Bir İhtimaller Kitabı: Şu Yağmur Bir Yağsa

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Kâmil Erdem’in 2016 yılında Sel Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa, toplamda 11 hikâyeden meydana gelen bir eser. Erdem’in yazmaya oldukça uzun seneler evvel başlamasına karşılık hikâyeleri bir araya getirerek bir kitap hâinde ilk kez 2016’da yayımlaması da eseri özel kılan nedenlerden. Bu kitaptan 2 yıl sonra, 2018’de Bir Kırık Segâh’ın, beş yıl sonra, 2021’de ise Yok Yolcu’nun yayımlanması, başat bir unsur olarak Şu Yağmur Bir Yağsa’nın Kâmil Erdem için ne denli önemli bir kitap olduğunun da habercisi. Daha evvel yazdığı metinleri farklı dergilerde yayımlayan Erdem, bu eserle birlikte çalışmalarını okura bir kitap boyutunda sunmaya başlamış, böylelikle kendisi ve edebiyatı adına da yeni bir yola sapmıştır.

Şu Yağmur Bir Yağsa, içerik olarak birbirinden alabildiğine farklı, duygulanım olarak ise birbirine oldukça yakın hikâyelerden oluşur. Konular, karakter ve olaylar sıkça değişse de söz konusu tüm bu hikâyelerin okuyucuda neden olduğu hissiyat benzerdir. Bu durum, aslında kitabın bir bütün olarak tasarlandığına da işaret eden önemli konulardan birisidir. Uzun yıllar hikâyelerini farklı dergilerde yayımlasa dahi bir bütün olarak yayımlamayan Erdem’in Şu Yağmur Bir Yağsa’da bu nedenle bütünlüklü bir yapı kurduğu söylenebilir. Sözgelimi “Yağmur”da solcu eylemlerde yer alıp işsizlik ile aşkı arasında gidip gelen bir adamın; “Komşu”da Müslüman bir kadının çevresi ile ilişki kurarken karşılaştığı ikiyüzlülüklerin; “Bakkal”da bir esnafın bitmek tükenmek bilmeyen umutlarının; “Ev”de bir ev kurma arzusuyla peşine düşülen hayallerin; “Kır”da örgütlenmeye çalışan işçi sınıfının mücadelesinin; “Forum”da solcu bir grubun sürekli kendini tekrar eden meselelerinin; “Kurum”da bir mali müşavirin bir devlet dairesinde karşılaştığı rezilliklerin; “Usta”da bir mobilya ustasının hayata dair kendince geliştirdiği felsefenin hikâyesi okurla buluşturulur. Konu olarak oldukça zengin bir yapı sergileyen bu hikâyeler; işçi sınıfının mücadelesini de aşkın, para hırsının, arzuların insana neler yaptırabileceğinin de iyi birer örneğini sergiler. Nihayetinde karakterler değişebilir, olaylar, yer ve zaman da değişebilir, ancak insanoğlu hiç değişmez ve sürekli kendini tekrar edip durur. Erdem, bütün bir kitabı âdeta bu dürtü üzerine kurgular.

Bir ihtimaller kitabı olarak tanımlayabileceğimiz Şu Yağmur Bir Yağsa, her ne kadar geçmişte yapılsa ve üzerinden çok zaman geçse de insanların hayatını etkileyen hatalar, ilkgençlik heyecanın verdiği hamlıklar, yarım bırakmışlıklar/bırakılmışlıklar, lekeler, buruk hayaller ve sonu bir türlü gelmeyen düşler kitabı olarak da yorumlanabilir. Bu yönüyle kitaba yön veren temel duygunun “birtakım kırıklıklar, burkuntular ve ihtimaller” olduğunu söylemek mümkün. Kitabın tamamına yayılan ve okuyucuda hep bir yarım kalmışlık hissi uyandıran bu unsurlar (zamansız gidişler, bazı rast gelişler, karşılaşmalar), aynı zamanda okurda buruk bir hissiyat uyandıran temel etkenlerdir. Tıpkı hikâyelere yön veren “kırıklığın”, Erdem’in bir sonraki kitabının kapağına taşınması gibi, Bir Kırık Segâh, ihtimallerin, olasılıkların insan hayatında ne derece önemli bir yere sahip olduğu da kitap boyunca yer yer insanoğluna hatırlatılır. Bu kimi zaman yolda yürürken rast gelinen bir komşu aracılığıyla olur, kimi zaman bir kahvehane köşesinde birlikte oturulan bir devrimci yoldaş, kimi zamansa bir bakkal. Sözgelimi “Bakkal” hikâyesine bakıldığında bu metne yön veren ana unsurun bir bakkalın insanları kokularından tanıması, kokuları üzerinden onlara dair fikir yürütmesi ve onları kendi kafasında bir kimliğe oturtması olduğu söylenebilir. Tüm hikâyede tek bir ortak nokta vardır: Kokular, insanlara, onların yaşam standartlarına ve alışkanlıklarına dair “bakkal”a fikir verirken arka planda derin acılar, birçok yara ve kırılganlıkla dolu derin bir ihtimal denizi de bırakır. Anlatıcı bu denizde boğulmamak için kendisini sürekli geçmişe, Gayrettepe’de geçirdiği o zorlu günlere sürükler. Tıpkı Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’unda yaptığı gibi burada da esas unsur Türkiye’deki darbeler tarihine paralel olarak gelişen işkenceler tarihidir. Kokuların en az kelimeler kadar anlam kazandığı bu bölüm, dile getirilemeyen onca şeyin yeni bir biçim üzerinden inşa edilmesine olanak tanır. Ne işkencecinin adı, sanı, kimliği vardır, ne de herhangi bir geçmiş ve sebep. Ortada yalnızca maruz kalanların ve çevresindekilerin hayatını yerle bir eden “işkence” mevhumu vardır ve bu mevhum, hiçbir zaman olduğu gibi dile getirilemez. Yasaklar, kısıtlamalar, baskılar tüm bunların hep hasıraltı edilmesine zemin hazırlar. Konuşamayan, derdini dile getiremeyen, içindekini söyleyemeyen insan da duygularını ve içindekileri ifade etmek için yeni yollar geliştirir. Bu yönüyle “Bakkal” hikâyesi de kokuların sesin ve sözün yerini aldığı, anlatıcıya içindekileri anlatmak için yeni bir yol sunduğu metinlerden birisidir. Buna paralel olarak anlatıcının hissettiği kokular üzerinden çevresindekilere dair çıkarımlarda bulunması, tıpkı diğer hikâyelerde olduğu gibi ihtimallerin Erdem karakterleri için ne denli önemli olduğunu vurgular.

“Bugün yağmur yağsaydı, ağaç ot çalı, kentin üstlerine yığdığı toz katmanından arınacaktı. Bugün yağmur yağsaydı, yılların oradan buradan taşıdığı geçmişte kalmış hataların, hamlıkların, yarımlıkların tortusu, arkasında ufak tefek izler, kırışıklıklar bırakarak akıp gidecek, çocukların, yaşlıların bir anlam çıkarmak üzere baksa da bir şey bulamayacakları yüzüm biraz yumuşayacak, yeniden lezzetli olmasa bile yenilir yutulur bir biçim alacaktı.” (Erdem, 2016: 7) Ancak bugün yağmur yağmadı ve her şey yarım kaldı. İşte bütün bir kitaba ruhunu veren, Erdem’in Şu Yağmur Bir Yağsa’da kurguladığı hikâyeleri şekillendiren his tam olarak bu bölümde anlatılanlar, dile getirilenlerdir: Hep bir yarım kalmışlık, eksiklik, bir şeylerin tamamlanabileceği ve yakın zamanda değişebileceği hissi. Sözgelimi “Yağmur” hikâyesinde bu tür bir eksiklik söz konusudur. Belki yağmur yağsa her şey temizlenecek, hikâyesine yer verilen karakter de rahatlayacaktır ancak o beklenen yağmur hiç gelmez. Büyük bir “bekleyiş” hikâyesi olarak yorumlanabilecek “Yağmur”, anlatıcının Filiz ile kurduğu duygusal bağ üzerinden şekillenir. Sık sık arkadaş ortamlarında gördüğü, nihayetinde gönlünü kaptırdığı ve hep kaçak gözlerle süzdüğü Filiz ile yakınlaşabilmenin yollarını arayan anlatıcı, onun için birçok şey yapmaya hazırdır; ancak her şey, Filiz’den gelecek bir işarete bağlıdır. Bu işaret, hikâyenin de üzerine inşa edildiği temel zemindir. Anlatıcının Filiz ile bir yakınlaşıp bir uzaklaşan, bir somutlaşıp bir soyutlaşan mücadelesinin dile getirildiği “Yağmur”, ihtimaller denizinin ortasında hep bir yarım kalmışlık hissi ile sürdürülür. Bulutlu, karanlık bir havada beklenen yağmurun bir türlü yağmaması gibi burada da Filiz hiçbir zaman söz almaz, arzularını, düşüncelerini, neyi istediğini açıklamaz. Yağmur gibi Filiz de “pis”, soğuk, kirli bir şeye dönüşür. Erdem’in kitabın ilk hikâyesi olan “Yağmur”da hissettirdiği tüm bu duygular da kitaba biçim veren, daha sonra yaşanacaklara dair ilk intibaı uyandıran şey olur. Nihayetinde “Yağmur”, kitabın temel anlatısına da kapı aralamış olur. Erdem’in açtığı bu kapıdan içeri pis, soğuk, sarı bir ışık girer ve her şeyi bu bulanıklar içerisinde okura sunar.

Fotoğraf: Edebiyat Haber

Şu Yağmur Bir Yağsa’daki hikâyelerin belirli noktalarda iç içe geçtiği ve benzer bir yapı sergilediği söylenebilir. Sözgelimi daha önce de söz edildiği gibi bu hikâyelerin atmosferleri birbirlerine oldukça paraleldir. Dile getirilen hikâyelerin okuyucuda uyandırdığı hisler birbirine yakındır. Hep bir eksiklik, burukluk, kırıklık söz konusudur ve bu his hiç geçmez. Bununla birlikte kitap boyu işlenin hikâyelerin bir diğer ortak noktası oldukça geniş bir karakter ağına sahip oluşlarıdır. Kitapta yer alan hiçbir hikâye tek ve düz bir anlatıdan meydana gelmez. İşin içerisine hep anlatıcı karakterin çevresindeki birileri, engin kalabalıktan kimileri girer. Bakkaldan üniversite öğrencisine, ev hanımından devrimciye, sendikalı işçilerden emeklilere kadar birçok kimse kendisine bu hikâyelerde yer bulur. Bu yönüyle oldukça geniş bir karakter skalasına sahip olan Erdem hikâyelerinin halkın, sokağın ve gündelik hayatın sesini okura duyurduğu söylenebilir.

Kâmil Erdem’in Şu Yağmur Bir Yağsa’daki hikâyelerinde sıklıkla görülen; cümleler, ifadeler ve kelimeler arasında oldukça çarpıcı bir yerde duran boşluk ve kesik satırlar; her bir hikâyenin kendi içerisinde farklı türden bir boşluğa/noksanlığa sahip olduğunu hissettirir. Bu boşluk, çoğunlukla hikâyesine yer verilen karakterin hayatındaki boşluk ile ilgilidir. Bu, kimi zaman uğruna hayatın feda edileceği bir sevgilidir, kimi zamansa aranılan bir aile üyesi, kimi zaman devrimci bir yoldaş. Hep bir arama ve bulma veya bulamama hikâyesi söz konusudur, tüm hikâyelerin ortak noktalarından biri de budur. Ancak bununla birlikte bir de aradığını bulamama ve bu eksikliği hayat boyu taşıma hâli vardır ki, boşluklar yer yer bu duruma da işaret eder. Sözgelimi aşklardan, hayallerden, gençliğin verdiği doludizginlikle girişilen atılımlardan söz edilirken satırlar anlatıcı tarafından kesilir, akamete uğratılır. Tıpkı bir yeniyetmenin heyecanlı ve bölük pörçük konuşmasında olduğu gibi bu bölümlerde de anlatılan hikâye, cümle, olay kesintiye uğrar, bilinçli olarak uğratılır. Bu da hikâyelerde karşımıza çıkan tüm o boşlukların, alt satırların, eksik cümlelerin bir anlamı olduğuna, bu anlamın da karakterlerin hayatlarıyla bir bağlantısına işaret eder.

Hikâyeler kadar hikâyelerin kurulma biçimleri, üzerlerine inşa edildikleri dil de oldukça önemlidir. Nihayetinde hikâye dili, hikâyeye biçim veren, yazarın/anlatıcının o hikâyenin neresinde durduğunu vurgulayan unsurlardan birisidir. Bu noktada Erdem’in Şu Yağmur Bir Yağsa’da farklı anlatıcılar üzerinde durduğu söylenebilir. Sözgelimi “Yağmur”, “Ev” ve “Bakkal” gibi hikâyelerde doğrudan olayları yaşayan ana karakter hikâyeyi okura sunar. Bu bölümlerde karakterlerin zihin dünyası alabildiğine yansıtılırken dikkat çeken ana unsur, hayatın karmaşasının, gündelik hadiselerin, dedikoduların, iki yüzlülüklerin, ataerkil düşüncelerin, kadın-erkek ilişkilerinin, aile fertlerinin birbirlerine yaklaşımlarının ve daha nice meselenin işin içerisine karışma hızı, sürekli değişen konu başlıklarıdır. Öyle ki bu bölümlerde dile getirilmekten sakınılan onca hadisenin bir mesele hâline getirilerek bir çırpıda anlatıldığı söylenebilir. Buna karşılık daha dışarıdan bir gözle aktarılan, yaşanan hadiselerin belirli bir mesafeyle dile getirildiği hikâyeler de içlerinde farklı bir değer taşır. Sözgelimi “Kiracı” bu tür metinlerden birisidir. Bir yandan kiraya sürekli zam yapma peşinde olan ev sahibi, öte yanda onu atlatmaya çalışan bir kiracı… Hikâye temel olarak bu iki şahıs etrafında gelişirken öte taraftan okuyucu daha dışarıda bir yerde konumlanır, her şeyin kendisine sunulmasını bekler. Burada ne kiracının ne de ev sahibinin zihni ön plandadır. Odak, anlatılan hikâyenin bizatihi kendisindedir. Bu da yazarın bilinçli bir şekilde hikâyeyi kurguladığı dil tercihiyle biçimlenir. Buna karşılık bir “sen” dilinin benimsendiği, anlatıcının sanki ana karakterle konuşurmuş gibi o ân olanları dile getirerek hikâyeyi şekillendirdiği özel bir metin de söz konusudur: “Seyrek Yolcu”. Kitabın en çarpıcı metinlerinden biri olan bu hikâyede dil sürekli olarak değişir, el değiştirir. Bir yerde bir “sen” anlatıcısı metne başlarken daha sonra sözü “ben” alır, biraz daha ileride anlatıcı devreye girer. Sürekli bir devr-i daim hâli söz konusudur. Anlatıcı kişinin sürekli değişkenlik gösteren böyle bir kimlik yapısına sahip olması, hikâyenin daha dinamik bir şekilde okura sunulmasını sağlar. Tüm bunlar da “Seyrek Yolcu”yu kitaptaki diğer hikâyelere göre daha farklı bir yere konumlandırır. Sürekli değişen anlatıcı yapısıyla bu hikâye, kitabın en hareketli metinlerinden birisi olur.

Kâmil Erdem’in ilk öykü kitabı olan Şu Yağmur Bir Yağsa, okuyucuyu belki de hemen her gün bir sokak başında gördüğümüz, yanından geçtiğimiz, toplu taşıma aracında yan yana oturduğumuz onca insanın kendi içerisinde kırık bir hikâye barındırabileceğini hatırlatan; hayatın kimi zaman beklentilere göre değil de kendi akışına, akış hızına göre biçimlenebileceğini duyuran “hassas” ve “kırılgan” bir eser.