Suat Derviş’in Mezarı Başında

Serdar Soydan

Suat Derviş, ellinci ölüm yıl dönümünde mezarı başında anıldı.

Sol çevreden, bir kısmı kendisini bizzat tanımış, birbirinden değerli ve vefalı insanlar onun mezarını her sene, 23 Temmuz’da ziyaret ediyorlardı. Manevi oğlum dediği Mustafa Lütfi Kıyıcı ve Hale Özgür Kıyıcı’nın başını çektiği bu insanlar, bugün bize, mezarının başında, Suat Derviş’e dair anılarını anlattı.

“Üstüm açıldığında gelip örterdi. Gözü hep üstümüzdeydi,” diye başladı Mustafa Lütfi. Suat Derviş’in sadece kendisini de değil, pek çok devrimci genci, altmışların sonu ve yetmişlerin başında nasıl himaye ettiğinin altını çizdi. Onun anaç, koruyup kollayıcı tarafını anlattı.

Hale Özgür Kıyıcı’ysa Halaskargazi Caddesi’ndeki evleri basıldığında Suat Derviş’in polislerden izin isteyip süslenmesini, âdeta bir davete gider gibi giyinip kuşanmasını tasvir etti. O süse püse rağmen kendisini karakola götürmek için yollanan arabanın bir çöp arabası olduğunu görünce nasıl isyan ettiğini de söyledi. İlk çocuğunu doğurduğunda Suat Derviş’in binbir zorluk aşarak, ne yapıp edip gözaltında kendisini ziyaret edişini, sarı ve oldukça dekolte bir gecelik hediye edişini, “Bunu giy, yoksa sarılık olursun,” deyişini gülümseyerek aktardı.

Sıcak bir Temmuz sabahında, Suat Derviş’in çocukları gibi sevdiği, bazılarında hakkının, emeğinin olduğu bu eski tüfeklerin yanında, bu sene ilk kez onu sadece romanlarından, öykülerinden, hayat hikâyesinden tanıyan okuyucuları da vardı. Suat Derviş severler de ellinci ölüm yıl dönümünde onu yalnız bırakmamışlardı.

Ayrıca bu yıl, Suat Derviş’in, üzerinde isminin yazdığı bir mezar taşı vardı. Elli yıl sonra, üstünde adının yazdığı, hem de nüfustaki Hatice Saadet Baraner adının değil, tercih ettiği, hep kullandığı Suat Derviş adının yazdığı bir mezar taşı olmuştu ilk kez. Mezarsız ya da taşsız yatan nice yazarın arasından yeri yurdu belliler safına geçmişti bu yıl.

En sevdiği renk beyaz olduğu için mezarı beyaz begonyalarla süslenmişti.

Mezarı diyorum ama, düzeltmem gerek, kocası Reşat Fuat Baraner’le paylaştığı bir mezar bu. Feriköy Mezarlığı’nın 41. Adası’nda yer alıyor. Suat Derviş’in yayınlanan son yazısı, şimdiye kadar daha geç tarihli bir yazısına rastlamadım, 1969 yılının Ağustos’unda Aydınlık dergisinde yayınlanmış ve Kocam Reşat Fuat başlıklı bu yazı, Suat Derviş’in bu mezara gidişiyle noktalanıyor. Suat Derviş, Reşat Fuat’ın birinci ölüm yıl dönümünde “yaşlı bir dul kadın gibi de­ğil, içi ümitle pırıl pırıl, istikbale güvenen genç bir gelin gibi” gittiği o mezarda şimdi kocasıyla koyun koyuna yatıyor.

Ölümünün ellinci yıl dönümünü idrak ettiğimiz bugün de, sizleri hayatına ve Reşat Fuat Baraner’le ilişkisine dair pek çok ayrıntı da içeren Suat Derviş’in bu son yazısıyla baş başa bırakıyorum.

Kocam Reşat Fuat[1]

Sevdiklerini kaybedenler, daima onlardan bahsetmek, onları, onların anılarını başkalarına anlatmak isterler. Ben de kocam, hocam, arkadaşım Reşat Fuat’ın ölümünün birinci yıl dönümünde, ondan bahsetmek istiyo­rum.

Reşat Fuat gibi, her fedakârlığı göze almış, her feragate hazır, vata­nının mutluluğu için canını fedadan çekinmeyecek, bir yurtseverle, hayatı­mı birleştirdiğim zaman, hayatımın artık çok çetin olacağım biliyordum.

Reşat Fuat’ın eşi olmak, iftiharı çok pahalı ödenen bir mutluluktu. Ama büyük bir mutluluk!

Reşat Fuat, çok mütevazi bir insandı, ben onun bir gün böbürlendiği­ne şahit olmadım. Daima ölçülü konuşurdu, değme babayiğidin dayanama­yacağı cefalara, kaya gibi karşı koyar, hiçbir şeyden yılmazdı. İnançları için, özel hayatında en çok bağlı oldukları kimseleri, anasını ve karısını bi­le ön plana almaz, zaaf göstermez, bencil hiçbir duyguya esir olmazdı.

Özel hayatında evlatların en saygılı, en sevgilisi, dostların en vefalısı, kocaların en müşfiki olan Reşat Fuat’ın çilesi bu sebepten de hakikî bir kahramanlıktır.

Konuşurken, herkesten iyi bildiği, bir fikri, söylerken “Ben öyle zan­nediyorum,” derdi. Ama size bunun yüzde yüz öyle olduğunu anlatırdı.

Reşat Fuat, mantığı kuvvetli, tecrübesi çok, bilgisi geniş bir insandı. Görüşleri sağlam, tahlilleri doğru idi, sebatkarlık onda hiçbir zaman ina­dın bir görünüşü olmamıştır, onun zaman zaman inatçı görünüşü bu se­battandır. Doğru bildiğini, doğru bilirdi, onun kendine çizdiği yoldan inhi­rafına imkân yoktu. Onun için, bütün gençliği zindanlarda geçmişti.

O, bir maceracı değildi. Evini severdi, köşesini, özler, itiyatlarını yap­mak isterdi. Saat gibi muntazam, uslu bir çocuk gibi uysal bir insandı. O da neşelenmesini, o da gülmesini, o da eğlenmesini severdi. En çok sevdi­ği şey arkadaş muhiti idi.

Onu en üzen şey arkadaş ihanetiydi.

İnsanları çok severdi, kimsenin kalbini kırmak istemezdi. Ona uzaktan yakından yaklaşan insanlar, onu sayar, onu severlerdi. Reşat kimsenin kal­bini kırmazdı. Onun hiçbir kusuru yok muydu diye bana sormasınlar… Ben katiyetle yoktu derim. O bana yirmi sekiz yıllık bir gurur ve mutlu­luk hayatı hediye etti.

Evet, ben bütün çektiklerime rağmen, dünyadaki kadınların en mutlu­larından biriyim, Reşat Fuat’ın karışıyım.

Onun son mahpusiyeti ve sürgün cezası bittiği zaman, açlıktan kaçıp kız kardeşime sığındığım Avrupa’dan -O zaman İsviçre’de idim- ona yanıma gelmesi için ısrar ettim. Elli üç yılından elli yedi yılına kadar ettiğim müca­delelerden sonra ismimi Avrupa’da tanıtmıştım. Eserlerim çıkıyor, para ka­zanıyordum. Reşat da bu para ile yaşardı elbette.

Reşat, ona bu konuda yazdığım ilk mektuptan son mektuba kadar ba­na aynı cevabı verdi: “Ben ne yaptımsa yurdumu daha mutlu görmek için yaptım. Kabahatli değilim ki, utancımdan kaçar gibi memleketimden kaça­yım!” dedi, sonra da benim dönmem için ısrar etti.

Dönüşümde yine çalışmak imkânı bulamadığım için Reşat ikimizin ha­yatını kazanmak için ölesiyle çalışıyordu. İşinden yorgun döndüğü gece­lerde ise ya eskisi gibi okuyor, yahut değerli tercümeler yapıyordu. Ayrıca da Türkiye’deki tarım meseleleri üzerine bir eser hazırlıyordu.

Reşat öleli bir sene oldu, onun ölümünün birinci yıl dönümünde onun mezarını ziyarete giderken içim neden böyle ümit dolu? Biz bütün haya­tımızı bu ümide bağlayarak yaşadık da ondan.

Mutluluğa er veya geç kavrulabileceğine olan inancım sarsılmadı. Dünyanın esası mutluluktur. Buna erişilmesi için elbette acı çekmek la­zım. Böyle bir nimet kolay kazanılabilir mi?

Bencil olmayan bir çifttik biz. Büyük mutluluğa kavuşmak için onun kahraman hayatının ve benim küçücük hayatımın bir katkıda bulunduğu kanısındayım.

Ve işte 12 Ağustos günü kocamın mezarına yaşlı bir dul kadın gibi de­ğil, içi ümitle pırıl pırıl, istikbale güvenen genç bir gelin gibi başım yüksek, gözlerim kuru gidiyorum.


[1] Aydınlık, Sosyalist Dergi, sayı: 10, Ağustos 1969, sayfa 289-290.