A’dan Z’ye Söz : Niyazi Zorlu’nun Hergele Âşıklar’ı

Fotoğraf: Ali Altuntaş

Dilek Sarıboğa

“Bizde korku romanları yazılmazdı çünkü

biz tam o sırada o romanları yaşardık!”

Devrimci, direnişçi ve birbirine âşık iki genç. Hergele Âşıklar’da bu iki gencin yaşadığı 80’li yılların Çukur mahallesine gidiyoruz. Buradaki hayat kentten ayrı, kendi kurallarına göre ilerlemiş biçimde, bu kurallara ve düzenine karşı gelenleri de silmeye niyetli.

“… bizi tenhalarda kıstırmak arzularından dem vurduktan başka, eğer bu çukurdan çıkmaya çalışırsak bizi anamızdan doğduğumuza pişman edeceklerinin altını çiziyorlar, sizin düşlerinizi fitil fitil burnunuzdan getireceğiz, diyorlar.”(s.65) Burada yaşayanlar da böylece çocukluktan itibaren Çukur’a uyum sağlamayı öğrenir ancak Zekeriya ve Hazan bir istisna.

Hergele Âşıklar kitabında kahramanlarımız Zekeriya ve Hazan’a A’dan Z’ye 29 harfin, hatta hecelerin, dilin her fırsatta eşlik ettiğini görüyoruz. Roman kısa başlıklar verilmiş bölümlerden oluşuyor; “Dili ve Irmakları” adındaki ilk bölüm, asıl hikâyeden evvel gelen şiirsel dille yazılmış bir ön söz niteliğinde. Bu ön söz, romanın devamında sıklıkla karşılaşacağımız dil oyunlarının, harflere dayanan sembollerin habercisi ve anahtarı olacak bir giriş yaratıyor:

“Tanrı bize A vermiş…Bak, Tanrı bize B vermiş. Sonra C, D, sonra bize E vermiş. F vermiş, G, H, I, İ, J, K. Tanrı bize taaaaaaaaaA Z’ye kadar, sonuna kadar söz vermiş.” (s.7.)

“Dili ve Irmakları” bölümünün okuyucuyu hazırladığı bir diğer durumsa kitabın devamında karşılaşacağı italikle yazılmış şiirsel parçalar olacak. Roman boyunca asıl hikâyeye parelel olarak eklenmiş olan bu parçalar hikâyede bahsi geçen meseleye uygun olarak şekilleniyor ve böylece hikâyeye adım adım farklı türden parçalar eşlik ediyor.

Romanda anlatım şeklinin değişip okuyucuyu şaşırttığı gibi anlatıcı da sıklıkla değişiyor, hatta tabiri caizse birdenbire değişiyor. Bu durum da okuyucuyu metni çözdüğü hissine kapıldığı anda ters köşeye düşürüp bu noktada çözülmeyi bekleyen meseleye daha temkinli yaklaşmaya davet ediyor. Bu değişkenlik öyle bir noktaya geliyor ki romanda bir noktada Zekeriya ve Hazan’ın mektuplaşmalarını yalnızca anlatıcının değiştiği tek bir mektubun içinde görüyoruz, aynı anda iki kişi tarafından yazılmış bir mektup gibi.

Anlatımda sabit olmayan bir diğer mesele ise zaman kavramı. Romanda sistemli ilerleyen bir zaman olmadığını hatta kahramanların yaş aralığı dışında zamanı gösteren bir unsur olmadığını söyleyebiliriz. Bu saydığımız durumlardan ötürü “Hergele Aşıklar”ı bağlantısı kesik çizgilerden oluşan ayrı ayrı hikâyeler olarak okumak da mümkün. “Bacaları” bölümü Mediha ve annesinin ilişkisini, “Yorganları” bölümü mahallenin yorgancısının oğluyla çatışmasını, “Taraçaları” bölümü ise Çukur mahallesinde gündelik bir çamaşır yıkama etkinliğini anlatan kısa hikâyeler; ancak bir yerde kesik de olsa Zekeriya ile ilişkili kısa hikâyeler.

Hikâyede Zekeriya ve Hazan’ın aşkı ve ilk teması ilkokuldan geliyor. Ki bu ilişki öyle çocuksu öyle duygu yüklü değil tamamen fiziksel arzularının yönlendirmesiyle başlayarak hakim yapıya aykırı bir ilişki olduğunun altını çiziyor.

“ ‘Dersimiz: Türkçe’nin tam ortasında, arkasındaki sıraya oturup bacağını kazara olmuş gibi onun bacağına dayıyor. … Hatta Zekeriya usulca sürterken Zeker’ini çıkartıp okşamaya başlıyor.” (s.11)

Bu esnada öğretmenine yaklanan Zekeriya’nın hiçbir baskıya, kabullenilmiş ahlak anlayışına boyun eğmeye niyeti yok: “Şeyimin hesabını sana mı vereceğim ulan? … Sen misin beni utandıracak?” (s.12) Zekeriya çocukluğunda gibi de bir hayat sürüyor, hakim anlayışa karşı çıkıp bildiğini okumaktan vazgeçmiyor.

Hergele Âşıklar’da mekân Çukur’un dışına hemen hemen hiç çıkmıyor; puslu, korkutucu sokaklar; yoksulluğundan utanan anneler, bu girdapta yaşama uyum sağlamaya çalışan çocuklar ve gençlerin sürüklendikleri hayatı görüyoruz. Hatta romanda bir noktada mahallenin evsizlerinden Sipsi, sert kış aylarını cezaevinde geçirmek için Zekeriya ile anlaşarak onu bıçaklıyor.

“Çürük bir diş gibi sızlanıyor mahalle, üzerindeki sarı ve iri toz bulutu ağır ağır dalgalanıyor. Yarılarına kadar gömülü, birbirlerinin üzerine abanmış, boyaları hangi renk oldukları çıkarılamayacak kadar solmuş, yağmuru yiyince şişmiş, güneşi görünce çatlamış, sakinleri kadar ölümcül ve bir o kadar inatçı çoğunluğu iki katlı evler…” (s.23)

“Kirli bezlerimizi mutfak içindeki banyo bölümüne atar, alt kısımları çürümüş tahta kısımları kaparız. Allahım misafirin çişi gelmesin, mutfağa gitmesin, diye dualar ederiz, öyle ya, helamız da mutfağın içindedir ve hâli -hiç sormayın- içler acısıdır.” (s.34)

Çukur’da yoksul ailelerin çocuklarının bu yaşam koşullarında ya esnafın yanında çıraklık yapacağı ya da Mediha’nın çetesine katılacağı da kaçınılmaz oluyor. Mediha ve Kement çocukları korku dolu mahzende toplar, jiletlerle uçurtma avlamayı öğretir, geceleri yaşlı kadınları önce korkutup sonra onlara refakat etmek için onlardan para alırlar, çalışkan çocukların ödevlerini çalıp zengin çocuklarına satarlar. Bu iş birliği ve örgütlenmenin karşılığında Mediha evinde kendi ürettiği Diddo çikolataları çocuklara verir. Romanda “Diddo” çikolatalarının üzerine konuşulmaya değer bir yeri mevcut. Mediha ve Kement’in iktidarın karşılığı olduğu bu sistemde “Diddo” çikolataları de parayı sembolize eder. Bu çikolatalardan yiyen herkes onun etkisine kapılır iyilikten uzaklaşır ve maddiyat için her şeyi yapacak hâle gelirler. Tanıdıkları en büyük güç Mediha’tır çünkü Diddo’yu üretip onlara getirir.

 “Babamıza bok gibiymiş gibi bakarız, eğer bize Diddo getirmezse… Biz Diddo’yu bize veren kimse, ona baba, ona ana deriz.” (s.81)

Zekeriya bir yandan çocukları bu durumdan kurtarmak ister, Kement ve Mediha gibilerinden korkmamaları gerektiğini ve onların çıkarlarına hizmet etmemelerini söyler. Adam olun, çalışın didinin, kendi yularınızı kendiniz çekin, diyerek onları korumaya çalışır.

 Kitap boyunca toplumda kabul görmüş ahlak anlayışına karşıtlık gösteren bir ilişki tarzı kurulduğunu görüyoruz. Ancak romanda kötülüğü, çıkarcılığı temsil eden Mediha’nın bir kadın olarak Zekeriya’nın babasına çıkarı için yakınlaşması, cinselliğini bu şekilde kullanması romanda genel olarak karşı çıkılmış olan ahlak anlayışını besleyen bir hareket olması dolayısıyla romanın bütünlüğüne küçük bir zıtlık yaratmış:

“Mediha Hanım ona Nebahat’in yapmadığı, yapamayacağı muameleyi yapıyor. İşaret parmağıyla adamın göğüs kıllarını kıvırarak oynuyor… Kapıda Kemal Bey onu son bir kez öpmek istediğinde geri çekiyor… Mediha Hanım’ın Bedeni…  ‘Kemal Bey! Şu oğlunuz! Oğlunuzun şu tavşan kulaklarını bir çekseniz!’ diyor.” (s.161)

Bunun dışında Hergele Âşıklar’da yazarın kurduğu anlatım sistemli olarak ilerliyor. Aşkın ve cinselliğin; kavga, çatışma ve isyanla içe geçtiği bu metinde argo artık şiirsel dilin bir parçası olmuş ve kahramanlar döverken sevmeyi/ severken dövmeyi meşrep hâline getirmiş. Bu durum romanda çatışmanın ve direnişin tansiyonu yüksek ve öfkeli hâlini değil yer yer parodisini izlediğimiz hissini yaratıyor. Sesler yükseliyor, kavga çıkıyor ama söz öyle bir uzuyor, öyle değişiyor ki cümlenin sonu bizi beklediğimiz yerden farklı bir noktaya bırakıyor:

“Ailenizi efradınızı, hısmınızı, kızanınızı, ülkenizi, göreneğinizi, bayrağınızı, şerefizinizi, gelmişinizi, geçmişinizi, yedi ceddinizi, bütün mahallenizi, kazalarınızı, nahiyelerinizi, ilçe belediyelerinizi, olağan ve olağanüstü bölgelerinizi rezil edin hiç utanmadan!” (s.216)

Bir yandan roman boyunca dil ve imla üzerine kurulan imgeler okuyucuyu Zekeriya ve Hazan’ın ortak ve özgün konuşma tarzlarını çözmeye davet ediyor. Romanda hem alışıldık hem de yazar tarafından türetilmiş argo sözcükler ve imgeler, kullanılan dilin sınırlarını hayli genişleterek beklenmedik biçimde alternatif bir şiirsel dile yaklaştırıyor:

“ ‘Zekeriya!’, ‘Hazan.’ diye tanışıyorlar. Zekeriya sanki 40 yıldır her tanışmada, ismin hemen yanıbaşında mahçup bir ifadeyle yere çökmüş .’nın başını okşuyor. Sanki Hazan 40 yıldır coşkusunu tutamamış ismin sonundaki !’nin boynuna sarılıyor.” (s.143)

“Harflerimiz ve noktalama işaretleri üzerine söz verirdik. Hergeleydik, iki nokta üst üsteydik, âşıktık. Cenabettik, kalem gibi sert, asılırdık.” (s.157)

Hergele Âşıklar’ın sonlarına doğru geldiğimizde romanın politik yönünün arttığını,  Zekeriya ve Hazan’ın devrimci kişiliklerinin yanında yaşadıkları ilişki biçimlerinin de ayrı bir direniş tarzı olduğunu görme şansımız oluyor. Niyazi Zorlu, bu romanda şehir hayatından kopmuş, terk edilmiş bir mahallede yaşamanın güçlüğüyle  kişinin toplumda dışlanmış kimliği dolayısıyla kısıtlanan özgürlüğü arasında bir ortaklık yakalayıp okuyucuya sunuyor.