Nezihe Muhiddin’in Tefrikalarda Kalan Romanı: Ah, Şu Hayat!

Yağmur Yıldırımay

Türkiye’de feminizmin önemli isimlerinden Nezihe Muhiddin, toplumsal cinsiyet hiyerarşisi içinde yazdıklarıyla, duruşuyla önemli bir hak savunucusudur. 1889 yılında doğan ve toplumsal anlamdaki çalışmalarına II. Meşrutiyet döneminde başlayan Nezihe Muhiddin, “siyasal stratejist bir feminist, bir mefkûreci, iyi bir hatip, karizmatik bir kişilik ve bir yazar”dır . “Harici hayata atılmak ve bir erkek gibi çalışmak” isteğiyle çalışma hayatına giren yazar, çeşitli okullarda görev almış, 1911 yılında da ilk romanı Şebab-ı Tebah’ı yayımlamıştır. 1925 yılından sonraki süreçte dönemin iktidarı tarafından “susturulan” Muhiddin, 1930’lardan sonra sadece edebi eserleriyle sesini duyurabilmiştir (Zihnioğlu, 2019).

Nezihe Muhiddin, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, önce “Osmanlı-Türk kadını”, daha sonra “Türk kadını” kimliği oluşturmak ister. İttihatçıların Balkan Savaşı sonrası (1912) “Anadolu” insanına yönelmesiyle Muhiddin de “Anadolu kadını”na yönelerek milliyetçi ideoloji ile “kadınlık mefkûresi”ni bağdaştırır, milliyetçi söylem ve ulus yaratma sürecine kadınların da katılımını sağlamak ister. 1912-1923 yılları arasında, Yeni Osmanlıların “vatanperver milliyetçiliğini” benimseyen Muhiddin, bu söylemin dışına çıkmadan kadın haklarını savunur. Ona göre kadın, Avrupa kültüründen, ilminden yararlanmalı ve bunu yaparken milli ahlakından ödün vermemelidir.

Yaprak Zihnioğlu, Nezihe Muhiddin’in ulusçu Türkçülüğü içinde yer alan kadın hakları söylemlerinin Mustafa Kemal’inkinden farklı olduğunu söyler: Kemalist söylem kadın meselesini modernleşme sürecine bir katkı, “araç” olarak görürken Muhiddin, kadın tarafından konuşarak kadın haklarını savunur. Ayrıca her ne kadar İstibdat döneminde kesintiye uğramış olsa da kadın tarihinin temelini, Tanzimat’tan itibaren süregelen aydınlanma hareketine dayandırması da Kemalist söylemden ayrıldığı noktadır. Nitekim kendisinin üzerinde de Leyla Hanım, Makbule Leman, Fatma Aliye, Emine Semiye gibi Tanzimat dönemi yazarlarının, özellikle kızların eğitimi üzerine söylediklerinin etkisi büyüktür.

Nezihe Muhiddin, 69 yıllık hayatı boyunca II. Abdülhamit yönetimini, Balkan Savaşlarını, I. ve II. Dünya Savaşlarını, Milli Mücadele’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gören bir isimdir. Bu sebeple her dönemin sosyal ve siyasi hayatı onun üzerinde etkili olmuş ve mücadelesini siyasi gelişmelerden ayırmadan sürdürmüştür. Tanzimat döneminde kadınlara yönelik süreli yayınların çıkması, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle hürriyet havasının ülkeye yayılması ve kadın sorunlarının tartışılmaya başlanması kadınlara yeni bir alan yaratmıştır. Zira Nezihe Muhiddin de yazılarıyla kadının her alanda aktif olması gerektiğini vurgulamıştır.

1938 yılında Son Posta’da 60 sayı tefrika edilen Ah, Şu Hayat! İstibdat devri hayatının, siyasi keşmekeşlerinin atmosferinde kadınların ve çocukların sosyal hayatta ne gibi zorluklar yaşadıklarını, nasıl karakterlere büründüklerini gösterir. Romanı, başkarakter Münir’in hayatı merkezinde iki farklı koldan okumak mümkündür: İstibdat devrinin zulmünden kurtulmaya çalışanların faaliyetleri -ki bu faaliyetlerde Münir kof bir yenilikçi(!)dir- ve kadına biçilen görevler, toplumsal normlar.

İki bölümden oluşan romanın ilk bölümü, Münir’in nasıl bir çocukluk geçirdiğine, kişiliğini oluşturmaya çalışırken nelerle karşılaştığına odaklanır. Bölüm, bir ölüm sahnesiyle başlar; Münir’in annesi Naciye ölmüştür. Henüz on aylık olan Münir, komşusu Mürvet tarafından beslenir; çünkü “zavallı taze” Mürvet’in bebeği yeni ölmüştür ve sütü hâlâ memesindedir.

Bu duruma Mürvet’in annesi Acar Fatma sevinir, çünkü zamanında kızını “yamayamadığı” Murtaza Efendi -Münir’in babası- yalnız kalmıştır, çocuğa da bakamaz. Bu, dul kalmış kızı için hayırlı bir durumdur ki durum cenazeye gelenlerin de dikkatinden kaçmaz: “Mürvet’e dikkat ediyor musun? Karının ağzı faraş gibi açılmış, sevincinden kulaklarına varıyor.” Dul kalmak, parasız, barınaksız kalmak olduğundan bu toplumun kadınları için erkek bir korunma alanıdır. Dulların iş bulabilmesi, geçimlerini sağlayabilmesi için derneklerde görev alan Nezihe Muhiddin, Acar Fatma ve Mürvet üzerinden aksak olan bu normu eleştirir.

Romanda Murtaza Efendi ile Naciye’nin evlilikleri olanca sevgi ve mütevazı bir yaşam içinde anlatılır. Münir’in doğmasıyla mutlulukları git gide artan çifte hasetle bakan kişi Acar Fatma’dır. Yan yana oturdukları evin bahçesinden açtığı delikle sürekli aileyi izleyen Acar Fatma’nın içi Naciye’ye karşı hırsla doludur. Öyle ki yaptırdığı büyüler, okuttuğu “çevirgil duaları” bu sevgiyi yok edemez. Hakkında dedikodular çıkararak başarılı olacağını düşünür, yine olamaz. Çıkardığı dedikoduların kadının “namusu”, “kadınlığı” üzerinden şekillenmesi önemlidir: Naciye’nin kısır olduğunu, bir erkek evlat veremediğini (çünkü erkek evlat, cemiyetin devamı için önemli olduğundan kadının asli görevidir), başka erkeklerle görüştüğünü söyleyerek kadını toplumsal normların içinde sıkıştırır. Bunları yapmasının altındaki nedense, kendini, gençliğinden itibaren erkeklere beğendirememesidir: “Hâlbuki Fatma hayatında erkek iltifatı görmemiş kadınlardan biriydi. İçinde gençliğe, güzelliğe, sevişenlere karşı yanan o korkunç yangını tutuşturan hep bu hasretti. Erkekler ondan yalnız korkmuşlardı.” Muhiddin, Acar Fatma ile kadına biçilen güzel olma şartının eleştirisini yapar gibidir; bu arzunun doyurulamaması bireyin ruhunda kötülüklere yol açmıştır.

Nezihe Muhiddin, Acar Fatma’ya bunları yaptırırken cehaletin aslında neleri doğurduğunu da gösterir. Acar Fatma istedikleri olsun diye sürekli “manevi âlem”den medet umar. Bir gün “Tezveren Dede’nin sandukasına kuşak koyarak kızının beline” sarar, başka gün “Merkezefendi’nin kuyusuna çakıl taşı” atar. Yine romanın ilerleyen bölümlerinde Münir’in başına gelenlerin, annesinin bahçedeki çukurlara abdestini yapmasından kaynaklandığını (hâlbuki çocuğu döverler), çocuğun iyileşmesi için hocalara götürülmesi gerektiğini söyler. Nezihe Muhiddin, fennin topunun tüfeğinin; cehaletin ise yiyip kemiren bâtıl inançlarının, hurafelerinin olduğunu, bunların da “kan akıtmadan halkı tahrip ve helak ettiğini” söyler (Özkay, 2017). Romanın anlatıldığı dönemde de kadınların eğitim görmesi hoş karşılanmaz, dışarıda olmaları ayıplanır ama artık yazara göre kadın, ilim irfan sahibi olmalıdır. Bu, dünyaya doğru bakışın olmazsa olmazıdır. Aksi bir durum, ortaya Acar Fatma’ları çıkarabilir ki çıkarmaktadır da.

Murtaza Efendi, Acar Fatma’ların olduğu yerde, tam da onların istediği bir erkektir: “Kadını şımartmaktan çekinirdi! Onun için bir defa olsun onun pek sevdiği ve beğendiği güzelliğini övecek bir kelime bile” söylemez. “Eve döndüğü zaman karşısında güler yüzlü, sesi sedası çıkmayan uysal bir kadın” ister. Ev işleriyle ya da çocuk bakımıyla pek ilgisi olmaz. Keza, Naciye’nin öldüğü günün akşamı eve gelen Acar Fatma da “erkek kısmı çocuk bakmasını ne bilir” diyerek, toplumun erkeğe biçtiği rolü dile getirir. Murtaza da bu cümleden cesaretle imama gidip “yaşı geçkin, eteği belinde, sütü bol bir kadıncağız” bulmasını ister. Bu sırada Mürvet, Münir’i emzirmek için eve gidip gelir ama bu sefer de başka bir sorun çıkar: Evde bir namahrem vardır, üstelik mahalle Mürvet’in iffeti konusunda konuşmaya başlamıştır bile. Böyle olunca “duvak düşkünü taze” Mürvet ile Murtaza, “bir yüz görümlüğü bile verilmeden, besbedava” evlenirler.      

Nezihe Muhiddin, çocukların -fiziksel ve psikolojik- bakımsızlığından yakınan biridir. Cehaletin, yaşanılan toplumun kötülüğünün, ahlaken yozlaşmanın bir çocuğun tüm hayatını etkilediğini düşünür. Romandaki Münir de cehalete, kötülüğe, “ailesizliğe” kurban gitmiş bir çocuktur. 10 aylıkken öksüz kalan Münir, Mürvet ile Acar Fatma elinde hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kalır. Yediği dayaklarla vücudunda kalıcı hasarlar oluşur, her sabah komşu kümeslerden yumurta çaldırılır. Bir gün, gördüğü şiddetin aynısını, kardeşi Bekir’e uygular; âdeta intikam hazzıyla, Acar Fatma’nın kendisini dövdüğü maşayla Bekir’in gözlerini oyar ve henüz on beş yaşındayken katil olur.

Romanın komik ama bir o kadar da üzücü yanı, Münir’in bir derviş “oldurulması”dır. Kardeşini öldürdükten sonra bir dergâha sığınan Münir, birtakım tesadüflerle ermiş ilan edilir ve halk, etrafında dört döner. İlk başlarda durum hoşuna gitse de zamanla Münir bu durumdan sıkılır ve Galata âlemlerine girer, sefil bir serseri gibi köprü altlarında yaşamaya başlar. Bu günler sürüp giderken bir gün padişah tarafından uyku bozukluklarını düzeltebilmesi için saraya çağırılır. Sarayda kendisine göz kulak olan kişi Cevher’dir. Cevher, Avrupa’ya “kapağı atabilmek” için Münir’i kandırır; padişahın dolabından planlarını çaldırır ve birlikte Paris’e kaçarlar.

Nezihe Muhiddin, “hürriyetperver” bir kadındır. Çocukluğu II. Abdülhamit’in yönetimine denk gelen Muhiddin’in o dönem genç bir kadın olan ve “ilk mürebbim” diye andığı dayısının kızı Nakiye Hanım da “hürriyet âşığı ve zulm ve istibdata karşı ihtilalci” biridir. Hal böyle olunca Nezihe Muhiddin’in de düşünceleri bu doğrultuda şekillenmiştir. Keza 1912 yılında “Darülfünun Konferans Salonunda Kadınlarımızın İctimaları” toplantısında, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunun bağımsızlıkta, çalışmakta, üretmekte olduğunu söyler (Zihnioğlu, 2019). Ah, Şu Hayat!’ta da bu yolda ilerleyen bir grup gence değinir. Cevher ile Münir, bu yoldan “sapanlar”dır.

Münir, padişahın dolabından istenilen planları aldıktan sonra Cevher ile Paris’e doğru yol alır. Bu “iki hürriyet fedaisi”(!), “vatanlarının zulümden kurtarılması için hayatlarını hiçe sayarak sığındıkları sefarethaneden, içinde meçhul bir seyahate yollandıkları” vapurla Avrupa’ya giderler. Cevher, yolda Münir’i terk eder ve elindeki paralarla kaçar. Münir ise Paris’e gidip âdeta bir “fedai karikatürü” olur çünkü onun için Avrupa, hürriyet demek, daha çok kadınla beraber olmak, daha çok işret âlemi demektir. Hâlbuki Avrupa’da “henüz harbiye ve tıbbiye mekteplerini bitirmeden, sevgili yurtlarına musallat olan hain ve gençlik düşmanı kızıl bir hükümdarın seyyie ve işkencesinden kaçarak el diyarında yurt hasreti çeken genç Türk zabitleri” vardır. Yeni bir rejimin temsilcileri olan bu gençler, “sevimli bir şaka kelimesi için aylarca zindanlarda çürüten, en mahrem bucaklarına kadar gizli ve siyah bir pençe dolaştıran, kitap okutmayan, arkadaş topluluklarına meydan vermeyen iğrenç idarenin karanlığından kaçarak yabancı bir diyarın mütevazı bir köşesinde sevgili memleketlerinin kurtuluşu için çalışan” insanlardır. Ama ne Münir ne de Cevher bunlardandır. Yazar, Münir ve Cevher ile amaçsız, ortak bir fikir etrafında birleşemeyen “çapulcu zümre”nin tasavvurunu yapar.

Romanın ikinci bölümünde Münir, sadece kokain çekip kadınlarla birlikte olduğu Paris yaşantısının sonunda ülkeye döner, burada “Frenkleşen azaların” açtığı kulüpte görev alır. “Yıllardan beri, Paris’te Frenkleşen azaların kulüp, tekke zihniyetinin çemberinden hâlâ kendilerini kurtaramayanların da ‘cemiyet-i muhtereme ve ihvan’ dedikleri siyasi mahfillerin en ileri müdavimlerinden” biri olur.

Bu bölümde İstanbul halkı savaş sonrası felaketler içinde kıvranmaktadır; bir taraf sefahat içinde yaşarken diğer taraf tamamen sefildir. “Bir tarafta en debdebeli ziyafet sofraları kurulurken öbür tarafta bir avuç şekerin hasretiyle can veren çocuklar vardı[r]!”

Celile de bunlardan biridir. Darülfünun’un edebiyat şubesinde okuyan, hoca olup “mesut bir devrin temelini” kurmak isteyen bir genç kızdır. Hasta annesi ve halası için Kulüp’e giderek Münir’den yardım ister ama bu yardım başına bela olur. Çünkü “artık gözle görünür bir mevkileri olmadığı halde mühim mevki sahibi insanların etrafında dolaştığı, muayyen ve bilinir bir gelirleri olmadığı halde yaşayışlarının lüks ve israfı peri masalları gibi göz kamaştıran esrarlı zamane adamları vardır; işte Münir onlardandı”r. Kıza da sadece güzelliği, ona sahip olmak istediği için yardım eder. Fakat kız nişanlıdır; nişanlısı Siret, Hakkın Sözü gazetesinde başmuharrirdir. O da para kazanamaz ama yurdun sürüklendiği faciadan kurtulması için canla başla çalışır.

Siret ile Celile’nin ilişkisi, Nezihe Muhiddin’in kadının çalışma hayatındaki yerini göstermesi ve buna eleştirisi niteliğindedir. Muhiddin, kadının çalışmasına karşı olan zihniyetin ortadan kalkması için mücadele vermiş, kadınların kamuya tam anlamıyla girebilmesi için meslek sahibi olmaları gerektiğini savunmuştur. Ona göre bu adım, memleketin gelişmesi için de önemlidir (Zihnioğlu, 2019).  Bu doğrultuda Siret, Muhiddin’in eleştiri oklarını döndürdüğü erkeklerdendir; bir türlü Celile’nin çalışmasına izin vermez. Celile, “Kadınları daha ne kadar kanarya gibi kafeslerde saklayacaksınız?” dese de olumlu bir karşılık alamaz. Aksine Siret, sözde sevimli bir tavırla şunları der: “Seni yaramaz feminist seni! Başıma işler açacağa benziyorsun, ihtiyaç ne kadar büyük ve üstün olursa olsun kadın eli de dışarıdaki işleri başarmakta ne kadar maharetli olursa olsun gene eşini seven erkek kadınını evinde görmek isteyecektir.

Siret böyle davranınca Celile, Münir’in kendisine iş bulma konusundaki yardımından söz etmez. Siret’i üzmek istemez ama bir yandan çalışmak da ister. Bu satırlarda kadının akıl ve duygu arasındaki gidiş gelişlerini ve romanın sonunda bir tercih yaptığını okuruz. Celile, kıskançlık krizine giren, kendisini terk eden Siret’i haklı bulur ve “memleketin temiz evladına” kendini affettirmek için uğraşır. Münir bu sürede Celile’nin kendisini kışkırttığını, ona umut verdiğini söyleyerek Siret ile ayrılması için elinden geleni yapar. Siret’i hapse attırır. Celile, Siret’i kurtarmak için Münir ile olmayı kabul eder ve Siret hapisten çıkarılır. Münir artık mutludur, Celile artık “onundur”. Bu sefer de Siret, Celile’yi Münir’in elinden kurtarmak için mücadele eder, nihayetinde canından olur, Celile de Münir’in elleri arasında son nefesini verir.

Ah, Şu Hayat! dejenere olmuş Münir’in odağında, dönemin sosyal ve siyasi portrelerinin tasavvuru gibidir. Her bir portre, başka bir soruna, başka bir eleştiriye kapı açar. Sevgisiz, şiddetle büyüyen çocuğun şiddet bağımlısı, çıkar peşinde koşan duygusuz bir insan olması tesadüf değildir. Ki bu çocuk ileride “hürriyet”i sadece kendine yararı olacak konular etrafında okur. Okumaları gereksiz görülen kadınların bâtıl inançlara kucak açması, erkekten medet umması ataerkil sistemin sorunsuz işleyen bir parçasıdır. Kadının çalışması, dışarıda başka erkekleri kışkırtabileceği, evdeki işlerini aksatabileceği için ayıplanacak bir durumdur. Nezihe Muhiddin’in bu romanı da dönemin kadınlarına ışık tutacak metinler arasında yerini alır.  

KAYNAKLAR

Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap – Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019.

Nesli Özkay, “Nezihe Muhiddin ve Türk Kadın Yolu Dergisi”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2017.