“Tante Rosa” Sizlerle Başbaşa…..

İrem Erdem Atak

“…yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir. …Yine iş aramak! Daha sade anlatımla, Tante Rosa; iş aramak demektir. Aşık ve koca aramak demektir…bir de “Sizlerle Başbaşa” dergisidir Rosa. …Tante Rosa; bütün gerçekleri yaşamak, ama yine de ısrarla “Sizlerle Başbaşa” dergisine kanmak demektir. Tante Rosa bir kapı dışarı atılmadır.”

İki Dünya Savaşı’nın sonrasında, bireyin konumu dönemin düşünce, sanat ve diğer alanlarında sorgulanmaya başlamıştır. 19. yüzyılın aksine 20. yüzyılın ilk yarısında genel anlamda heyecanını yitirmiş, dünyayı, yaşamı, çevreyi ve kendisini sorgulayan bir birey belirginleşmiştir. Yapılan çalışmalar da, çağdaş yaşamın göstergesi olarak kabul edilen bu bireyin sorunsallarının etkin sosyal gerçeklik; tarihsel miras, dışsal kültür ve yaşam talepleri karşısında varoluş; özerklik ve bireyselliğini koruma mücadelesinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bireyi çevreleyen faktörlerden söz edilirken onun birey olma arzusu, fark edilme isteği, birey kimliğinin kabulü, çıkmazları ve dönemin sosyo-politik ortamı ve kültürle ilişkisi irdelenmektedir.

Psikanalitik kuram, bireyin gerçeklik ilkesini muhafaza etmesinden bahseder, patolojik durumları haz ve gerçeklik ilkesinin işleyişi bağlamında değerlendirir. Benlik işlevleri gerçeklik ilkesi üzerinden hareket eder. Birey için bir yanda maddi yaşamın oluşturduğu gerçeklik, diğer tarafta da kendine has düşlemlerin, bilinçdışı simge ve tasarımların oluşturduğu ruhsal gerçeklik söz konusudur. Gerçeklik ilkesinin değerlendirilmesi, gerçeği değerlendirme yetisi ile olur. Gerçeği değerlendirme yetisi de bireyin ruhsal dünyasının içinde ve dışında olup bitenlerin ayırt edilmesidir. Altbenlik ruhsal aygıtın haz ilkesinin kurallarına göre çalışan, birincil süreçlerin egemen olduğu, gerçeklik ilkesinin taleplerini dikkate almayan, dürtülerin ruhsal temsilcilerinin bulunduğu bölüm olarak tanımlanırken; altbenlikten gelen arzular ve bunların doyumunu engelleyen üstbenlik/gerçeklik ile arasındaki çatışmalara uzlaşma sağlayan ise benliktir. Ancak, uzlaşmalar olsa da doyum tam olarak sağlanamayabilir ve bastırma olsa da bastırılanlar geri gelebilir; haz ve gerçeklik ilkeleri çatışmaya devam eder.

Tante Rosa tam da bu savaşların sonrasındaki zamanların ve bahsettiğim bu çatışmaların kadınıdır. Tante Rosa, Sizlerle Başbaşa dergisinin sunduğu tozpembe dünya içinde, beyaz atlı prensini bekleyen bir genç kız olarak ya da bir genç kız gibi yetişir. Ancak, Sizlerle Başbaşa dergisindeki ideal kadın tipine göre hayatını kurgulamaya çalışırken beyaz atlı prens beklentili bu düzenin, bir hayal olduğunu düşe kalka deneyimler. Gerçekliğe uyum iyice zorlaşır. Sonuç olarak Tante Rosa, kendi hayatını kendi inandığı gibi şekillendirmeye çabalarken birey olarak da kabul görmez. Toplumsal düzenin içerisinde kendi düzenini sürdürmek için her türlü zorluğa katlanacak kadar kararlı ve cesur bir kadındır; hayatının sonuna kadar kendi içsel gerçekliğinin yolunu izlemiştir.

“Bir elmanın bir meyve olduğu, bir babanın baba, bir savaşın savaş olduğu, bir gerçeğin gerçek olduğu, bir yalanın yalan olduğu, bir aşkın aşk olduğu, bir bıkmanın bıkma olduğu, bir başkaldırmanın başkaldırma olduğu, bir sessizliğin bir sessizlik olduğu, bir haksızlığın bir haksızlık olduğu, bir düzenin bir düzen ve bir evliliğin evlilik olduğu, olacağı günler gelecekti, inanıyordu Tante Rosa…”

Tante Rosa… İdeal benlik geliştirmek için çıktığı yolda, düşlemleriyle yoldan sapan ve tüm engellenmelere ve hayal kırıklıklarına rağmen kendi başına olma kapasitesini işletmeye çalışan bir kadın benim zihnimde…

Rogers’ın benlik kuramında, ideal-benlik, bireyin ulaşmak istediği ve sahip olduğu takdirde kendisini çok değerli bulacağı benlik-kavramını ifade eder; kişinin ne olmak istediği ve başkalarının o kişinin ne olmasını istedikleri yönündeki düşüncelerini içerir. Gerçek-benlik ile ideal benlik arasındaki fark arttıkça, gerçekliğe uyum sağlamak da zorlaşmaktadır çoğu zaman. Rosa için de benzer bir durum söz konusudur.

Sigmund Freud için öznel gerçekliğin varlığının en somut kanıtı insan ruhsallığının düşlem oluşturabilme yetisidir. Düşlem, öznenin imgesel yaşantısını tanımlar; kendi öyküsünü, kendi kökenlerinin öyküsünü kendisine nasıl anlattığının göstergesidir. Tante Rosa da düşlemlemeye devam etmiştir hayatı boyunca.

Tabii ki Rosa’dan bahsediyorsak, içsel gerçeklik ve düşlemler diyorsak; dürtülerden bahsetmemek olmaz. Schwester Maria da ona “sen arzularına gem vuramayan bir günahkâr bir kızsın” dememiş miydi?

Dürtüler, canlının kendi içinden kaynaklanan ve zihne ulaşan uyaranların ruhsal temsilcisidir. Freud’a göre dürtüsel bir uyaran canlının kendi içinden doğar ve anlık değil değişmez etkiler yaratan bir güç gibi çalışır. Dürtüsel uyaran dışarıdan değil içeriden geldiği için kaçış mümkün olmaz. Dürtülerin yok olmaması ve sürekli olarak doyum araması ise çatışmaların yinelenmesine neden olur. Freud’a göre dürtünün nesnesi oldukça değişken olabilir, tıpkı Tante Rosa’nın nesneleri gibi…Bir yandan mezar taşları, şişme yataklar, bir yandan kediler, eski kocalar geliyor hemen akla…

Son dürtü kuramında yaşamsal, bağ kurucu, birleştirici yaşam dürtüleri ile bağların kopmasına ve yıkıma neden olan ölüm dürtüleri karşıt biçimde konumlanır. Klinikte, saldırganlık ve yıkıcılık temalı hareketler de ölüm dürtüsü üzerinden açıklanır. Travmatik bir durum ile karşılaşan bireyin hayatta kalmak için oluşturduğu savunmalar önemlidir; inkâr ve yarılma düzeneği kullanılarak acı verici gerçekliğe tahammül etmenin yolları aranır. Bazen, belli davranışlar vazgeçmeksizin tekrar edilir ki bu da yineleme zorlantısını tanımlar. Bir başka başa çıkma yolu da perversif sonuçlara gitmek, riskli davranışlar ile hem kendisini hem de etrafını tehlikeye sokacak durumlara girmek olabilir. Ancak topluma uyan kişi kendi yıkıcılık duygularını kontrol altına almayı öğrenecektir. Tante Rosa ise böylesi bir uyumdan kaçmak için her türlü çabayı sarf etmekte, manik eylemlere başvurmaktadır.

Belki de o dönemde dünyanın da yakından tanık olduğu yıkıcılıktan sıyrılmak için böylesine manik savunmalara ihtiyacı vardı Rosa’nın…. Winnicott’un “manik savunma” terimi kişinin duygusal gelişiminin doğasında olan depresif endişeyi inkâr etmesi, içgüdüsel deneyimlerini ve bu deneyimlerle bağlantılı olan düşlemlerdeki saldırganlığının sorumluluğunu kabullenme kapasitesini kapsar. Manik savunmada amaç ölülüğün inkâr edilmesi, içerideki ölüm düşüncelerini içeren depresif duygulanıma karşı bir yaşam olduğunun gösterilmesidir. Ölüme karşı gerçeklik aracılığıyla bir güvence aranır; içsel gerçeklikteki gerilimi azaltmak için dışsal nesnelerle ilişki kurulur.

Tante Rosa’nın yoğun bir hayranlıkla takip edip, elinden düşürmediğini hayal edebildiğimiz Sizlerle Başbaşa dergisi onu uyuma zorladıkça o da kendini oradan oraya atar; manik bir açgözlülükle yeni mekânlar, yeni nesneler arar durur…

Tante Rosa’nın aşk ve nefret duygularını tam anlamıyla yaşayamamaktan dolayı büyük bir doyumsuzluk içinde olduğu izlenmektedir. Bu doyumsuzluk, bir yandan Rosa’nın yaşamını düzene sokmasını engellerken, bir yandan onu yinelenen isteklerin ve garip işlerin peşine düşürecek, öfkesinin artmasına ve üstesinden gelemediği sorunların çözümünü cinsellikte aramasına yol açacaktır. Ancak hesapsızca girdiği cinsel ilişkiler, onu içinden çıkılması çok daha zor bir bunalıma sürükler.

Tante Rosa’nın arzuları yaşamı boyunca hiç azalmamış gibidir; arzularını doyurmak için büyük bir savaş vermiş ancak ona göre kendinden kaynaklanmayan, dışsal nedenlerden dolayı isteklerini bir türlü gerçekleştirememiş gibi görünmektedir. O, aslında sadece “bir gerçeğin gerçek olduğu” bir hayatın peşindedir. Dürtüsellik, canlılık, saldırganlık, kaygı, eğlence, sahneyi dolduran belirtiler gibi görünseler de, iç dünyasında yaşanan boşlukları maskelemeye ve dayanılmaz olan eksiklik ve yokluk hisleri ile başa çıkmaya uğraşmaktadır.

Kadınlık ve annelik hiç de kolay olmamıştır Rosa için. Biliyoruz ki, kendi bebekliğinde annesi tarafından yeterince kapsanamamış ve ilk dönem ihtiyaçları ‘yeterince’ karşılanamamış kız çocuğu, kendisi anne olduğunda, benliğindeki bu eksikliklerle, hem kendinin hem de bebeğinin heyecanlarını kapsayamaz ve ihtiyaçlarını gideremez.

“Bir mektup bıraktı Tante Rosa arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı. Margarita ekili bir küçük bahçe, tahta merdivenli, yüksek tavanlı, çalar saatli bir ev bıraktı, her Pazar sabahı kiliseye giden, her Pazar öğleden sonra koynuna giren kocayı bıraktı, şapka giyen komşu kadınları, sümüklü çocuklarını bıraktı, onların kocalarını, onların da kaz kızartmalı hayatlarını bıraktı, kiliseyi bıraktı, çan seslerini, org seslerini, Noel şarkılarını bıraktı, kiliseden dönen çocukların attığı kar topuyla delinen camı tıkadığı sol memesini, yüreğini yağ tabakasıyla örten sol memesini bıraktı. Gitti.”

Yersiz yurtsuz bir kadındır Tante Rosa. Bir rahibeler okulundadır, bir tuvalet kapısı bekler, bir mezarlıktadır, bir ev-kulüpte çalışır. Ne gazete bayii işletip sevdiği adama bakarken gocunur ne de bir papağan almak için boş şişe toplayıp para kazanırken…

Hayatta yalnızdır Rosa, yapayalnız.

“Tante Rosa, Tante Rosa, I Love You. Kısık, aptal bir sesle söylüyordu sarkısını Rosa. Eskiden ucuza kapattıgı gitarını dımbırdatarak. Yalnız olmak, işsiz olmak, aşksız olmak, en kötüsü ölü bir noktada olmak durumu üzerine pek düşünenlerden değildi o, durumunu değiştirmeyi bilemeyenlerdendi. Şimdi kendi için aşk şarkıları söylemeye çabalıyordu gitarıyla.”

Tante Rosa yaşamı boyunca “çirkinlik” olarak nitelendirdiği olayların devam etmesine izin vermemek için hep yeni yeni başlangıçlara, yeni maceralara koşmuş bir karakterdir. Ne yazık ki hiçbirinde başarılı olamamış, arzularına ulaşamamıştır.

Üstelik öldüğünde de yalnız kalmıştır, hem de yapayalnız. Ölüsü bile hiçbir yere ait olamaz. “Onlar ki hep kendi ölümlerine ağlarlar, kendi yalnızlıklarına, kendi kadersizliklerine ağlarlar…”

…Ben unutmam ama, Tante Rosa’nın öldüğünü bir ben unutmam. Onu o dehlizden ben soktum çünkü. O Rosa ki her dehlize sokulabilir. O Rosa ki istenirse yaşar ve ölür. O Rosa ki şu şartlarda ya da bu şartlarda da yaşar. O Rosa ki acıklı da, gülünç de olabilir. O Rosa ki ne bir nokta ne de bir virgüldür. O Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır. O Rosa ki beceriksizliklerde ısrarlıdır. O Rosa ki kimseye bir şey öğretemeyip kimseden bir şey öğrenemeyendir. O Rosa ki düşünde kendi cenazesine gelenleri görüp kendi ölümüne ağlar. Onlar ki hep kendi ölümlerine ağlarlar. Kendi yalnızlıklarına, kendi kadersizliklerine ağlarlar. İşte bütün onları, o Rosa ile birlikte öldürdüm noktayı koyup düğümü çözmek için…”

Ne olursa olsun dürtülerin, arzuların, hem acının hem hüznün kadınıdır Tante Rosa. Her kadının içinde var olan kadınsılığı yansıtan bir kadındır…. Bize düşen de sevgili Sevgi Soysal’ın değerli mirasına sahip çıkmaktır, o da öyle vasiyet etmişti zaten: Tante Rosa’ya sahip çıkın!”