Peride Celal’in Dişi’si

Serdar Soydan

Eskiden bazı kitapların iç ya da arka kapaklarında, bazen de eser nihayete erdikten sonra, ayrı bir sayfada ‘yakında çıkacaklar’ başlığı altında yazarların müstakbel eserleri listelenirmiş. Bir pazarlama taktiği, ilgiyi ve merakı diri tutmak, aynı zamanda talep gören yazarın sonraki eserlerinin de aynı yayıncı tarafından basılacağını müjdelemek için yapılmış olmalı bu.

Nahid Sırrı’nın ekserisini kendi parasıyla bastırdığı kitaplarında yer alan ‘yakında çıkacaklar’ listelerinde tam on altı eser müjdelenir. Yine bu sitedeki bir yazımda bahsetmiştim, ne yazık ki bu on altı eserden sadece biri okuyucuyla buluşabilir.

Yani yakında çıkacaklar listeleri bazen insana hüzün verir.

Peride Celal’in 1958 yılının nisan ayından Tan Matbaası tarafından dizilip basılan Kırkıncı Oda adlı romanının son sayfası bu. Kırkıncı Oda, Peride Celal külliyatının gölgede kalmış romanlarından biri. 1957’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten kısa bir süre sonra kitap olarak da okuyucuya sunulmuş.

Romanın hemen ardından, okuyucu kitabın arka kapağını kapatmadan, yakında çıkacağı müjdelenen bu dört romansa hiçbir zaman kitaplaşmamış. Oysa dördü de Kırkıncı Oda’dan önce tefrika edilmiş.

Bu liste şu açıdan önemli:

1958 yılı Peride Celal’in edebi miladı olarak gördüğü Üç Kadının Romanı’nın çıkmasından sonradır. Üç Kadın, 1954 yılında okuyucuyla buluşmuştur. Peride Celal bu tarihten sonrasını yeniden başladığı, kendisini tatmin eden eserler kaleme aldığı dönem olarak tanımlamaktadır.

Hatta 1954 yılı öncesinde yazdığı, pek çoğu kitaplaşmış, hatta bazıları birkaç baskı yapmış romanlarını da bir süre sonra reddeder. Bu eserlerin yeniden basılmalarına, okuyucuya, edebi kamuya hatırlatılmalarına bile izin vermez.

Ancak demek 1958’de bu kadar kati bir kararı henüz vermemiş yahut kararını gözden geçirmiş olmalı. Zira yıllar sonra, 1996’da, biraz da Selim İleri’nin ısrar ve ikna edişiyle yine bu dönemden bir eserini, Dar Yol’u gözden geçirecek ve yeniden basılmasına izin verecek.[1]

Listenin öneminden kısaca bahsettikten sonra listede adı geçen eserlere değinecek olursak…

Eserler tefrika tarihlerine göre yukarından aşağıya dizilmiş. Sahildeki Ceset 1949’da, daha sonra Milliyet adını alacak Ali Naci Karacan’ın Tan gazetesinde, Karanlık Oda 1950’de Cumhuriyet’te, Rüyalar Evi ertesi sene aynı gazetede ve Dişi 1955’te Milliyet’te tefrika edilmiş. Yani üçü Dar Yol ile Üç Kadın arasında kaleme alınmış, Dişi’yse edebi miladım dediği eserden bir sene sonra.

*

Peride Celal’in bu dört romanından ikisinin künyeleri ilk olarak 1996’da, Oğlak Yayınları tarafından basılan, Selim İleri’nin hazırladığı Peride Celal’e Armağan adlı hediye kitapta yer almıştı; bu kitap içinde yer alan, Raşit Çavaş ve Tunay Aydın’ın hazırladığı “Peride Celal Bibliyografyası İçin Bir Deneme” adlı çalışmada. Bu çalışma için ne kadar teşekkür etsek azdır. Peride Celal’den bilgi alarak arşive dalmış, üç yüzün üzerinde öyküsü ve roman tefrikalarını listelemiştir Çavaş ve Aydın.

Ancak Peride Celal Sahildeki Ceset ve Dişi romanlarının hangi gazetelerde ve ne zaman tefrika edildiğini hatırlayamamış olmalı. Zira bibliyografya denemesinde bu iki eserin isimlerinin yanında gazete adı yahut tarih aralığı yoktur.

Şükürler olsun, Peride Celal’in iki romanının da tefrikalarını buldum.

Sahildeki Ceset ve diğer iki romanı, Karanlık Oda ve Rüyalar Evi’ni başka bir yazıya bırakıp size Dişi’den bahsetmek istiyorum.

Yukarıda da söylediğim gibi Milliyet’te, 25 Eylül 1955-6 Ocak 1956 tarihleri arasında 100 tefrika olarak yayınlanmış bu roman. Peride Celal, diğer tefrika romanlarından farklı olarak bu romanından iki yerde bahsetmiş de.

Dişi’den ilk olarak Resimli Yirminci Asır dergisinde, Selma Yazoğlu’na verdiği röportajda bahsediyor. (sayı: 202, 28 Haziran 1956)

“Bundan önce Milliyet’te tef­rika edilmekte olan Dişi isimli romanınız birdenbire bir yerinde kesiliverdi? Neden, ne oldu?”

“Daha onu bitiremeden benden almışlardı, tam o sıralarda hasta oldum, bitiremedim, orada öylece kesmeye mecbur oldum, iyi bir şey olabilirdi, acayip bir gazetedeki hayatı anlatmak istiyordum, olmadı.”

Böylece Dişi’nin yarım bir roman, tam olarak bitirilememiş bir eser olduğunu anlıyoruz. Aslında bunu şöyle düzeltmek gerekiyor. Yazarın istediği gibi ele alamadığı, arzu ettiği şekilde bitiremediği bir roman. Zira gazetedeki tefrika finale doğru dört nala koşmaya başlasa da bitmiş, bir nihayete ermiştir.

Röportajın devamında Yazoğlu’nun “Hiç tiyatro denediniz mi?” sorusu üzerine Dişi’ye dair önemli bir bilgi daha veriyor Peride Celal.

“Ben, bu Dişi romanımı tiyat­ro olarak ele aldım. Kocam, bizde tiyatro yok, diyerek beni bundan vazgeçirdi. Birinci perdeyi yazmış­tım. Dinleyenler fena bulmadılar. Bu benim ilk denemem olacaktı. Sonra romana çevirdim.”

Dişi’nin oyun olarak tasarlandığını, ancak sonra roman haline getirildiğini de anlıyoruz. Peride Celal, eserinden, bu sefer isim vermeden, Selim İleri’yle 23 Haziran 1996’da yaptığı ve Peride Celal’e Armağan kitabında yer alan söyleşide de bahsediyor. Selim İleri, Celal’in dostu Nazım Hikmet’ten, onun oyun yazarlığından söz açınca yazar şunları söylüyor.

“Ve genç yazarları oyun yazmaya iterdi. Bana demişti ki, bak senin diyalogların iyi, tiyatro yazabilirsin. O zaman oturdum, Yeni İstanbul serüvenini yazmaya koyuldum. Yeni İstanbul tam bir Kafka ortamıdır. Oyun, bir büyük müessesede geçiyordu. Tamamen toplantılar, düşsel girişimler, yine toplantılar, bitmeyen toplantılar… Birinci perdeyi bitirince Nazım okudu, bir iki yerine dokundu, aman devam et dedi. İşte böyle desteklerdi: Gayet iyi gidiyorsun, birinci perde çok iyi… Hemen bunu bitir, dedi. Ama ben bitiremedim. (…) Bıraktım. Çünkü o sırada başka yazılarla uğraşmam gerekti. Bir klasörün içine koyup dolaba kaldırdım. Bir daha elime-almadım.”

Yani romanın çıkış noktası Peride Celal’in 1948 yılında İsviçre’den Türkiye’ye döndükten sonra bir süre çalıştığı Yeni İstanbul gazetesi çatısı altında yaşadıklarıymış.

Gelelim romana…

Roman yukarıdaki alıntıların yarattığı beklentiyi karşılamaktan uzak, bambaşka bir yerde, çok sert bir şekilde başlıyor.

Babası Rıza’nın ölümüyle allak bullak olmuş ana karakterimiz Ayşe. Daha gencecik bir kız. Hayatı tanımıyor. Doğru düzgün okumamış, bir diploma almamış, hiç çalışmamış. Artık Burgazada’da, ‘Karga Yuvası’ adını taktığı bu tepedeki evde Şaziye ile yapayalnız.

Şaziye yıllar önce köyden getirtip besleme olarak eve aldıkları bir kız. Muhtemelen yaşıtlar. Şaziye ile birlikte büyümüş Ayşe. Onu bir kardeş gibi, bir kardeş kadar seviyor da. Sonuçta ailesinden geri kalan, birlikte yaşadığı tek insan Şaziye.

Ancak biri evin kızı, diğeriyle beslemesi. Aralarında bir duvar gibi kaskatı duruyor bu gerçek. Adını koymasalar da hep bu ayrılık, gayrılık içinde yaşamışlar. Dahası Ayşe, babasının, yıllar önce genç bir berberle kaçan ve kendisini terk eden annesi yerine Şaziye’yi koyduğundan şüpheleniyor, bu şüphe midesini bulandırıyor.

Ve babasının, Rıza’nın ölümünden sonra iki genç kız yüzleşiyor bu konuda. Şaziye açık açık babasıyla evlenmeyi düşündüklerini söylüyor Ayşe’ye. Ayşe nasıl tahammül edeceğini, ne yapacağını bilemediği bu gerçekle karşı karşıya artık. Babası yıllar boyu Şaziye’yi istismar etmiş. Aklı bir karış havada Şaziye, belki kimsesizlik ve çaresizlikten, Rıza’nın kendiyle günün birinde evleneceğine inanmış. O yüzden arkasından bir besleme değil, bir eş gibi gözyaşı döktüğünü bile söylüyor.

Ayşe, tüm bunları aklına getirdikçe nefesi kesiliyor, boğulacak gibi oluyor.

Babasının çocuk yaşta bir enkaza çevirdiği Şaziye’ye sıkıca sarılmayı seçiyor. Onu kendine denk, adeta bir abla, bir kardeş gibi görecek, buna karar veriyor.

Roman öyle güçlü bir temayla, öyle sert bir şekilde başlıyor ki bu girişten sonra Kafkavari bir gazete idarehanesi kurgulasanız kaç yazar. Rıza’nın ölümünün ardından birbirine kalan, baş başa kalan ve bin bir travma ile yüzleşmek zorunda olan Ayşe ve Şaziye bundan sonra anlatılacak, anlatılabilecek her şeyin üstünde kalıyor.

Peride Celal’in tam bir Kafka ortamı olarak nitelendirdiği Yeni İstanbul tam burada devreye giriyor.  

Teyzesi Süheyla, Ayşe’ye yeni açılacak bir dergide iş bulunca Ayşe’nin hayatı değişmeye başlıyor. Amerika’dan gelen Nuri Ender Bey’in kurduğu kitabevi ve dergi ülke standartlarının üzerinde, son derece modern ve Avrupai. Ayşe, halası Süheyla’nın ikinci kocası Sakıp’ın torpiliyle girdiği dergide hem kendisine yeni bir çevre hem de aşkı buluyor. Dergide birbirinden ilginç çalışma arkadaşları arasında yırtılmaya başlarken Seyfi’yle tanışıyor ve aşka düşüyor. Seyfi’yse Ayşe’ye karşı mesafeli.

Bundan sonra Ayşe ve Şaziye’nin en büyük eğlencesi Ayşe’nin dergideki maceraları oluyor. Rıza’nın sebep olduğu travmalar, açtığı yaralar geri plana düşüyor, handiyse okuyucuya unutturuluyor. Ayşe her gece o gün yaşadıklarını Şaziye’ye anlatmaya başlıyor.

Bir süre sonra dergideki arkadaşlarını ve tabii ki Seyfi’yi piknik yapmak için adaya davet ediyor. Böylece Şaziye de onlarla tanışıyor. Pikniğin ardından son vapura kadar Karga Yuvası’nda yenilip içiliyor. Şaziye bu yemekte herkese kendisini çok sevdiriyor.

Romanın bu noktasında iki genç kadın arasında bir mücadele başlıyor. Bir tür var olma, üste çıkma mücadelesi. Ayşe’nin mesai arkadaşlarının dergideki pek de vasıf gerektirmeyen bir iş için Şaziye’yi önermeleri ve onun işe alınmasıyla bu mücadele ve rekabet daha da görünür hale geliyor, sertleşiyor.

Sonrasında Yetenekli Bay Ripley gibi Şaziye’nin Ayşe’nin olan, Ayşe’nin istediği her şeyi elinden alışını izliyoruz adım adım. Şaziye kısa süre içinde girişkenliği ve dişiliğiyle yükselirken Ayşe ağlama nöbetleri geçiren, bedeni ve cinselliğiyle barışamayan, arzularını dile getiremeyen bir kadın olarak kalıyor.

Şaziye’yse, Ayşe’nin bu sinir krizi eşiğine gelişine aldırışsız, yılların hasedi ve ezilmişliğiyle, belki de düşünmeden, oturup hesap yapmadan, Ayşe’nin sahip olduğu her şeyin keyfini sürmeye başlıyor.

Örneğin Ayşe’nin üst katta ve uyanık olduğunu bildiği halde, Karga Yuvası’nda Seyfi ile sevişiyor.

Ayşe’nin düşüşü ve Şaziye’nin yükselişi… Artık Şaziye de değil adı. Gülenay dedirtiyor kendisine. Aslında o sadece var olmak, hem de geçmişinden koparak, yepyeni bir şekilde, yepyeni bir hayatın içinde var olmak istiyor. 

Ayşe, birkaç ay önce acıdığı, kol kanat germek istediği genç kadının şimdi kendisini her açıdan ezip geçtiğini görüyor ve çıldıracak gibi oluyor.

Sonunda Şaziye, pardon Gülenay işleri büyütüyor, Nuri Ender Bey’in metresi haline geliyor. Ayşe ne yapacağını bilmiyor. Her şeyin, tüm hayatının elinden kayıp gitmesine, Gülenay tarafından yok edilmesine izin mi verecek? Yoksa bu gidişe bir dur mu diyecek?

Gülenay, Nuri Ender Bey’in kendisine armağan ettiği mücevherler ve bu yaşlı adamdan sızdırdığı paralarla oyuncu olmak için Amerika’ya gideceğini söylediğinde beyninden vurulmuşa dönüyor Ayşe. Annesi gibi, ölen babası gibi Gülenay da onu terk edecek öyle mi? Yapayalnız… Artık, gitgide derinleşen histerisiyle yapayalnız kalmak tahammül edemeyeceği bir şey. Hayatı tek başına göğüslemeye gücü yok.

Hem kendisi bu kadar yenik, bu kadar korkakken… Gülenay’ın Amerika’ya gitmeye kalkması… Gülenay’ın gideceğini Nuri Ender’e söylüyor. Onunla parası için beraber olduğunu, onu bir basamak gibi kullandığını söylüyor ve gururu incinen Nuri Ender’in genç kızı hırsızlıkla suçlayıp hapse attırmasına, böylece Amerika’ya gidişine engel olmasına yol açıyor.

Peride Celal, belki Yeni İstanbul macerasından yola çıkmış ama Dişi romanının esas meselesi çok farklı. Roman, iki genç ve yaralı kadının sevgi-nefret ilişkisi, var olma mücadelesi etrafında dönüyor. Şaziye olanca dişiliğiyle arzı endam ederken Ayşe bir türlü dişiliğiyle barışamıyor. İki iki genç kadının dişilikleri, kadın oluşlarıyla dertlerinin temelindeyse Rıza’nın varlığı, örselemesi yatıyor.

Romanı okurken Yeni İstanbul macerasının izlerini taşıyan ve belki de Nazım Hikmet tarafından da bir iki yerine dokunulmuş olan dergi idarehanesi bölümleri ne yazık ki beni en sıkan bölümler oldu. Meraklıları o bölümleri okuyup hangi karakterin gerçekte kim olduğunu çözmek, Peride Celal’in Türk matbuatına ne gibi eleştiriler getirdiğini anlamak ve bu eleştirileri yorumlamak isteyebilir.

Ben, Peride Celal’in elindeki, atmaya, bir çekmeye koymaya kıyamadığı oyunu bir yana bırakmasını, yüreğinin götürdüğü yere, romanın, Ayşe ve Şaziye’nin kendisini sürüklediği o derin uçuruma düşmesini, en azından uçurumun kenarına kadar gelip aşağıya, korkmadan, dimdik bakışlarla bakabilmesini isterdim.

Dişi’ye dair son bir bilgi… İki farklı ve güvenilir kaynaktan Peride Celal’in ölmeden önce Dişi’yi raftan indirdiğini ve romanı tadil etmeye, bazı bölümlerini sil baştan yazmaya giriştiğini işitmiştim. Belli ki Ayşe ve Şaziye’den kopamamış, bu iki genç kadın, onda, seneler boyu yaşamaya devam etmiş. Peride Celal, son bir çabayla, hatta biraz romantize edelim, son nefesinde onların yarım kalan romanını bitirmek istemiş.


[1] Bu kitap, yakın bir geçmişte, Peride Celal’in külliyatını yeniden basmaya başlayan H2O Yayınları tarafından, Selim İleri’nin önsözüyle üçüncü defa basılmıştır.