Güzide Sabri, Bir Mülakatı ve ‘Kadınlara Dair’ Öyküleri

Serdar Soydan

Son Posta’da, 1941’de yayınlanan “Kadın Romancılarımızla Mülakatlar” dizisi, İbrahim Hoyi’nin Güzide Sabri, Muazzez Tahsin, Mükerrem Kamil, Mebrure Sami, Nezihe Muhittin, Leman Ahıskal ve Kerime Nadir’le yaptığı söyleşilerden oluşuyor.

Bu röportaj dizisi, Enver Naci’nin Hoyi’den bir yıl kadar önce Yarım Ay için hazırladığı “Türk Edebiyatında Kadın Romancılar” serisi gibi pek çok yeni bilgi veriyor ele aldığı yazarlar hakkında. (Hatta iki seride de yer alan yazarların söylediklerini karşılaştırarak, bu yazarların geçen süre içinde değişen fikirlerini, yazdıkları yeni eserleri de takip edebilirsiniz.) Bu iki diziye, adı geçen romancılarımızla ilgilenen araştırmacı ve akademisyenlerin dikkatini çektikten sonra sözü Güzide Sabri’ye, onun öykülerine getirmek istiyorum.

Hoyi’nin röportajında Sabri’nin mütareke yıllarında Aydede, Servet-i Fünun dergileri ve Yeni Ses gazetelerinde öyküler yazdığı söyleniyordu. İlk olarak Aydede’yi taradım ve yazarın bu dergide dört öyküsü olduğunu gördüm. Bu dört öykü, yazarın öykülerini derlediği 1934 tarihli Gecenin Esrarı’nda yahut Şahika Karaca’nın 2004 tarihli “Güzide Sabri Aygün: Hayatı, Sanatı ve Türk Edebiyatındaki Yeri Üzerine Bir İnceleme-Araştırma” başlıklı tezinde yer almıyordu.

Sonra diğer dergi ve gazeteleri, Karaca’nın Güzide Sabri’ye ait olduğunu iddia ettiği ‘Güzide Osman’ imzasını da katarak taradım ve daha pek çok öykü, nesir ve şiirin gazete ve dergi ciltleri arasında araştırmacıları beklediğini gördüm. İlgililere duyurulur! Özellikle Servet-i Fünun’da 1925 yılında çıkan “Terakki” adlı öykü, Fikirler’deki Güzide Osman imzalı öyküler, Yeni Şark gazetesi, Süs dergisindeki metinler… Güzide Sabri’nin edebi mirasının bir bölümü ortaya çıkartılmayı bekliyor.

Şimdi sizleri Güzide Sabri’nin Aydede dergisinde, “Kadınlara Dair” üst başlığıyla yayınlanan iki bilinmeyen, onun aşk romanlarından çok farklı, kısa mizah öyküsü ve İbrahim Hoyi’nin -sonlarına doğru kabalaştığı, aşağılayıcı bir tutum içine girdiği, bu yüzden eleştirilebilecek- röportajıyla baş başa bırakıyorum. Güzide Sabri külliyatına küçük bir katkı.

Şadan Bey[1]

Ali Şadan Bey’i herkes tanır. Ahbapları arasında gayet temiz ve şık olarak kabul edilmiştir. Kendisi meclis-ara ve hoş-sohbet olduğu cihetle aile salonlarına kabul edilir, kadınları güldürmek hususundaki maharetine evzaının garabeti de yardım eder. Heyet-i umumiyesi itibarıyla epeyce uzun bir sütuna benzeyen bu adamı devam ettiği salonların kadınları ‘boru’ lakabıyla yad ederler.

Şadan Bey’in başlıca merakı temiz ve muntazam yaşamaktı. Buna da vazifeşinas bir ev hanımının dalaletiyle muvaffak olmuş müftehir bir zevç vaziyeti alır, yalnız tuvaletiyle meşgul olan kadınları tezyif etmek suretiyle eğlenirdi.

Halbuki hakikat-i hâl külliyen bunun aksiydi. Zavallı adam cidden bedbahttı.

Zevcesi Feriha Hanım hemen hiç evde durmayan, bütün gün konu komşu gezen, evinin vezaifini unutmuş, çocuklarını ihmal etmiş, validelik, zevcelik meziyetlerinin ne demek olduğunu bir kere bile sorup öğrenmeye lüzum görmemiş bir kadındı.

Akşamüzeri çocukları mektepten çıkar, kapının önünde babalarını beklerdi. Çünkü anneleri mutlaka evde yoktu. Şadan Bey gelir, yorgun argın mutfağa girer, o gecelik bir şey tedarik etmek mecburiyeti karşısında mangalı yakar…Evde müthiş bir taaffün hükümfermadır. Kapı açıldı mı harice bir sinek kovanıdır, hücum eder

Bir akşam yine Şadan Bey gelmiş, elindeki anahtarıyla kapıyı açıp çocuklarıyla beraber içeri girmiş, doğru aşağıya, her akşamki vazifesi başına gitmiş, kömürlük kapısı önünde mangala kömür koymaya başlarken bir aralık kapı çalınmış, zavallı adam zevcesi geldi zannıyla hiç aldırmamıştı. Merdivenden inen ayak sesleri arasında bir kadın “Evvela mutfağı görelim… Ben biraz meraklıyım, alacağım evin ilk önce mutfağına bakarım,” diyordu.

Evin satılık olduğunu bilen Şadan Bey bu vakit gelen müşteriye ve kapıyı açan oğluna fena halde kızmıştı. Aşağı inen kadınlardan birinin “Aman eteklerini sürme. Yarabbim, bu ne pis ev!” dediğini işitmiş, yüreği sızlamış, içinden karısına atıp tutmaya başlamıştı. Birdenbire birkaç ağızdan çıkan nida-yı hayretle beyni sarsıldı.

“Aa… Şadan Bey’e bakınız! Bu ne hâl? Kömür koyuyor!”

Bunlar evvelki akşam kendi intizam-füruşluğuna karşı sükût eden Salim Bey’in haremiyle iki hemşiresiydi. Şadan Bey bu tesadüf üzerine yıldırımla vurulmuşa dönerek ortadan kayboldu. Orada duran Şadan Bey’in küçük oğlu gülerek parmağını uzattı.

“Babam sizden korktu. Galiba işte oraya, kömürlüğe saklandı!” dedi.

Tevfik Efendi[2]

Hoca Tevfik Efendi gayet mutaassıp, sert çehreli, kadınların keskin, bi-aman bir düşmanıdır. Mahalle kahvesinde kendisine pek çok hürmet ederler, felsefelerini bir düstur-ı hikmet olarak telakki ederler. Yatsıdan sonra kahveye gelir, sigarasını yakar, mahall-i mahsusuna kimse oturamaz, büyük bir fincan içinde üzeri köpüklü kahvesini dudaklarına götürürken “Efendim,” derdi, “Nisa taifesine yüz vermeye gelmez, ara sıra biraz patlayıvermeli ki akılları başlarına gelsin. Onlar insan değil, neuzibillah şeytan… Başımı zorla günaha sokarlar.”

“Hayrola efendi hazretleri?”

“Canım yine evdekilerle belaya girdik, bizim bacıyla o habise kız… Evlat değil, baş belası! Yaz geliyormuş… Arkasına bir çarşaf, ayağına sivri ökçeli iskarpin istiyormuş. Öyle ‘Apiko’ kıyafetle çarşı, pazar dolaşmak ha! Yağma yok, yağma yok! Kadın denildi mi… Onların hayattaki vazifeleri tahdit edilmiştir. Yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, dikiş dikmek, çocuk büyütmek, kocalarına itaat etmek, kendilerini harama göstermemek… Bunların haricinde olanlara aklım ermez. Siz ne diyorsunuz efendiler?”

Ekseriyet “Hakkınız var, hakkınız var!” diye efendinin sözlerini tasdik ettiler. Tevfik Efendi bu sefer daha kuvvetli bir sesle “Hakk-ı hayat diye bir de utanmadan bar bar bağırıyorlar be… Allah’ın bahşetmediği imtiyazı bizden istemeye kalkıyorlar. Bilmem daha ne yapalım? Bu sabah bizim karı ne dese beğenirsiniz? Bahar gelmiş de daha bir tek yeşil yaprak görmemiş. Ben onu yanıma alıp da Fulya Bahçesi’ne götürmeliymişim, komşuda kına gecesi olmuş da ben onu saz dinlemeye göndermemişim. Fesuphanallah, kızın da fikrini bozuyor.”

*

Bir sene sonra kahve müdavimlerinden Kasım Efendi, Tevfik Efendi’ye Sarıyer’de tesadüf etmiş ve fevkalade bir hayrete düşmüştü. Zira efendinin yanında şık, zarif kıyafetli, tuvaletinin şuhluğu ve ihtişamı içinde sürmeli gözlerini süze süze mütebessimane bir surette görüşen genç bir kadın vardı. Kasım Efendi, bu saçı sakalı muntazam taranmış erkeğin hâlâ Tevfik Efendi olup olmadığına inanamayan bir şüphe içindeyken, onun “Maşallah Kasım Efendi, ne güzel tesadüf, doğrusu memnun oldum,” demesi gözlerinin yanlış görmediğini kendisine ispat etmişti.

Alıklaşmış bir vaziyetle “Teşekkür ederim. Bir senedir semtten uzaklaştınız. Artık hiç göremiyoruz. Lakin efendi hazretleri, bu ne hâl?”

Tevfik Efendi ruhundan taşan neşe-i aşk ile güldü.

“Zevcem Mahire Hanım,” dedi.

“Zevceniz? Zevceniz mi?”

“Evet, iki ay evvel teehhül ettim. Zira bizim zavallı emektar sizlere ömür…”

“Ya… Vah vah… Demek siz şimdi böyle…”

“Evet, değiştin diyeceksin, değil mi? Azizim, tamamıyla… Fakat fani dünyanın zevkini pek geç anladıktan sonra…”

“Demek eski fikriniz başı yemenili, kuşaklı, basma entarili emektar kadınlara mahsusmuş, öyle mi?”

Hoca efendi kahve arkadaşının kulağına doğru uzanarak “Dikenli bir kabak çiçeği ile bahar güneşinin yetiştirdiği sümbülün farkını niçin insaf ederek düşünmüyorsunuz?” dedi ve koltuklarını kabarta kabarta yaşlı bir baba hindi gibi mağrur, asri zevcesinin kolunda Büyükdere Rıhtımı’na doğru yürüdü, gitti.  

Güzide Sabri

Güzide Sabri, genç kadın romancıları anlamadığını söylüyor[3]

Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi ile Nedret’i ile yıllarca okuyucularına tatlı tatlı gözyaşı döktüren, onları kahramanlarının elemleri ile dertlendiren, hüsranları ile hicranlandıran ilk kadın romancılarımızdan Güzide Sabri, sanki yazmış olduğu bir nesir parçasını yeni baştan tekrarlamış gibi, cümleleri kırpıp parçalamadan anlatıyor.

“1883’te Kandilli’de doğdum. Fa­kat tarihini yazmazsanız daha iyi olur.”

Ve gülerek ilave ediyor.

“Sonra ihtiyarladığım meydana çıkacak. Pederim, adliye memurlarından Abdülhamid yüzünden Sivas’ta menfada kalan Salih Reşat’tır. Akrabam içinde anamın amcası meşhur şair Koniçeli Kazım Paşa vardı. Zahir ondan sinmiş olacak ki daha küçük yaştan yazıya, okumaya karşı büyük bir heves duymuştum. Bu bende ezeli bir hastalık şeklinde başladı. Henüz on yaşında yoktum ki küçük dimağımda büyük hülyalar canlanırdı. Yalnızlıktan nihayetsiz bir zevk duyardım. Büyük bir alaka ile dinlediğim masallar, hikaye­ler muhayyilemi gittikçe inkişaf ettiriyordu. Kendime göre mevzular bulurdum. On iki yaşında yazı yazmaya başladım diyebilirim. O devirler malum… Muhit pek mutaassıp. Üstelik zayıf da olduğum için beni mektebe göndermediler. Evde, hususi tahsil gördüm. Biraz evvel de işaret ettiğim gibi bazen günlere hayallerime bağlanır, onlara ısınır, onlarla beraber yaşardım. Ge­celeri büyük bir iştiyakla bekleyerek duygularım ve hayallerimle baş başa kalmak saadetine kavuşmak kadar hayatta beni sevindiren bir şey tasavvur edemezdim, gene de edemem.”

Susuyor. Ardasından gözlerini tekrar maziye çevirerek konuşuyor.

“İşte böyle efendim, 18 yaşına kadar hep kendi kendime okuyarak, düşünerek, ruhen malûl ve mustarip bir kız olduğum için ekser akşamları saatlerce oturup bulutları seyrederek -şimdi sanki başka türlü müyüm?- hiçbir şey yazmadım. En çok okuduğum romanlar tercüme eserlerdi: Sappho[4], La Dame aux Camélias[5], Gabriel’in Günahı[6], Monte Kristo Kontu[7] gibi kitaplar elimden düşmezdi. Hele Graziella’yı[8], Raphael’i[9] okuduğum zamanlar ne kadar, ne kadar ağlamıştım. 18 yaşımda, hakiki hayat­tan alınma, asıl ismi Hüsniye olan bir arkadaşımın macerasını anlatan Münevver’i, 1899 senesinde, Hanımlara Mahsus Gazete’de tefrika ettirdim, 1901’de de kitap olarak çıkardım. Eski Türkçe ile dört defa, yeni imlamızla da iki defa basılan bu eserimi Sırpçaya da tercüme etiler ve alakadarlar hakk-ı telif olarak da, bana ticaret odamız vasıtasıyla ancak bir teşekkür gönderdiler! Münevver romanından sonra hiçbir şey yazamadım. On senelik bir tevakkuf devresi diyebiliriz buna. İlk Balkan Harbi sıralarında idi ki hatırat şeklinde yazılmış ve kalbinden mustarip bir genç kızın macerasını anlatan Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi de doğdu ve müthiş bir alaka topladı. Tam sekiz defa tabedildi. Okuyucularımdan yüzlerce ve uzun uzun mektup aldım. Hep beni görmeye geliyorlardı. Okuyucularım, beni romanın kahramanı Fikret gibi hülyalı, solgun, ince, esmer sanıp da şişman, sarışın ve beyaz bir kadınla karşılaşınca şaşırıyor ve “Siz hakikaten Güzide Sabri mi­siniz?” diye sormaktan kendilerini alamıyorlardı. Bugün bile okuyucularımla bağı kesmiş değilim. Mektuplar almaktayım.”

*

Güzide Sabri Balkan Harbi’nin sonlarıyla Harb-i Umumi’de, yani bu on beş sene içinde roman vermiyor, daha ziyade hikâyeler neşrediyor. Mütarekede Aydede’ye, Servet-i Fünun’a, başka mecmualara ve Yeni Ses gazetesine hikâyeler, nesirler yazıyor. 1920’de, beş defa basılan Yaban Gülü’nü, 1922’de Nedret’i, 1928’de Hüsran’ı, 1937’de de Hicran Gecesi’ni çıkarıyor. Bu romanların hepsi de Ermeniceye tercü­me ediliyor. Sekiz küçük hikâye ve nesirden mürekkep Gecenin Sırrı isimli kitabı da 1938 yılının mahsulüdür. Güzide Sabri’nin en son eseri, aslı Odacının Kızı olan, fakat tabiin mari­fetli eliyle gerek kahramanların, gerek ise eserin ismi değiştirilerek Necla yapılan bir aşk romanıdır.

*

Kıymetli romancı Avrupa’yı hiç görmemiştir ama, on dört yaşında babasının menfası olan Sivas’a, ondan sonra da Tokat’a, Amasya’ya, Bursa’ya gitmiş, buralarda epeyce kalmıştır. Onun için de eserlerinde yerli renkleri bol bol buluyoruz. Güzide Sabri romanı bir ahlak vasıta ve müeyyidesi olarak görüyor ve şöyle tarif ediyor.

“Bence roman ahlakın bir dersi­dir. Hayat imtihanıdır. Hayatın bir aynasıdır. Roman fikrimce, bir gelir kaynağı, bir kâr membaı değildir. İşte bu düşünce iledir ki zaman zaman kısa veya uzun fasılalarla hayatın ruhum üzerinde yaptığı intibaları, ona uygun bir mevzu dahilinde anlatmak isterim. Bundan dolayı sık sık yazamam ve eserlerim arasında muhakkak ki uzun bir fasıla bulunur. Romanda teknik mi dediniz, bence romanda muayyen bir teknik yoktur. Hissim yaz dediği zaman yazarım. Onun içinde hayata karşı sevinç ve hınçlarım olduğu zaman yazdım ve yazıyorum. Şurasını da ehemmiyetle hatırlatayım ki ruhi ıstırap duyduğum zaman eserlerimi kaleme aldım. İnanınız ki duygularımı kâğıt üzerine dökmek ihtiyacı başladığı zaman hissettiğim bu sebepsiz ıstırabın hafiflediğini anlarım.”

“Ya romancı ve gayeleri hakkında fikriniz?”

Bence romancı şair, nâsir olmalıdır. Sanatkâr olmalıdır. Romanlarımda macerayı değil süblime şiiri, yüksek üslûbu ararım. Roman yazarken en ön plana aldığım şey insanlığı daha süzülmüş ve daha şuurlu bir varlığa götürmek, insanı, kendini görmek, netice itibarıyla ruhu yükseltmek, aşkın ve ahlakın tahlilleri neticesinde insan ruhuna varmak, böylelikle hayatın muhtelif cephelerini çizmektir.

*

Güzide Sabri’nin dünya romancılığı hakkında hiçbir fikri yok.

Şimdilik tercüme eserler de okumuyor, okumuyor ama ‘Yeni hanımlar’ diye adlandırdığı kadın romancılarımızın eserlerinden de birisini anlamıyor. Fakat Halide Edip’in yazılarını çok seviyor, “O üstadımdır, ondan ilham alırım ben,” diyor. Mebrure Sami’yi beğeniyor: “Sönen Işık’ı ne güzeldir!” Bizzat kendisini hiç beğenmemekle, iyi yazdığına inanmamakla beraber, Mükerrem Kamil Su’dan, Kerime Nadir’den hiç okumamış, Peride Celal ile hiç meşgul olmamış… Gerisini artık sizin insafınıza bırakıyorum.

*

Uzun bir sükût devresi geçiren Güzide Sabri’nin yeni baştan yazmak ihtiyacını duyduğunu ve eski bir aşkın hikâyesini terennüm edecek olan Mazinin Sesi isimli bir roman hazırladığını hayranlarına müjdeleyeyim.

İbrahim Hoyi


[1] Aydede, sayı: 19, 6 Mart 1922.

[2] Aydede, sayı: 23, 20 Mart 1922.

[3] Son Posta, 12 Ekim 1941.

[4] Alphonse Daudet’nin 1886 tarihli romanı.

[5] Alexandre Dumas’nın 1848 tarihli romanı.

[6] Ahmet Mithat Efendi tarafından 1883 yılında çevrilen bu eserin yazarının ismi Şarl Merovel olarak geçmektedir. Ancak yazarın izini yahut adının orijinal yazılışını bulamadım.

[7] Alexandre Dumas’nın 1844 tarihli romanı.

[8] Alphonse de Lamartine’in 1849 tarihli romanı.

[9] Alphonse de Lamartine’in 1849 tarihli romanı.