.

Ayça Erkol: “Öykünün diğer edebi türlerden ayrıştığı noktalar bana cazip geliyor.”

Abdullah Ezik – İpek Bozkaya – Esin Hamamcı

Abdullah Ezik, İpek Bozkaya ve Esin Hamamcı, Odak Yazar dosyası konuğumuz Ayça Erkol ile edebiyatı üzerine konuştular.

Abdullah Ezik: Uzun yıllardır kaleme aldığınız metinler birçok farklı mecrada yayımlandı, yayımlanıyor. Öncelikle yazmak ile nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizi yazmaya yönlendiren temel dürtü nedir?

Genel olarak yazmak beni en basit tanımıyla rahatlatan bir duygu. Kızgınlığımı, hüznümü, sevincimi  yazarak rahatlıyorum. Kurmaca metin yazarken ise var olan şeylerle hayal ettiklerimi harmanlayıp alternatif bir gerçeklik yaratabilme hissi beni mutlu ediyor. “Olaylar, kişiler pekâlâ böyle de olabilirdi” hissi.

A.E.: Yazın serüveninizin başlangıcında Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlık atölyelerinde yer aldınız. Yazın serüveninizde bu isimler ve atölyelerinin size katkısı ve motivasyonu nasıl oldu?

Çok kıymetli isimler, atölye sırasında onlardan ya da diğer katılımcılardan öyle bir ipucu geliyor ki, bunu alıp ilmek ilmek işlemeyi seviyorum. Buna ek olarak bana getirdikleri disipline dönem dönem ihtiyaç duyuyorum. Genellikle biraz kaybolmuş, tıkanmış, kendime söz geçiremediğin dönemlerde katıldım bu atölyelere ve bana getirdikleri düzen, ev ödevlerimi yapmazsam mahçup olurum korkusu üretmeme yardımcı oldu.

A.E.: Bugüne kadar kaleme aldığınız öyküler Notos, Sarnıç Öykü, Özgür Edebiyat, Sözcükler ve Varlık gibi birçok dergide yer aldı. Ayrıca 3 öykü kitabınız var. Bu noktada her şeyden önce bir “öykücü” olarak, öykünün sizin için anlamı nedir? Neden özellikle öykü kaleme alıyorsunuz? 

Öykünün diğer edebi türlerden ayrıştığı noktalar bana cazip geliyor. Okuru da işin içine katan, hayal etmeye teşvik eden, sırlı metinler yaratmaya daha uygun bir tür olduğunu düşünüyorum. Genellikle yaşamın içinden bir kesit alırsınız, anlattığınız olaydan öncesi sonrası çok önemli olmayabilir, tüm karakterleri, mekanı gerektiği kadar ortaya koyarsınız, gerisi okurun hayalgücüne kalır. Daha odaklıdır, hata kaldırmaz.

A.E.: Hiç Aklımda Yokken başlıklı ilk öykü kitabınız 2016’da yayımlandı ve bu eserinizde hem toplumsal hem de bireysel birçok meseleyi tartışmaya açtınız. Bu ilk kitapta toplumsal ve bireysel meseleler nasıl iç içe geçti?

İkisinin çoğu zaman el ele gittiğini düşünüyorum. Örneğin kentli, okumuş, apolitik insanın incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri ile bunalması, bencilleşmesi, diğerine karşı vurdumduymaz hale gelmesi toplumsal bir meseledir aynı zamanda. Benim algıladığım şekilde hayatta da iç içedir zaten. 

A.E.: Bu kitapta bütün bir anlatı dünyasını 1. tekil şahsın dili ile geliştiriyorsunuz. Bu özel tercihin anlamı nedir? Bu tercih size ne tür olanaklar sağladı?

Her zaman tercih ettiğim bir şey değil, anlatmak istediğim hikayeye göre değişiyor, artıları ve eksileri var. Daha samimi, mahrem, terapötik anlatımlar için daha uygun olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Tanrı anlatıcının tarafsız ve her şeyi gören gözünden uzaktır, yanlıdır, hata payı yüksektir, yazar kendini kaptırırsa metni unutur ve bir iç diyalog başlayabilir.

A.E.: Bireyin iç dünyası ile kurduğu ilişki, dünyaya kendi içinden bakması sizin edebiyatınızın en özel yanlarından birisi. Bu noktada iç dünya, sizin karakterleriniz için nasıl bir anlam ifade ediyor? 

Çoğu dış dünyaya yabancılaşmış karakterler, bunun ya farkındalar ya da farkına yeni yeni varmanın sancısını yaşıyorlar. Bizimki gibi çok katmanlı, kutuplu ve segmente toplumlarda çok yaygın bir şey. Fiziksel ve içsel göçle, haddinden hızlı yaşanan her türlü değişimle kendinizi bir anda kalabalıklar içinde yapayalnız hissedebilirsiniz ve bir bakmışsınız ki dışardaki koskoca, yabancı dünyayı anlamlandırmaya çalışırken ve onunda mücadele ederken tek dayanağınız iç dünyanız. 

A.E.: Belirli tipler yaratmak ve toplumu oluşturan ve karakteri belirgin tiplere hayat vermek, sizin öykülerinizde sık sık karşılaştığımız özel bir konu. Sizi tip yaratmaya veya var olan tipleri öykülerde işlemeye yönlendiren temel etken nedir? Öykülerinizdeki tipler ve tip yaratma süreci üzerine ne söylersiniz?

Kurmaca ile uğraşan herkes için Türkiye bir cennet, adeta yaratıcı yazarlık atölyesinin karakter yaratım laboratuvarı. Biraz gözlem, biraz gerçekler, biraz hayalgücü ile var olması imkansız karakter yok. Görece şanslı bir nesilden geliyorum, şehirli ve okumuş bir aileden gelsem de mahalle kültüründe büyüdüm, devlet okullarında okudum ve oldukça fazla seyahat ettim. Her kesimden, kültürden ve karakterden insanların bir yere kadar birbiriyle teması olan yıllardı, farklı insanları tanıma anlamında iyi bir birikim yapabildim. 

A.E.: Tomris Uyar: Bir Adın Vardı Senin isimli biyografik romanınız ise 2017 yılında yayımlandı. Neden özellikle Tomris Uyar üzerine böyle bir roman kaleme almak istediniz? Uyar’ın sizdeki ve edebiyatınızdaki karşılığı üzerine ne söylersiniz?

Bir Adın Vardı Senin bana ısmarlama gelen bir projeydi aslında. Sevgili Cem Kalender’in gençlere Türk Edebiyatı’nı sevdirmek adına ben ve birkaç yazar arkadaştan yer almamızı istediği bir projeydi. Yazar seçimi konusunda serbesttik, kurmaca olacaktı, 12-18 yaş aralığına hitap edecekti. Tomris Uyar çok iyi bir öykücü, hayatı boyunca öykü türüne sadık kalmış, adını ısrarla erkek yazarların yanına süs olarak kondurmaya çalışan bir zihniyete yeteneği, birikimi ve hayata karşı duruşu ile meydan okumuş bir sanatçı. . Kaleme aldığı Gündökümleri bir yazarın içdünyasını, yaşadığı zamana, dünyaya ve ülkesine bakışını, Türkiye’nin enletektüel tarihini gözler önüne seren harika metinlerdir. Bir kadın olarak çok saygı duyduğum, öykülerini çok sevdiğim bir isimdi, projeyi duyar duymaz aklıma gelen ilk isim oldu 

A.E.: Söz konusu bu biyografik romanı kaleme alırken kurgu ile Uyar’ın yaşamı hangi noktalarda kesişti, hangi noktalarda birbirinden ayrıştı?

Tomris Uyar edebiyata merak salmış gencecik bir kızla sohbet etseydi neler konuşurlardı diye düşündüm. Diyaloglar tamamen kurmaca elbette. Uyar’ın kendini hemen açık etmeyen, zaman zaman biraz korkutucu olabilecek karakterini o muhteşem duyarlılığı ve birikimi ile harmanlamaya çalıştım. Erin’in ona yönelttiği sorular gerçekler, Uyar’ın cevapları ise hayatı ve elbette kurgu.

Bir Kış Gecesi Misafiri:

İpek Bozkaya: Bir Kış Gecesi Misafiri adlı öykü kitabınızda farklı cinsel öznelliklere de alan açan bir anlatı görüyoruz. Cinsel normatif düzenin edebi sahada sorgulandığı öykülerinizde arzunun takibini normatif olmayana özgü bir alanda yaparken bu yazma ivmesini her tür için eşit yaşam hakkı arayışından kazandığınızı söyleyebilir miyiz?

Elbette söyleyebiliriz. Türkiye’de cinsellik bugün hâlâ en az konuşulan ama en büyük meselelerimizden biri değil mi? Bir de en büyük ikiyüzlülük kaynaklarımızdan biri.

İ.B.: Öykülerinizde genellikle sade, sakin, süssüz bir anlatımı tercih ediyorsunuz, içinde daha rahat ve özgür hissettiğiniz bir anlatım tarzı mı bu? Dilinizi kurarken nelere dikkat ediyorsunuz?

Daha rahat demem ama daha samimi hissediyorum çünkü metinler onu gerektiriyor. İlk anda düşünülenin aksine sade ve süssüz yazmak, “süslü anlatım” yapmaktan daha zordur. Elbette Türkçe’yi doğru kullanmaya, imkanlarından faydalanmaya, çağdaş ama özenli bir anlatım olmasına özen gösteriyorum. 

İ.B.: Bir Kış Gecesi Misafiri‘nde Türkiye gündemine, insan oluşun veçhelerine ve fantastik bir evrene dair unsurları görmekteyiz. Öykülerin çıkış noktası olarak sizi motive eden şeylerin gerçek hayattan kesitler olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Söyleyebiliriz, özellikle Türkiye gibi gerçek hayat kesitlerinin zaten yeterince renkli olduğu, hali hazırda fantastik ve ezoterik bir evrenin sınırlarında gezdiğini düşünürsek. Ağaçlara çaput bağlarız, kurşun dökeriz ve cin çıkartırız biz. En bilimselimiz ve okumuşumuz bile tahtaya vurur ve nazar boncuklu bir eşyası mutlaka vardır. 

Hiç Aklımda Yokken:

Esin Hamamcı:İlk öykü kitabınız Hiç Aklımda Yokken’de farklı diyebileceğimiz tipleri bir araya getirip edebiyatınıza dahil ediyorsunuz. Farklılıklarla ortaya koymak istediğiniz bir ruh hâli var. Bu bütünlüğü nasıl tanımlarsınız?

Hayata dair olma isteği diyebiliriz sanırım. İçinde yaşadığımız gerçekliği aynalama isteği. 

E.H.: Kitabın yer yer karanlık bir atmosferi var. Ancak mizahi bir yapıya da sahip. Kitabın ismiyle de benzer şekilde hiç ummadığımız anlarda karşılaşıyoruz bu durumla. Bu noktada mizah konusunu edebiyatınızda nasıl tanımlarsınız?

Mizahı ve ironiyi çok severim, gerçek hayata bakın, çok az olay sadece trajik ya da katıksız komiktir. Genellikle trajedinin içinde bir ölçü komedi, mizahın içinde mutlaka sizi hüzünlendirecek bir nüve vardır. Bu zıtlık hali, hiçbir şeyin sadece siyah ve beyaz olmaması benim çok sevdiğim ve çoğu zaman bana umut veren bir durum. Bunu da öykülerime taşımayı seviyorum. Ayrıca gerçek hayatta zorluklarla, canımı sıkan durumlarla kişisel olarak baş etmek yöntemimdir mizaha sarılmak. 

E.H.: Ankara Üniversitesi 2017 Öykü Ödülü Hiç Aklımda Yokken’e verildi. Bu ödülün sizin için önemi nedir?

Çok keyifli elbette. Hiçbiri ödül almak için yazılmış şablon metinler değil ancak birilerinin bir yerde yazdıklarınızı fark edip, sizi bunun için takdir etmek istemesi elbette güzel bir şey. 

E.H.: Başkalarını tanımlama konusunda gözlem gücü yüksek bir yazarsınız. “İzleme” konusundaki adapte olduğunuz nokta ise toplumun ve bireyin sorunları. Bu noktada sizi bugün yazmaya iten sebep ne olurdu?

İzlemek ve izlediklerimi aktarırken eylem için minicik de olsa bir kıvılcım yakabilme umudu. Örneğin Alain Delon ve Ali Dede Ölüyor’da çok eziyet ettiğimiz hayvanlar için bir şeyler yapan insanlar var, Bir Kış Gecesi Misafiri’nde katilleri, kadın düşmanlarını yakalamak için bir Tanrıça’nın çıkıp gelmesini beklemeyin diyorum bir yandan. 

Okumuş, maddi durumu iyi ama pusulasını kaybetmiş bireyin eylemsizliği, tuzu kuru bu eylemsizliğin vahim sonuçları, kadınlar, hayvanlar, ağaçlar beni her zamanki gibi yazmaya itmeye devam ediyorlar. 

Sonra Sincaplar Geldi:

A.E.: Bu kitapta işlediğiniz hemen hemen tüm karakterlerin kendi içlerinde birtakım hesaplaşmalara girdikleri, kimi noktada kendileri, kimi noktada çevreleri ile yüzleştikleri söylenebilir. Yüzleşme, mücadele ve hesaplaşmayı bu kitapta bu kadar baskın kılan nedir? Karakterlerinizi bu tür yüzleşmelere sürükleyen temel meseleler nelerdir?

Kişilerin de toplumların da yüzleşmeden meselelerini çözemeyecekleri ve bir arpa boyu yol alamayacakları aşikar. Kitaptaki karakterler meselelerinin farkınd olan ve ilerlemek isteyen karakterler, o nedenle kendileri ile, geçmişleri ile, toplum ile, doğaya, hayvanlara ettiklerimiz ile yüzleşmek zorundalar. 

A.E.: Bu kitaptaki hayat hikâyesine yer verdiğiniz birçok öykü karakterinin eğitimli, gelir düzeyi yüksek ve entelektüel olarak kendilerini belirli bir noktaya getirmiş kişiler olduğu söylenebilir. Özellikle bu kitapta maddi imkân ve olanakları iyi durumda olan kişileri anlatmanızın özel bir sebebi var mı?

İki nedeni var aslında. Birincisi daha iyi bildiğim ve benim de kısmen içinde yer aldığım kişiler bunlar, bu tip karakterleri ciğerlerine kadar gerçekçi yansıtma olanağım daha fazla. İkincisi bugün yaşadığımız çoğu küresel ve toplumsal meselede hem sorunun, hem çözümün anahtarı olan önemli bir kitle olmaları. İş ki kendi küçük meselelerinden, saçma buhranlarından kafayı kaldırıp etrafa baksınlar. 

A.E.: 1. tekil şahsın dili, bu kitabınızda da özellikle vurguladığınız ve birçok öyküde tercih ettiğiniz bir anlatım tarzını beraberinde getiriyor. Doğrudan öykü karakterlerini konuşturmak, bir yazar olarak sizinle karakteriniz arasında ne tür bir yakınlaşmaya sebep olur? (Veya böyle bir yaınlaşmadan söz edilebilir mi?) 

Elbette, Tanrı anlatıcı değil de karakerin içine girip yazmak, düşüncelerine, sözlerine tamamen nüfuz etmek otomatik bir yakınlaşmayı getiriyor. Ancak belli bir tehlikeyi de getirir; acemice yapıldığında bir bakmışsınız ki karakter susmuş, Ayça konuşuyor. O yüzden yakınlaşma boyutunda tutup, bunun avantajlarını kullanmaya ancak karakteri yazarın sesinde boğmamaya çalıştım. 

A.E.: Gündelik yaşam ve insanın sokak ile geliştirdiği ilişki, Sonra Sincaplar Geldi’de ön plana çıkan konulardan birisine işaret ediyor. Gündelik olan, sokağa ve dolayısıyla dışarıda apaçık yaşayana dair büyük bir eğilimin söz konusu olduğu söylenebilir. Bu noktada gündelik yaşam ve sokak, sizi nasıl besliyor? Bu durum öykülerinize nasıl yansıyor?

Dediğiniz gibi beni çok besliyor. Az önce de belirttiğim gibi Bakırköy’de mahalle hayatı içinde büyüdüm ben. Cumbalı, iki katlı eski bir evdeydik ve oradan sokağı gözlerdim. Dükkan sahiplerini, komşuları, mahallenin delilerini bile yakından tanıdığımız dönemlerdi. Sokakta oynardım, ilkokul mahallemizdeydi, yürüyerek gider gelirdim. Herkes de bu şekilde yaşardı. Şimdiki gibi bilmemne rezidansının kırkıncı katından inip servis ablasıyla özel okulumun servisine bindiğim ve sadece benimkine üç aşağı beş yukarı benzer ailelerden gelmiş çocuklarla haşır neşir olduğum bir dünya değildi benimki, doğal olarak hafızama, yazdıklarıme ve karakterlerime etkisi büyük. 

A.E.: Sonra Sincaplar Geldi’de diğer kitaplarınıza nazaran daha uzun soluklu öykülere yer verdiğiniz söylenebilir. Bu bilinçli bir tercih miydi yoksa öyküler böyle mi gelişti?

Aslında hem Sonra Sincaplar Geldi’de hem de Bir Kış Gecesi Misafiri’nde novella sınırlarında gezen iki uzun öykü var. Bilinçli değildi, doğal olarak böyle gelişti. Bir hikayeye başladığımda uzunluğu ile ilgili bir ksııt koymam kendime, mesele neyse anlatırım, metni sarkıtmamaya çalışırım, ne kadar tuttuysa odur. 

A.E.: Belirli ironik ve absürt durumlardan kaynaklanan çatışma, veya tam tersi bir şekilde çatışılan meseleye dair yürütülen ironik/absürt yaklaşım, sizin metinlerinizde farklı türden bir gerilim ve heyecanın gelişmesine neden olur. Peki ironi ve absürt meseleler/durumlar/olaylar, neden hep en gergin anlarda ortaya çıkar?

Gerçekte de öyle değil midir? Çoğu gergin meselede ve olayda mutlaka bir absürdlük vardır, sadece bir günlük haberleri izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.