Peride Celal’in Yazar Karakterleri

Serdar Soydan

Peride Celal’in 1944 yılında kaleme aldığı Aşkın Doğuşu’ndan itibaren pek çok romanında yazar karakterleri vardır. Aşkın Doğuşu’nda, Dar Yol’da, Sahildeki Ceset’te, Rüyalar Evi’nde, Üç Kadının Romanı’nda, Dişi’de, Güz Şarkısı’nda, Kurtlar’da… Az buz değil, eserlerinin yarısından fazlasında mesleği yazmak olan yahut yazarlığa gönül vermiş karakterler yoluyla edebiyatı, yazmayı tartışır durur. Bu yazarların ekserisi yazdıklarını eleştirir, yazmadıklarının, yazamadıklarının hayalini kurar, acısını duyarlar. Hepsi bir kimlik arayışında gibidir. Kendilerini, yazar olarak durdukları yeri irdelerler.

Aşkın Doğuşu romanındaki Sadık Ziya şöyle demektedir:

“On sene evvel ne parlak projelerim vardı. Ne güzel seyahat tasavvurları… Bütün Anadolu’yu baştanbaşa dolaşmak. Yalnız dolaşmak mı? Uzun zaman kalmak, köylünün arasına yerleşmek, dağların saf havası içinde tasasız sakin yaşamak, onların hayatlarını yakından tetkik etmek ve bir kitap yazmak istiyordum. Ama hayat bizden çok kuvvetli, bir çöp gibi cereyanında sürüklenmekten başka bir şey yaptığımız yok. Nereye isterse oraya götürüyor.”

Dar Yol’daki yazar, Sedat Kemal, yalnız aşkı anlatmasını bilen, edebiyata ancak cin­siyet kapısından girebilen bir muharrirdir.

“Romanlarındaki inşa nok­sanlığı, kahramanlarını zaman zaman birer gülünç kukla gibi sahte, zaman zaman da içimize en yakın bir şekilde ateş ve ihtiras dolu canlı tipler hâlinde yaşatmasındaki hikmeti ve tenkitlerinin, makalelerinin o güzel üslup içindeki kuruluğunu, bunda aramak lazım gelir. Onun eser­lerinde, kendisinin de kitaplarından birinde dediği gibi: Aşk olmayan yerde her şey ölüdür.”

Sene 1949’dur. Acımasızca eleştirmektedir yazarı anlatıcı. Yazar Sedat Kemal kalbinden rahatsızdır. Huzur bulmak için sayfiyede bir köşk kiralamış ancak burada cinselliğini yeni yeni duyumsayan Cenan’dan etkilenmiş, son bir roman olarak bu delikanlı genç kızın arzularını, hayallerini yazmayı kurmaktadır. Ancak “pembe romanlar yazarı” Sedat Kemal tasarladığı bu romanı yazamadan Dar Yol’un sonunda ölür, yazar tarafından öldürülür.

Yine 1949’da tefrika edilen Sahildeki Ceset’te ünlü polisiye roman yazarı Mehmet Saip bu defa kendisini bir cinayetin ortasında buluverir. İlk anda paniklemiştir. Aşağıdaki pasaj Mehmet Saip’in kendini teskin etmeye çalışan iç sesidir.

“Sükûnet, sükûnet Mehmet Saip… Senin gibi yüzlerce cinai roman yazmış, bin bir cinayetler, fesatlar kurmuş hazırlamış, ha­yatını, hatta küçük servetini bu hünerine borçlu meşhur bir mu­harrir böyle şaşırmaz, heyecanlanmaz. Evet, hayatında bu içi­ne karıştığın ilk gerçek cinayet… Evet, bu seferkinin uydurma, ha­yal tarafı yok, anladık ama se­nin gene de şaşırmaman, el aleme, yazdığın şeylerle hiçbir alakası olmayan o yumuşak, ür­kek ruhunu göstermemen lazım. Münevver ne diyordu? “Sizi tanımayan okuyucularınız kim bilir nasıl girgin, canlı, her işin altından çıkan müthiş bir adam zannederler, eğer bana da daha evvelden sizin polis ro­manları yazan meşhur muhar­rir Mehmet Saip olduğunuzu söylememiş olsalardı kendi hâ­linde, ürkek, sade, küçük bir memur olduğunuza yemin eder­dim.” Genç kadının bu sözlerine kızmış, içerlemiştin inkâr etme. İşte şimdi ona bunun aksini göstermen, hiçbir şeyden çekin­mediğini, korkmadığını, en müthiş cinayetleri bile hiç sayan, tam yazdığın romanlara layık kuvvetli, pervasız bir adam olduğunu göstermelisin.”

1951’de tefrika edilen ve ne yazık ki Sahildeki Ceset gibi henüz kitap hâlinde yayınlanmayan Rüyalar Evi’nde hayati bir karar vermek için metruk, hatta perili olduğu söylenen bir eve gidip inzivaya çekilen Jale, bir roman hazırlayan Hasan’la tanışır.

Hasan da Sadık Ziya gibi Anadolu’yu anlatmak istiyordur başlangıçta.

“Elâzığ taraflarında çok bulundum ben. Kürt aşiretlerini iyi tanırım. ‘Mazgird Beyi’ isminde bir hikâye düşünüyordum. Aşiretlerin hayatına, örf ve âdetlerine dair elimde çok malzeme var. Yüz de yüz yerli bir roman yazacaktım.”

“Peki, neden vazgeçtiniz?”

“Buraya geldikten sonra vazgeçtim. Teyze çok konuşuyordu. Durmadan perili evden, mahalle­den, Zehra kızdan bahsede bahse­de başımı döndürdü galiba. Zehra kız fena hâlde kafama girdi. Peri padişahının definesini arayan, peri padişahının oğluna âşık olan ce­sur, muhteris bir mahlûk! Le Grand Meaulnes’u[1] okuduğum zamanki hâle düştüm, büyülendim desem yeridir. Hem sonra ilk tec­rübe için daha zevk ve hevesle ça­lışabileceğim bir mevzu. Güç, fa­kat ağır değil anlatabiliyor mu­yum? Biliyorum hiçbir zaman bir Alain-Fournier olamam ama, bu­nu yazmaktan zevk duyacağım. Bana heyecan veriyor, beni garip bir şekilde oyalıyor.”

“Daha yazmaya başlamadınız demek?”

“Hayır, başlamadım. Birkaç haftadır notlar alıyorum. Teyzenin hikâyelerini topluyorum. Aklıma ve defterlerime iyice istifliyorum. Sizin bahçede dolaşıyor, kuyu ba­şında oturup tembelleniyorum. Gü­ya perili evin havasına girmeye çalışıyorum.”

Hasan’ın romanını nasıl kurduğuna tüm metin boyunca şahit olur Jale. Böylece gerçeği ve güzeli arayan bir romancıyı adım izleriz biz de.

“Demek romancılar böyle,” der Jale. “Karışık bir yumağın ucunu bulu­yorlar, ondan sonra ilmik kendin­den sökülüyor.”

1953 yılında yazılan Üç Kadının Romanı’ndaki Fatma, piyasa işi ağlatıcı, dokunaklı romanlardan gerçekçi, insanı tüm gerçekliğiyle ele almaya çalışan eserlere geçişi simgelemektedir Peride Celal’e göre. Yazar miladını bu eserle tanımlar pek çok yerde, ki Celal gibi yazar olan Fatma karakteri de romanın sayfaları arasında benzer bir mücadele verir. Şair Arif Hikmet karakteri, Fatma’yı toplumcu gerçekçi bir çizgide yazması konusunda yüreklendirir. Onu, kabuğunu kırıp çıkması için yüreklendirirken, gerçek kavgaları, ekmek kavgasını yazmaya yönlendirmeye çalışır. 

Güz Şarkısı’nda Salih Kırtay ünlü bir oyun yazarıdır. Ve oyun yazarlığı şöyle anlatılır.

“İlk oyunlarında sağlam, başkaldırıcı gerçek kişiler vermişti Türk sahnesine. Sonraları bir garip değişme oldu onda. Karamsar, güçsüz insancıklar doldurdu oyunlarını. Ülke, kentinden köyüne kadar, bir boydan bir boya dertler, baskılar altında bunalırken o başka bir bunalımdan, kendi bunalımından konuşmaya koyuldu. Sevdayı, ölümü, insan çelişmelerini, karanlık iç duyguları ön tutan güzel tiratlar dinledik oyunlarında.”

Sahir Kırtay’sa yazarlık ideolojisini şöyle açıklar.

“Benim ideolojim, sanat, insanlık, sevgi ve acımayı içine alan düşsel bir ideal belki de. İnsanları sevmek, katılaşmış, modası geçmiş düşüncelerin, şunun bunun yanında değil, kendi yolunda yürümek, sanat çabasından başka çabalara karışmamak.”

Otobiyografik bir roman olan Kurtlar’da da ana karakter yazardır. Peride Celal kendisini ve kariyerini kurmaca düzlemde yeniden var etmiştir. Metnin odağında yer alan PEMBE ROMAN YAZARI bir türlü sanatsal romana geçiş yapamaz.

1990 yılında yayınlanan Kurtlar’dan bir yıl önce verdiği röportajda “Popüler yazarlık benim için hep handikap oldu… Bir yazar için, bir romancı için, onun yazarlığına dokunan ve onun yolunu kesen bir şey popüler romanlar… Durmadan popüler romancı… Pembe romancı diyorlar mesela… Bütün bunlar romancılığımı etkilemiştir,” der Peride Celal. Sanatsal romanla arasındaki engel, handikap popüler romancı geçmişidir ona göre.  

İşte tüm bu ‘yazar’ karakterler de bu içsel çatışmadan, bu geçmişiyle hesaplaşmadan doğmuştur sanırım. Yazarlığını kritik etme, konumlama ve tanımlamaya çalışmadan.

*

Peride Celal kariyerine para için, durmadan, dinlenmeden tefrika romanlar, öyküler yazan biri olarak başlıyor. 1916 doğumlu Peride Celal. 1935’te, yani o 19 yaşındayken yayınlanıyor ilk öyküsü. Ve 1935-44 yılları arasında, dokuz yıllık süreçte, dokuz roman, üç yüzün üzerinde öykü yazıyor. Mahmut Yesari ya da İskender Fahrettin Sertelli gibi tefrika makineleriyle karşılaştırıldığında bile dişe dokunur bir rakam bu. 

Peride Celal bu dokuz yıllık süreci sıkça dile getiriyor yukarıdaki röportajında olduğu gibi. Ama nasıl dile getiriyor? Utanarak, pişmanlıkla, hakir görerek yazdıklarını. Oysa piyasada kendisini var edebilmesini, Cumhuriyet, Son Posta, İkdam ve Tan gibi dönemin en önemli ve çok satan gazetelerinde romanlarına ve hikâyelerine yer bulabilmesini bir başarı öyküsü olarak anlatmayı da seçebilirdi. Ama seçmiyor. Onun seçtiği şey, altmış altı yıllık yekpare yazarlık kariyerini parçalara ayırmak, didik didik etmek.

Peride Celal kendisini ve yazdıklarını fazlaca kritik eden biri gibi geliyor bana. Tatminsiz bir ruh. Her sanatkârın sahip olması gereken bir özellik belki de. Kendisini kritik ederek, hep daha iyinin, daha gelişmiş olanın izini sürmek. Azap içinde, yazdıklarını yırtıp atmak isteyerek. Yine bu yüzden ilk dönem romanlarını bir daha bastırmıyor mesela.

Ancak tuhaf, röportajlarında bu bir daha bastırtmadığı ilk dönem romanlarından bahsederken birden o dönemin diğer romancılarıyla kendisini mukayese etmeye girişiyor. Aslında aralarında bir fark olduğunu, bunu kendisi söylemek istemese, o insanlara saygı duysa bile, popüler romanlar yazdığı dönemde de daha gerçekçi, yetkin eserler kaleme aldığını vurguluyor.

“Tabii bunları ancak sonra, edebiyat tarihçileri söyleyecek… Şimdiden bazı şeyler söylüyorlar ama… Sonradan bu anlaşılacak, onlarla beraber miydim, yoksa farklı mıydım? Onların hiçbirini tanımadım ve onlarla hiçbir bağlantım olmadı. Kitaplarının birkaçını okudum yalnızca.”

Bu alıntı, Peride Celal’i de Türk Edebiyatının pek çok ismini de anlamamızı sağlayacak önemli ipuçları içeriyor.

Öncelikle popüler roman, edebi roman ayrımına değinmek gerek. Bazı yazarlar ve eserleri önemsenir, edebiyat tarihçileri onları bahse değer görürken bazı isimler tefrika roman yazarı, popüler romancı olarak kalmıştır. Oysa gazetelerin ve dergilerin tiraj elde etmek için roman ve öykü yayınladığı dönemde aşağı yukarı tüm yazarlar, eserlerini tefrika ettirmiştir. Peki, fark nedir? Nerededir?

Tabii ki aralarında hiçbir fark yoktur demeyeceğim. Gazetelerde tefrika olarak kalmış romanların bazılarıyla bugün baskı üzerine baskı yapan eserin bazıları arasında mutlaka niteliksel farklar vardır. Ancak bu değer biçme her zaman hakkanî bir şekilde mi yapılmıştır? Hiç sanmıyorum.

Sabahattin Ali’yi düşünün. Döneminde gördüğü ilgiyi ve şimdiki popülaritesini. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nahid Sırrı Örik, Suat Derviş gibi pek çok isim yaşadığı yıllarda eleştirmenler tarafından görmezden gelinmiş, yazdıklarını kitap hâlinde yayınlatmakta, hatta bazen tefrika ettirmekte bile zorlanmışlardır. Kıymetleri bilinmemiştir.

Peride Celal de bu kıymet bilmeme, yok sayılma, görmezden gelinmeden şikâyet eder durur. Ancak yok sayılmasından bahsederken bile kendisini aynı dönemde eser vermiş bazı yazarlarla karşılaştırıp onlardan farklı bir yerde durduğunu söylemekten de çekinmez. Oysa çok değil iki cümle sonra, hiçbirini tanımadığını, kitaplarının da sadece birkaçını okuduğunu itiraf eder.

Yani kendisine yapılanı yapar. İyi bilmediği, satır satır okumadığı bir külliyat hakkında peşin hüküm verir. İsim vermese bile tahmin ediyoruz ki Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Mükerrem Kamil, Esat Mahmut ve Burhan Cahit gibi yine popüler romancı olarak yaftalanmış, peşin bir hükümle edebi değerleri ve edebiyat tarihindeki yerleri saptanmış insanlardan bahsetmektedir.

Belki onlar da kendisi kadar mükemmeliyetçi, tatminsiz, hep daha iyiyi, güzeli arayan yazarlardı. Kerime Nadir’in bazı romanlarının başına özel olarak ‘Edebi Roman’ diye yazdırması, eserinin edebiliğinin altını çizmesi de Peride Celal gibi kompleksli hâle getirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Peride Celal kendisinin de tekrarladığı, sürdürdüğü bu peşin hükümlülük yüzünden kalemine küstürülmüştür. Yani tamam, kendisini geliştirdikçe eski verimlerini yetersiz bulmuş, beğenmemeye başlamıştır ama bir oranda da bu yok sayılma ve hakir görülmelerle yazarlığını problematize eder, kendisini ve kalem emeğini fazlasıyla didikler hâle gelmiştir.

Bu yüzden de sanırım, romanlarına yazar karakterler koymuş, onlar üzerinden düşünmüş, onlar üzerinden tartışmış, sesini aramak, bulmak, duyurmak istemiştir. Peride Celal’in yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım, yıllara ve romanlara yayılan yazar karakterleri çok güzel bir çalışma ve düşünme konusu.


[1] Alain-Fournier’nin meşhur romanı. Nurullah Ataç tarafından, 1944 yılında, Adsız Köşk ismi altında dilimize çevrilmiştir.