Gece, Fener ve Öteki Şeyler: Ertuğ Uçar ve Gece Yolculuğu

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Ertuğ Uçar’ın 2017 yılında yayımlanan kitabı Gece Yolculuğu, hikâyesi çok daha öncelere uzanan özel bir eser. Onu özel yapan ise Uçar’ın daha önce yayınlanmış bu iki eserini Gece Yolculuğu başlığı altında “yeniden kurgulaması” ve okuru da bu iki kitapta yer alan hikâyeler üzerine yeniden düşünmeye davet etmesi. Uçar’ın ilk kez 2006’da yayımlanan Rüya Arızaları ile 2007 yılında okuyucularla buluşan Yalnızlığın 17 Türü isimli iki kitabının ortak bir kurgu ve tema etrafında birleştiği Gece Yolculuğu, yine yazar tarafından yapılan çizimler ve fragmanlarla şekillenen farklı bir kurguya sahip.

Okuyucuyu Ertuğ Uçar tarafından kaleme alınan bir “Önsöz” ile karşılayan Gece Yolculuğu, bir yazarın belirli bir temayı ne derece farklı şekillerde değerlendirebileceğine dair güçlü bir örnek olarak değerlendirilebilir. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde “rüya” fikri/hâli ile ilgili meseleler, ikinci bölümünde ise “deniz feneri” etrafında şekillenen hikâyeler yer alır. Uçar’ın da “Önsöz”de belirttiği gibi, başlangıçta iki farklı kitabın iskeletini oluşturan bu hikâyeler, ortak bir kurgu etrafında bir araya getirildiğinde içerdiği bütünlükle dikkat çeker. Her ne kadar birbirinden bağımsız olsalar ve farklı dönemlerde kaleme alınsalar da tüm bu metinler Uçar’ın odağına aldığı fikirleri ne derece uzun süre kafasında taşıdığını, farklı gibi görünseler de aslında hepsinin ortak bir bilinç ve ruh hâli etrafında kaleme alındığına işaret eder. Nihayetinde zaman, mekân, konu değişse de “hikâyenin özü” aynıdır.

Temelde bir “tema varyasyonu” şeklinde tasarlanan Gece Yolculuğu, okura sık sık Borges, Calvino, Eco ve Manganelli gibi yazarların oyunlu metinlerini hatırlatır. Dönüp dolaşıp aynı konuların, aynı meselelerin, aynı sorunların işlendiği bu hikâyeler, temelde içeriğin aynı olsa da biçimin ve perspektifin sürekli değişebileceğine ve tüm bunların yazarın bakış açısına göre farklılaşabileceğine işaret eder. Sözgelimi kitabın “Uykuda” başlıklı ilk bölümü “rüyalar” üzerinden hareket ederken bu kısma şekil veren hikâyelerde kimi zaman rüyaların bizatihi kendisi, kimi zaman rüyayı gören kişinin kendi içerisinde nasıl bir paradoksa düşebileceği, kimi zamansa rüyaların gerçek hayata nasıl etki edebileceği görünür kılınır. Bu bölüm “hep bir rüya hâlini/atmosferini” okura duyumsatır. Öyle ki aslında söz konusu bütün bu bölümü uzun sürmüş bir rüya olarak görmek dahi mümkündür, çünkü aslolan rüya çeşitlemeleridir. Uzun bir rüya yeniden ve yeniden, bıkıp usanılmadan yeniden kurgulanır gibidir. Nasıl ki kişi uyandığında rüya son bulur, kişi onu hatırlamaya çalıştıkça ona aslında görmediği şeyler, detaylar, unsurlar eklerse bu hikâyeler de benzer bir yapıya sahiptir. Ortada bir rüya, rüyada buluşan kişiler ve birtakım olaylar vardır. Ancak tüm bunlar vakit geçtikçe ve kişi onlar üzerine düşündükçe değişir, farklılaşır; çünkü zamanla onlara hep yeni bir şeyler ilave edilir. Nasıl ki kişi hep aynı rüyayı görür ve onun üzerine daha çok kafa patlattıkça her gece o rüyayı yeniden inşa etmeyi, onu tekrarlamayı sürdürürse burada da benzer bir durum söz konusu olur. Başta anlatıcı okura bir rüya anlatır ve zamanla rüya(lar) okurun belleğine öyle bir yerleşir ki, anlatılan hikâye her ne olursa olsun okurun bilinçaltı hep tek bir rüyanın içindeymişçesine davranır. Nasıl ki kimileri hayatını rüyalarla yaşamaya, rüyalarla idame etmeye kalkarsa, rüyalar da bir süre sonra kişilerin yaşamı, tüm gerçekliği olur. “Uykuda”, ana hatlarıyla rüyalarla ilgili tüm bu düşünceleri, korku ve heyecanları içerisinde barındırır. Bu durum hem yazar anlatıcının bütün bir bölümü kurguladığı dilden hem de rüyaların zengin karmaşasından kaynaklanır. Öyle zengin bir karmaşadır ki bu, rüyalar bir süre sonra kendi şartlarını, kendi gerçeklik zeminini inşa eder.

İki bölümden oluşan Gece Yolculuğu’nda iki farklı dil kullanılmıştır. Burada her bir bölümün kendi dilini yarattığı söylenebilir. Kitabın ilk bölümü olan “Uykuda”da özneyle yüklem arasındaki mesafenin daha kısa tutulduğu, lirik öğelerin ön plana çıktığı bir dil yapısının geliştirildiği göze çarpar. Sözgelimi, “Bir kayaya tutundu. Bir yengeçle göz göze geldi. On bacağının taşıdığı bir kadran gibiydi bedeni. Yalvaran gözleri kabuğundan ona doğru uzadır. Onu yanına alarak ilerledi.” (Uçar, 2017: 24), veya “Sabahın ne getireceği belli olmaz. Rüya kuşları zihnin kuytusunda yaşamaya devam eder. Aylarca, yıllarca, biri, ki illa rüya sahibi olması gerekmez, ağzını bulup ışık tutana dek zihnin diplerinde bir mağaraya saklanır bu kuşlar.” (Uçar, 2017: 39), veya “Bir imge seçiyor aralarından. Şu pembe tüplerden biri. Süzülerek ona yaklaşıyor. Ellerini havada iki yana açarak dengesini sağlıyor. Silkinerek uyanıyor.” (Uçar, 2017: 62) örneklerinde olduğu gibi. Çeşitli imgeler ve kısa ancak çarpıcılığı yüksek cümleler ile oluşturulan bu rüya dili, anlatılan her şeyin tek ve uzun sürmüş bir rüya gibi algılanmasına neden olur. Bu noktada rüyalara hâkim olan dilin lirizmi de yer yer devrikleştirilen cümlelerden ve yazarın başvurduğu imgeler, imgeleri kullanış biçiminden gelir. Rüya kuşları da kara bir ormanda dolu dizgin koşan geyikler de kabuğuna kapanan yengeç de doğanın dile gelmiş hâlidir. Üstelik tüm bunlar ancak bir rüya ne kadar gerçekse o kadar gerçektir. Öte taraftan anlatıcının başvurduğu doğa betimlemeleri, hikâyesine yer verilen karakterin ruhsal durumunu da açıkça ortaya koyar. Rüyalarla doğa öyle sıkı bir şekilde iç içe geçer ki, rüyaya dalan doğaya açılır; doğaya açılan kendi yansımasını orada bulur. Tüm ürkeklikler, kırılganlıklar, kayboluşlar, korkular, rüyalara sızmış doğa betimlemeleri ile ifade edilir.

Gece Yolculuğu’nun ikinci bölümü olan “Uyanık”ta ise daha parçalı, kesik, fragmanlar şeklinde bir anlatım ve dil yapısı ön plandadır. Deniz feneri gibi, denizin kendisi gibi, kıyıya vuran dalgalar gibi kesik kesik bir dil. Bu dil, özellikle karakterler ve onların ruhsal iklimi anlatılırken ön plana çıkar, bir de her bir bölüm arasına yerleştirilmiş “fragmanlar”da. Deniz feneri eskizlerinin de eşlik ettiği bu fragmanlar bir yandan oldukça vurucudur, bir yandan da oldukça lirik. “Kuleden gördüklerin gözlerine aittir; bedeninse kuleye.” (Uçar, 2017: 97) “Yokluğun felaketler doğuracak. Varlığını fark etmeyenler bundan ders almayacaklar. (Uçar, 2017: 133) “Şişedeki şu gemiye bakın. Okyanusları aşsın, dalgalara meydan okusun diye inşa edilmiş. Gidecek bir kulaç denizi yok.” (Uçar, 2017: 173) Öyle ki bu fragmanları birer “minimal öykü” olarak tanımlamak da mümkün. Bu bölümlerde Uçar’ın hikâyelerinin sınırlarını giderek genişlettiğini, hikâye geçişlerine böylece yeni hikâyeler iliştirdiği söylenebilir. Bu yönüyle de “Uyanık”ın ana hikâyeye bağlı ve ana hikâyeden bağımsız birçok minimal hikâyeden meydana geldiği söylenebilir. Anlatım, gücünü böylece bir yandan minimal hikâyelerin çarpıcılığından, bir yandan da bu bölüme eşlik eden eskizlerden alır.

Ertuğ Uçar tarafından çizilen 17 eskizin yer aldığı “Uyanık”ta görsellik bu eskizlerle canlandırılırken mekân anlatımı da ön plana çıkar. Olaylara ev sahipliği yapan mekânın tüm detaylarıyla anlatılması, üstelik buna eskizlerin eşlik etmesi ve yazarın bizatihi kendisinin de deniz fenerlerine özel bir ilgisinin olması, buradaki tasvir ve anlatının neden bu kadar detaylı olduğunun da ipuçlarıdır. Öyle ki “Uyanık”ın daha ilk sayfalarında hemen anlatılmaya konulan deniz fenerinin tüm detayları, tüm mimari özelliklerini deşifre etmek istercesine ayrıntılarıyla okura sunulmuş; feneri meydana getiren her bir oda, salon ve boşluk isimlendirilmiş notlandırılmıştır: “Fener sekiz kattan oluşuyor. Kuleye taş örgüsünün iyice genişlediği zemin kattan girilir. Çelik merdivenler önce erzak deposuna, sonra yakıt katına ve genel bakım için gerekli alet edevatı koydukları atölye katlarına ulaşır. Beşinci katta yatakları ve banyoları bulunur. Altıncı katta yaşarlar. Küçük bir mutfak, üç küçük koltuk ve daracık cama yanaştırılmış tahta bir masa vardır. Yedinci katta feneri çalıştıran mekanizma, sekizinci katta ise fener vardır. Balkona yedinci kattan çıkılır.” (Uçar, 2017: 99-100) “O şimdi ‘lokal’ diye adlandırdıkları altıncı katta.” (Uçar, 2017: 100) Mekâna dair tüm unsurların detaylı bir şekilde anlatıldığı, işlendiği ve isimlendirildiği bu ilk sayfaların ardından bu bölüme yön veren olaylara, bir fenerin nasıl da bütün bir okyanusa, denize, şilebe yön verebileceğine geçilir. Burada detaydan bütüne doğru bir akış söz konusudur ve dil de yazar tarafından bu akışı sağlamak adına kurgulanmıştır. Hikâye giderek genişler, dallanıp budaklanır, bir adamın, bir kadının veya tek bir kişinin anlatısı olmaktan çıkarak bütün bir fenerin, denizin, yarımadanın ve yolculuk rotasının yansıması olur.

Gece Yolculuğu’nu bir bütün olarak kendi içerisinde “yalnızlık” ve insanın yalnızlıkla başa çıkma mücadelesi olarak tanımlamak mümkündür. Yaşadığı hayattan bunalan insanların rüyalara sığınması da, sevdikleriyle rüyalarda buluşanlar da, ağır ağır bir deniz fenerinin merdivenlerini çıkanlar da, ıssız bir yarımadayı bir ileri bir geri adımlayanlar da yalnızlıkla baş etmeye çalışan, ancak bu konuda pek de başarılı olamayan karakterlerdir. Bir bunalım hâli söz konusudur. Öyle ki hikâyesine yer verilen karakterlerin ne derece ıssız ve silik yaşamlara sahip oldukları da giderek koyultulan, giderek daha çarpıcı bir şekilde vurgulanan yalnızlıklarıyla ön plana çıkarılır. Bekçi de Ayşe de Raif de Özcan da Hüda da yalnız karakterlerdir ve bu yalnızlıkları farklı şekillerde “suya yansır”. Şehre ait olanlar, şehir ile bütünleşen, iç içe geçenler bunu rüyalarıyla; bir başına olanlar, şehir ile yolları kesişmeyenler ise bunu sığındıkları deniz feneri ile yaparlar. Bu noktada rüya da fener de karakterler için yalnızlığın bir temsili olarak ön plana çıkar. Nihayetinde rüyalara sığınanların da deniz fenerinde çalışmaya/yaşamaya çaba gösterenlerin de kimseleri yoktur ve yalnızlık, herkesi birbirine bağlar. Bu anlamda Gece Yolculuğu’nun bir tür yalnızlık anlatısı olduğu söylenebilir.

“İnsanın başkasıyla paylaşamayacağı bir şeydir rüya. Onları ne kadar yazsanız, anlatsanız eksik kalır. İki insandan biri konuşuyor diğeri dinliyorsa, aktarılan bir şiir de bir dert de olsa, anlatılan ve anlaşılan arasında her zaman bir uzaklık vardır. Ancak söz konusu bir rüyayaysa bu ara çok açılır. İnsanlar rüyada yalnızdır. Uyandıklarında da rüyalarıyla baş başa kalırlar. Kimseyle onu paylaşamazlar. Fener yapılarının ve bekçilerin yalnızlığından bahsetmiyorum, bu ayan beyan ortada.” (Uçar, 2017: 12)

Doğa ve doğa kullanımı Gece Yolculuğu’nda dikkat çeken bir diğer önemli konudur. Kitabın ilk bölümünde doğa ile ilgili daha canlı (yine de ürkütücü) tasvirlere yer verilirken ikinci bölüm ile birlikte giderek kararan, ıssızlaşan, silikleşen bir doğa anlatısı ön plana çıkar. Zira burada odak doğrudan doğa olmaz, doğayla yaşam alanının kesiştiği bir nokta olur. Doğa ile insan, fener etrafında bir araya gelir. Bu kez insanoğlunun içinde kaybolduğu ormanlar değil, gidenin bir daha dönemeyeceği engin denizler söz konusudur. Nasıl ki gel-gitte dalgalar aralıksız bir şekilde kıyıyı döverse “Uyanık”ta da okuyucu benzer ve sonu gelmez bir tekrar duygusuna hapsolup gider. Karakterler bakışını her nereye çevirse orada uzun zamandır süregiden bir tekrar görür. Tezgâhın üstünde hep ekmek kırıntıları vardır, kuşlar hep aynı devinimde uçar, dalgalar sürekli kıyıyı döver, gemiler bir görünüp bir kaybolur. Öyle ki artık gerçekten öteden geçenin bir gemi olup olmadığı, en son ne zaman bir geminin göründüğü dahi anlaşılmaz olur. Gerçek ile sanrı arasındaki mesafe kısalmış, gerçek ile sanrı birbirine alabildiğine yaklaşmıştır. Doğa, tüm bu tekrarların kaynağı olur. Deniz, her şeyi esir alır. Sözgelimi avcının/savaşçının koşturduğu orman da deniz fenerinin üzerinde yükseldiği ıssız kıyı da alabildiğine ürküntü vericidir: “Hayır dolunay yoktu ve kurt ulumalara sarmamıştı yukarı ormanı. Uçarı ve kaçarı hayvanlar tedirgin değildi. Civar köylerde ve avcının köyünde hiçbir kadın o akşam düşük yapmamıştı. Bağ evinden silah sesi o kadar gelmemişti.” (Uçar, 2017: 22) Nihayetinde doğa, tıpkı hikâyesine yer verilen karakterler gibi yalnızlıkla, tekrarla, ürküntü ile iç içe geçer.

Ertuğ Uçar’ın yalnızlık, doğa, rüya, kimsesizlik ve bir başınalık düşünceleri etrafında inşa ettiği Gece Yolculuğu, okuru ıssız ormanlardan çevresinde kimsenin olmadığı deniz fenerlerine doğru götüren uzun soluklu bir hikâye kitabı. Farklı tarihlerde farklı düşüncelerle kaleme alınmış 2 farklı kitabın yeni bir perspektifle bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan Gece Yolculuğu, bir yazarın bir eseri zaman içerisinde nasıl yeniden ele alıp onu nasıl değerlendirebileceğine dair de özel bir örnek.