Anlatı Mesafesi Yolculuğu: Kıymetli Şeylerin Tanzimi

İpek Bozkaya

Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin. Kapıyı kapasan iyi olur; öte yanda mutlaka çalışmakta olan bir televizyon vardır. Hemen seslen ötekilere: “Hayır, televizyon seyretmek istemiyorum!” Sesini yükseltmezsen duymazlar seni. “Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum!” O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: “Ben, Italo Calvino’nun yeni romanını okumaya başlıyorum!”

Calvino’nun, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanı ikinci şahıs anlatıcının en güzel örneklerinden biri. Başlangıcından sonuna kadar ikinci şahıs anlatıcıyla kurulmuş olan bu kitabın oyunu bu anlatıcının sunduğu olanaklarda gizli. Neden Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu kitabını andım? Çünkü Sezen Ünlüönen’in Kıymetli Şeylerin Tanzimi kitabını açınca Calvino’nun okuru ikinci şahıs anlatıcıyla kurduğu kurgusal dünyaya davet etmesi geliyor akla. Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nde kitabın açılışında yazarın sözü teslim ettiği anlatıcı Calvino’nun başvurduğu gibi ikinci tekil şahıs anlatıcı. “Eşikten Atlamak” başlıklı ilk bölümde Calvino’nun okuru kitaba davet etmesi gibi Ünlüönen de okuru Merhamet Apartmanı’na davet eder; satmak istediği evi gezdiren emlakçı gibi yazar kitabın kilidini açar önce evin odalarını gezdirir okura, bu anlatıcıyla, kurulan dünyanın okur tarafından benimsenmesi, paylaşılması mümkün kılınır:

Diyelim ki Beşiktaş’tan çıktınız yola. Önce vapurla Kadıköy’e geçmek, sonra orada bekleşen otobüslerden 19YR numaralı olanına denk getirip, hatta önünüze çıkma gafletinde bulunan birkaç şaşkını bu uğurda dirsekleyip binmek, yol boyu sizi takır takır sallarken sağdan soldan üstünüze abananları […]”, “Çekinmeyin bakın dolanın şöyle bir. Girişte hemen solda kalan geniş oda salon.”, “Holden ayrılıp sağ taraftaki koridora yönelip ilerlediğinizde mutfaktan sonraki ilk durak, yine solunuzda kalan küçük bir oda.

İkinci şahıs anlatıcı gündelik hayatta olayları aktarma biçimimizde pek başvurmadığımız bir yöntem olduğu için edebi sahada buna başvurarak istenilen ilgiyi ve etkiyi oluşturmak deneyseldir. Sezen Ünlüönen’in kitabının deneyselliği bu yüzden açılışındaki bu anlatıcıyla başlar. (Daha sonra bu deneysellik başka başvurularla devam edecektir.) Okur olarak Merhamet Apartmanı’na girip beşinci kata ulaşıp Fırat Karemin’lerin zilini çalmak suretiyle içeri buyur edildiğinizde şöyle bir odalarda dolanacak, Sevim’le Fırat’ın duvardaki resmine bakacak, Nazlı’nın pembe tüllü odasına, Demir’in kitaplarına, mobilyaların ahengine, mutfağın kokularına karışacaksınız. Evdeki kompozisyona dahil olmak az sonra anlatıcının değişmesiyle gezilen her odadaki bilince dahil olmayı getirecek. Nazlı’nın odasına mı girdiniz, o hâlde az sonra Nazlı sözü eline aldığında Nazlı’nın bilincinden bakacaksınız, Demir mi bunalımda, okur olarak Demir’in sıkıntısına bulanacaksınız, Sevim evliliğinde sorunlar mı yaşıyor, yazar bir kere size evi gezdirdi kitaba başlamadan, Sevim’in mutsuzluğunu yatak odasının kapalı kapısından anlayacaksınız.

Kitabın anlatının sınırlarını esnetmesi meselesine daha sonra geleceğiz ama kurgusal metinde anlatıcılar ve bakış açıları konusu üzerine düşünmek için hayli bereketli olan bu kitapta anlatıcıların ritme yön vermesi üzerinden biraz daha devam etmek gerek. Bu kitap giriş kısmıyla Calvino’nun girişini anımsatsa da sonuna kadar ikinci şahıs anlatıcıyla devam etmiyor. İlk bölümden hemen sonra Cümbür Cemaat başlıklı ikinci bölümde üçüncü şahıs anlatıcı sözü alıp geleneğin sınırlarına usulca yanaşıyor. Ailenin düzenli olarak geçekleşen büyük akşam yemeklerinden birinin anlatıldığı bu bölümde okurun bir karakter olarak metinle mesafesi açılıyor. Karemin ailesinin yemeği vesilesiyle karakterlerin tanıtımına giriş yapılan bu bölümde aile içindeki çekişmeler, ileride gerçekleşecek yaprak dökümleri, bunalımlar herkesin niyetini, düşüncesini iyi bilen bir anlamda yemeye dahil olan üçüncü şahıs anlatıcıyla veriliyor. Fakat geleneksel olanda nesnel olması beklenen bu anlatıcı burada her an olaylara karışacak gerginlikte anlatının iplerini elinde tutar. Nazlı adlı üçüncü bölümde ise anlatının sorumluluğunu evin küçük kızı Nazlı alır:

Ben keşke fil olsaydım. Hortumumla fıstık yerdim. Çok fazla fıstık yemek iyi değilmiş. Alerji yapabilir çünkü. Ama yine de fil olmak iyi bir şey. Çünkü hiçbirşeyi de unutmuyorsun o zaman. Ben de hemen dersimi filan öğrenirdim, bir daha da unutmazdım, elmam hemencecikte kızarırdı.

Nazlı’nın bilincinden, yeni bir anlatıcıyla ve bakış açısıyla metne bakıldığında okurla metnin ilişkisi yine değişir. Meselenin hangi dil üzerine kurulacağı, hangi perspektiften yansıtılacağı, bunların anlatıya mesafesi, nelere odaklanıldığı, nasıl nakledildiği, öykülemenin sunumu gibi mefhumlar anlatıcının anlatıdaki hayati önemini yansıtır. Anlatı mesafesi ise okurun anlatıda kullanılan bakış açısıyla özdeşleşmesini, bakış açısına sahip karakterin duygularına, düşüncelerine ne kadar yaklaşılabildiğini belirler. Okurun, bakış açısını yansıtılan karakterin bilincine yaklaşması anlatı mesafesini kısaltır; anlatıcı olaya yaklaştıkça mesafe kısalır, anlatıcı olayı dolaylı naklettikçe mesafe genişler. Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nde bu mesafe ile anlatıcılar vasıtasıyla sürekli oynanır. Yetişkin üçüncü şahıs anlatıcıdan bir anda çocuk Nazlı’nın bakış açısına geçilince bir önceki bölümde genişlemiş olan anlatı mesafesi bir anda kısalır. Kitabı oyunlu ve deneysel yapan da budur. Anlatı mesafesi macerası olarak tespit edilebilecek olan bu kitapta mesafe üzerinden ritm sürekli değişir. Girişte okurun bilincini işaret eden anlatıcı burada çocuğun bilincindedir. Nazlı’nın çocuk dünyasıyla, çocuk diliyle, çocuk dilbilgisiyle verilen bu bölümde dünya bilgisi henüz çok gelişkin olmayan anlatıcının saf dünyası diğer taraflardaki kirlilikleri, metaforları, göndermeleri kapama görevi görür. Fakat en büyük metaforlar yine çocuk bilincinin bakışındadır. Yetişkin dünyasının dilsel ve yaşamsal deneyimlerinden bihaber çocuk bilinci, akıl yürütmeleriyle eskileşmiş yetişkin dünyasına yeni perspektifler ve eleştiriler sunar. Nazlı’nın bilincine ait bu kısım bilindik dünyanın çocuk bakış açısıyla tazelenmesidir. İmla kurallarının da Nazlı’nın bildiği kadarıyla sunulması, yetişkin bir düzenlemeye kurmaca sınırlarında girişilmemesi yine çocuk bakış açısının çocuğun sesiyle bütünleşmesindendir.

Çocuk anlatıcı bakış açısından Gülendam başlıklı bölümle hemen başka bir bakış açısına geçilir ve mesafe yeniden değişir. Gülendam’ın işyerinde bir günü üçüncü şahıs anlatıcıyla verildikten sonra Sevim başlıklı bölümle Sevim sözü eline alır: “Bağırdım, bağırdım, bağırdım, sonunda açtılar karnımı […].” Sevim’in bilincine girilen ve anlatı mesafesinin yine kısaldığı bu dinamik bölümden sonra Gülendam’ın, Ezgi’nin, Sevim’in bakış açıları okurla mesafelenip durur. Ta ki yeni bir oyun başlayana kadar. Ward Hunt Buz Sahanlığı adlı bölümle kitabın deneyselliği artık bir anlatı mesafesi oyunu olmanın yanı sıra türlerin sınırlarını genişleten bir başvuruya dönüşür. Daha sonra anlatının gidişine göre şekillenecek olan nesnel bilginin kurmacanın gerilimine göre hikâyeye dahil edilmesi ve kendi yan hikayesini oluşturması, nesnel bilgiyi kurmacaya ansiklopedik olmadan yapıştırma üzerine bir denemedir. Ward Hunt Buz Sahanlığı bölümü “Ward Hunt Buz Sahanlığı, Arktika’nın en büyük buz sahanlığıdır.” şeklinde başlar ve kitabın sonuna dek bir karakter olarak kendi öyküsünü oluşturur. Bu bölümlerde edebiliğin ve kurmacanın sınırlarından bir anlığına çıkıp yazar, anlatıcı, mesafe, bilinç, bakış açısı gibi kurmaca elemanlarından tamamen dışarıda bir dünya kurulur. Fakat Ward Hunt Buz Sahanlığı kurmaca kimliğe bürünmüş bir karakter gibidir. Minik çatlaklar belirir, çıtırdayıp inleyip ah etmeye, olduğu yerde huzursuzca kıpırdanmaya başlar. Ara ara beliren Yurttan Sesler Korosu da Ward Hunt Buz Sahanlığı gibi kurmaca elemanlarının dışındaki yapıştırmalardır:

“(Forumzzz.com kullanıcısı 8inches bekar, kurumsal bir şirkette yönetici yardımcısı olarak çalışıyor.) Gençler şimdi sizlere faydası dokunacağını düşündüğüm bir şeylerden bahsetmek istiyorum. […]” devamında gençlere kadınlarla olan ilişkilerinde tavsiyeler veren kullanıcının temel hikâyeyle bağlantısı olmasa bu tarz yapıştırmalar kurmacadaki ciddiyeti ve gerginliği azaltmak ve bir Türkiye panoraması sunmak üzerine verimlidir. Metne eklemlenen bu kısımlar metni çağdaş sanat enstalasyonuna yaklaştırsa da bütünsel olarak bakıldığında hepsi ana anlatıya hizmet etmektedir.

Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni aynı anda hem bir zenginlik hem de bir curcunaya dönüştüren bu bolluk anlatıcıların çeşitliliğinden, yapıştırmalardan, anakronizmden, epizotlardan, metne yerleştirilen görsellerden, balıktan, dökülmüş bira şişesinden, görsellerin sunduğu düşünme pratiklerinden, Ward Hunt Buz Sahanlığı’yla imamın düşüncelerini aynı potada eritmesinden kaynaklanmaktadır. Bu cümbüş öyle zengindir ki aynı anda hem Foucault’nun aile ile ilgili görüşlerinden hem de muhafazakâr bir köşe yazarının aile ile ilgili görüşlerine yelpazelenebilmektedir. Birçok fikir aynı düzlemde eritilirken yurttan sesler korosu da buna alan sağlamaktadır. Böylelikle anlatının ritmi sürekli yüksek tutulur. Koronun dahil olduğu yerlerde eğlence artar.

Konularını aile, ailenin hayata etkisi, dünyayı algılamada ailenin rolü, sıkışmışlık, çıkmazlar, zorunluluk ilişkileri, aile formlarından alan bu kitapta bilinç hallerinin anlatıcıların değişmesiyle yansıtılması ailenin formları üzerine düşünmenin yollarını sunması bakımından önemli. Formları ve türleri sorgulatan bir yapıya sahip olan Kıymetli Şeylerin Tanzimi, tür olarak romana yaklaşsa da sözlük, ansiklopedi, maddeler, çokseslilik, görseller gibi birimlerle daha cümbüşlü, oyunlu, oyuncaklı, ritmin yavaşladığı yerlerde koroyla uyandıran, tasvirin uzadığı yerde başka başka şeyleri adres edip kendine getiren, sert görünen ama yumuşak davranan bir kitap.