşılmaz duvarlarının bir kenarındaki görünmez kapıdan içeri girdim,” (Kür, 2017: 27) şeklinde yorumladığı kader anlayışını hikâyenin de merkezine koyar. Hikâye ise bu kader anlayışına paralel bir şekilde hatırlayış, unutuş ve arayış şeklinde devam eder. Olaylar birbirini takip ederek teker teker çözüme ulaşır. Pınar Kür, böylelikle hikâyenin kurgusunu kurarken okuyucuyu şaşırtmayı hedefler. Olaylar silsilesi okuyucuyu tıpkı bir düğümü çözer gibi düşünmeye sürükler. Hikâyenin içinde kimi teknik kusurlar, anlatıcının hangi bakış açısıyla başından geçenleri anlattığı konusu okuyucuyu da dinç tutmayı sağlar, sürekli bir kafa karışıklığına yol açar. Hikâye boyunca toplum eleştirisinin yanı sıra bir tür dönem eleştirisi yapıldığı da kendisini yakından hissettirir. Kür, romanlarında olduğu gibi hikâyelerinde de mekân tasviri bakımından oldukça başarılı örneklemeler sunar, hikâyelerin geçtiği yapıları oldukça incelikli ve canlı tasvirlerle ortaya koyar. Mekânların okuyucunun kafasında canlanması için bütün yolları dener. Bu çerçevede yazarın hikâyede yaptığı mekân tasvirleri, mekân-insan ilişkisi bakımından da oldukça dikkat çeker.

“Düşman (Uyumak)” başlıklı hikâye, okunmaya başlandığı ilk andan itibaren okuyucuyu olayların girdabına doğru hızla çeker. Hikâyeye ana hatlarıyla bakıldığında zaman, gerçek ve hayal gibi unsurların sık sık birbirlerine karıştığı fark edilir. Bu noktada Pınar Kür, okuyucusunu daima dinç tutmayı hedeflerken bunu zaman, gerçek ve hayal ile ilgili unsurları birbirine karıştırarak yapmayı tercih eder.  Kitabın, genel çerçevesinden ayrılmadan başka karakterlerle iç hesaplaşmanın, geçmişe dönük yaşantıların aralandığı bir hikâye olarak “Düşman” da bu yönüyle kendisini yakından duyurur. Bu metin, dilsel anlamda kitaptaki diğer hikâyelere kıyasla bilinç akışı tekniğine daha yakın bir yerde durur, kahramanlarla okuyucuyu daha çok baş başa bırakır.

Geçmişimiz ne kadar hızlı koşarsak koşalım peşimizden gelir. Biz hızımızı arttırdıkça o da şiddetini artırır. İki farklı dünya, iki farklı kişilik ekseninde bu metindeki ikiz kardeşlerin hikâyesi de oldukça başarılı bir şekilde anlatılır. Anlatıcı, mevcut korkuları, vazgeçişleri ve doğuştan kaybetmeyi karakterlerin diyaloglarına oldukça yoğun bir şekilde dile getirdiği hikâyeye yedirir. Hikâyesini geçmişle yüzleşme ekseninde kurgular. O, geçmişle yüzleşirken hataların, cesaretsizliğin ve kalp kırıklıklarının, insanın içinde yaşadığı hayatın mutsuzluğunda boğulmasını anlatır. Bu boğulma hâli, hikâyenin son satırlarında ana kahramanın kendisini küvetin serinliğine bırakmasıyla da aleni bir şekilde somutlaştırılır. Kür, burada hikâyelerinde sık sık kullandığı mekânsal detaylarla aslında kahramanlarının çıkmazlarını ele verdiğini de açıkça gösterir. Küvet ve boğulma hâli, böylece kahramanın ruhsal durumuna dair de derin tartışmaların yapılabilmesine olanak tanır. Mekân ile insan arasındaki ilişki, genel olarak bu hikâyede de oldukça dikkat çekici bir şekilde işlenir. Toplumun zengin ama mutsuz kesimi, huzuru başka şeylerde arar. Bu arayış onların geçmişe yönelmelerine yol açar. Geçmiş, onlar için sığınılacak bir liman hâlini alır.

“Edebiyat Neye Yarar? (Kına)” hikâyesi, daha çok dönem, sınıfsal farklılıklar, sosyal ve politik gelişmelerle eğitim konusuna eleştirel bir biçimde yaklaşır. Pınar Kür, bu hikâyesinde işlediği kadın kahramanının geçirdiği yaşam evrelerini oldukça açık bir dille ele alır, onu tüm yönleriyle metnine dâhil eder. Onun bir gecede “yoldaşlık” statüsünden “ev kadını”na dönüşümü, aslında metinde anlatılan mevcut siyasal ortam için de yapılabilecek oldukça cesur eleştirilerden birine işaret eder. Bu noktadan sonra hikâye boyunca yoğun olarak hissedilen siyasal çevreler oldukça eleştirel bir gözle ele alınır. Eşi Vurol’un Engin’i “aristokrat atığı” olarak nitelendirmesi ve daha sonra onun, önceleri eleştirdiği her şeyi kendisinin yapması, giderek eleştirdiği insanlara benzemesi o döneme ve siyasal duruma dair de bir selam niteliği taşır, açıkça ülkedeki yozlaşmayı vurgular. Tükenmişlik, pişmanlık, çocukla beraber değişen kadın hayatı, çevre ve boşanmış kadına çevrenin bakış açısı her daim güncelliğini korumaya devam eden diğer meseleler olarak ön plana çıkar. Yazar buradaki düşünceleriyle günümüze (belki de ne yazık ki geleceğe de) ayna tutar.  “Edebiyat Neye Yarar? (Kına)” adlı hikâyede belirli bir süre sonra gerçek ve kurgu arasındaki tüm köprülerin yıkıldığı da böylece görünmüş olur. Neyin gerçek neyin kurgu olduğu, Metin’le yıllar sonra gerçekleşen buluşma esnasında oldukça billurlaşır. Bu karşılaşma da aslında Pınar Kür hikâyeciliğinde kurgunun hangi yönleriyle güçlü bir yapı meydana getirdiğine iyi bir örnek teşkil eder.

“Gece Görüşmesi (Ziyaretçi)” başlıklı hikâye, ilk paragrafından itibaren endişe duygusunun hâkimiyeti altına girer. Hikâye, endişe, korku, inanç ve kimi düşüncelerin saplantılı bir hâle gelmesi ekseninde çapraşık bir olay örgüsü oluşturur. Bir insanı ya da varlığı suçlamak her zaman daha kolaydır. Suçlamak, beyni rahatlatıp düşünceleri iyi ya da kötü şeklinde yorumlamaya daha açık bir hâle getirebilir. Bir gece ansızın kapı çalınır ve geçmişle yüzleşmek zorunda kalınır. Peki ya geçmiş, insanın kendi kafasında kurguladığı gibi değilse? İşte “Gece Görüşmesi (Ziyaretçi)” de kimi durumların insanın kafasında kurguladığı veya kendi bakışıyla biçimlendirdiği bir şekilde olmayabileceğini ortaya koyan metinlerden birisidir. Yıkılan aile düzeni, yasak aşk, suçluluk duygusu, bağışlama; tüm bu duygular harmanlanarak bu metnin ana eksenini oluşturur. Geçmişten ne kadar kaçmaya çalışsak da geçmiş nefes aldığı sürece hep kişiyle beraber gelir. Bazıları için ansızın gelen bir ziyaretçi bazıları için ise her daim yanında olunan bir yabancı. Şartlar, olanaklar, kişiler anlamını yitirir ve her şey insanoğlunun çevresiyle olan ilişkisine göre ansızın farklı bir biçim alır. Fakat geçmiş, her ne kadar kişi değişmeye çalışsa da tüm gerçekliğiyle insanoğlunun zihninde yer etmeye devam eder.

“Ses (Sesler)” hikâyesi, bir seslenişle başlar. Bu sesleniş, kahramanın seneler öncesinde başından geçen olaylara doğru hızla yol alır. Zaman ve bellek ilişkisi derin ve etkileyici tasvirlerle hikâyede kendisine yer eder. Kahraman, anıları teker teker hatırlarken zaman olgusunun dışına çıkar. Zamansal gidiş gelişler, kahramanın şimdiki zamanın farkına varmasına engel olur. Pınar Kür hikâyelerinde yoğunlukla kahramanlar bir nevi geçmişin girdabından çıkamaz. Hikâyede belirtilen iki katlı daire ve apartman, aslında kahramanın bilincinde olan ve olmasını istediği alan olarak değerlendirebilir. Kür, hikâyelerinin en dikkat çeken kısmı ise normal gibi görünen olayların dikkat çekici yanlarını okuyucuya vermesidir. Okuyucu, tıpkı bir dedektif gibi olayların izini sürer. Bu iz sürümü tam sonuca ulaşıldı sanılırken olayın billurlaştırılması, zamansal geçişlerdeki karmaşa okuyucuyu hayal ve gerçek bağlamındaki ikileme sürükler.

Pınar Kür’ün Hayalet Hikâyeleri kitabı, her zaman güncelliğini koruyan/koruyacak ve yakın geçmişe de dayanan birçok olayı içeren anlatılardan biri. Yaşadığı hayatı bir türlü olduramamış, kökleri daima eskiye bağlı yaşayan insanların hayatında içsel bir yolculuğa çıkmak gibi. Tüm hikâyeleri, ne yaparlarsa yapsın tamamen mutlu olamayan, iç huzurlarını bir türlü yakalayamayan ve geçmişe dönük yaşayan kahramanlardan oluşuyor. Dostoyevski geç kalmışlık hissine Suç ve Ceza adlı romanında şöyle değinmişti: “Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.” Pınar Kür, bu eserinde hayata ve yaşadığı hayal kırıklığına karamsar bir gözle bakar. Kahramanların çoğu ötekileştirilen, yaşam fonksiyonları bulunmasına rağmen yaşamayan ya da yaşama küsen karakterlerdir. Kür, Akışı Olmayan Sular adlı eserindeki hayatta olup da yaşama karşı olan arzularını kaybeden karakterleri, Hayalet Hikâyeleri’nde daha da metaforik bir biçimde hikâyeleştirir. Birbirinin devamı niteliğindeki bu iki eser, yirmi yıl arayla çıksa da aynı doğrultuda yazılmıştır.  Yazar, Hayalet Hikâyeleri’nin tamamında okuyucuyu dikkatini kitaba vermesine yönelik olarak zorlar, onu da metne çekmeye çalışır. Hikâyelerde belirgin olarak zamansal zemin, bir ileri iki geri şeklinde merak uyandırıcı şekilde kurulur. Gerçek ve hayal daima birbirine karışmış hâldedir. Bu da Pınar Kür’ün eserlerinde sıklıkla başvurduğu kurgusal zemin olarak karşımıza çıkar.

Kaynakça:

Kür, Pınar. (2017). Hayalet Hikâyeleri. İstanbul, Can Yayınları.

Çelik, Behçet. (2021). “Pınar Kür’ün Öyküleri”. T24.

Akışı Olmayan Sular, Pınar Kür, İnsanokur.