Kenan Hulusi Koray’dan “Balık Osman”

Serdar Soydan, Kenan Hulusi Koray’ın yayımlanan kitapları içinde yer almayan, 19 Ağustos 1939 tarihinde Haber gazetesinde yayımlanan “Balık Osman” hikayesini Sanat Kritik okurlarıyla bir araya getiriyor.

Kenan Hulusi Koray

Bu yaz ne bir otel, ne bir pansiyonda oturmadım. Temmuz başlarına doğru alelacele edindiğim bir çadırı, bir gazino sahibi ile uyuşarak deniz minare­leri, beyaz çakıllar ve ayakları tırmalayan yüz binlerce kumla dolu bir sahile yarım saat içinde kuruverdim.

Yeni evimi bu ilk dakikalarda görmüş olsaydınız belki de arıla­rın bal yapmak için kendi kendilerine icat ettikleri bir kovan yahut çocukların elişi mukavvaların­dan yaptıkları bir köşk, hatta bir garaj zannedebilirdiniz. Şunu demek istiyorum ki, bütün bir yazı tavanı altında geçireceğim bu portatif ve bezden ev, içinde yatılacak bir meskenden başka her şeye benziyordu.

İlk zamanlarda evimin önünde Yahudi çocuklarından başka denize giren kimseler yoktu. Bunlar daha nisan başında belki de bütün sayfiyeyi kiralamışa benziyorlardı. Çünkü geceleyin ağustos böceklerinin sesleri durduğu zaman, uzaktan uzağa, mahalleler arasın­da onların sesleri işitilirdi. Sabahleyin dokuzda geliyorlar ve gazinoda yedi sekiz kişilik aileler halinde birer masa kiralayarak orada soyunuyorlar, kombinezonlarını orada çıkarıp siyah ve beyaz arasında rengi kaybolmuş mayolarıyla orada denize giriyorlardı.

Bir gün, geldiğimin birinci haftasıydı. Denizden yeni döndüğüm bir sıra, banyo havlusunu çadırın kapısına asmıştım. Bu, işlerime bakan gazinocuya verilmiş meşgul işaretiydi, içerde yanıma aldığım kitaplardan birini okumaya hazırlanıyordum ve artık denizdeki çığlıklar bir ağaç üstünde yaz kış öten böcekler gibi beni meşgul etmiyorlardı.

Birden çığlıkların üstünde bir oltaya dokunan balıklar gibi kulaklarıma bir iki kelime çarptı. Kapıya gerilmiş havluyu hafifçe araladım, beş on metre ilerde, on dört on beş yaşlarında kadar bir çocuk, etrafına toplanan yedi sekiz kadınla münakaşa ediyordu. Eğer kadınlardan herhangi biri bahse girecek olursa, denizde yüzerlerken bacaklarının arasından bir balık gibi kayıp geçebileceği iddia ediyordu.

Kadınlardan biri “Terbiyesiz,” diye atıldı, “sen o numarayı git de cambazhanede yap. Biz hepimiz evli kadınlarız.”

Kadınlar denize henüz girmişlerdi. Sadece ayakları su içindeydi ve üzerlerindeki renk renk mayolarla sahilde bitivermiş garip bir deniz nebatına benziyorlardı.

“Hah ha… Evli kadınlar…”

Bunu çocuk söylüyordu. Bir sandalın kıç tarafındayken bulun­duğu yerden iki adımda sandalın başına fırlamıştı. Yüzü mosmordu.

“Niçin,” dedi, “öyleyse kadınlar hamamından denize girmiyor­sunuz? Burası bizim.”

Bir saniye durdu.

“Biz erkeklerin.”

Bu sefer kadınlar gülüyordu.

“Ay, sen de kendini erkekten mi sayıyorsun, pis balık?”

“Erkek tabii… Hele bir denize girin… Bak nasıl bacaklarınızı sıraya dizip birer birer altından geçiyorum.”

Kadınlar müşkül va­ziyetteydi. Dışarı fırladım.

“Hişt,” dedim, “buraya baksana sen!”

Belki de ileri doğru yürümeye hazırlanıyordum ki, birdenbire sandaldan denize atladı ve kayboldu. Sular evvela köpüklendi, gözlerimle uzun uzun çıkacağı bir noktayı aradım. Yoktu. Neden sonra, ta balıkçı kayıklarının dal­yan etrafında ağ tuttukları yerde, onu bir nokta, belki de bir kuş gi­bi ancak fark edebildim.

*

Balık Osman’ın gazinoya nereden geldiği belli değildi. Yalnız üç dört seneden beri yaz başlarında gözüküyor, kanun ayları gelir gelmez, gazino kapanınca Balık Osman da kayboluyordu. Üzerinde omuzları yırtık bir gömlek, hem denize girip hem sokakta dolaştığı kısa bir pantolon vardı. Ayakları daima çıplak geziyordu. Fakat hiç kim­se diğer fakir çocuklar gibi tırnaklarının uzadığını görmemişti. Bununla beraber onları ne zaman kestiği ve ne vakit yıkandığı da bilinmezdi. Sadece bir balık gibi sert bir derisi vardı. Gözlerinin içi masmaviydi. Denize girdiği zaman bu gözler sularda bir boya yahut bir cam gibi eriyor, ara sıra kayboluyordu.

Akşam denizden sonra gazinonun bahçesinde oturuyordum. Birdenbire Balık Osman’ı yanı başımda buldum. Denizden yeni çıkmıştı. Islak yün pan­tolonundan sular bacaklarına doğru süzülüyor, kirpiklerine takılmış bir iki damla hâlâ orada du­ruyordu.

“Ha,” dedim, “sen! Gel bakalım. Demek ki kendi ayaklarınla geliyorsun.”

Başını mı eğdi, yoksa gözlerimin içine mi baktı, bilmiyorum.

“Öyle,” dedi. “Kendim.”

“Hesap vermeye tabii!”

Birden, içerlerinde güneşli ve masmavi bir deniz uzayan gözleri­ni kaldırdı.

“Hayır,” dedi, “sizinle tanışmaya geliyorum! Kabahatim yok çünkü, bana Balık Osman diye takıldılar. İçlerinden biri de evine çağırdı.”

“Gidecek misin?”

“Bilmem… Şimdiye kadar gitmedim. Gazinoda yiyecek bulamazsam…”

Arkasını, gazinoyu denizden ayıran tahta çitlere verdi, kolları­nı yine arkaya doğru dayadı. Yalnız gözlerime henüz bakamıyordu. Başı yan dönük, ilerde, sabah­leyin onu daldığı yerde kaybettik­ten sonra ilk defa gördüğüm noktada, balık ağlarının bulunduğu tarafa bakıyordu.

“Niçin,” dedim, “sana Balık Osman diyorlar?”

“Bir balık gibi yüzüyorum çünkü.”

“Ya…”

“Babam balıkçıydı. Yaz kış denize çıkıyorduk. Çok defalar büyük balıkları avlamak için yem diye beni denize attığı olurdu. Bir çinakop gibi önlerinde kaçar, san­dala atlardım. Vaktinde atlamayacak olursam beni tekrar denize fırlatır, içeri girmeye çalışırsam balık kancalarıyla omuzlarımı kanatırdı. Bir keresinde bir köpek ba­lığı parmaklarımdan birini kopardı. Nah, görmek istersen…”

Sağ ayağını diz kapaklarına doğru kaldırdı. Küçük parmağı bir diş yahut bir satırla koparılıp uçurulmuş gibi orada bomboştu.

O gün bir çay içti, bir dilim ekmek yedi, fakat iskemlede otur­madı.

*

Gazinoda benim portatif evin yan taraflarına isabet eden yer, üstü çinko ile örtülü, önü boydan boya açık bir yerdi. Gazinoya gelen Rum delikanlıları eğer gazino kadın müşterilerle kalabalıksa buraya çekilip gözleri bir cam gibi kıpkızıl oluncaya kadar burada rakı içiyorlar, yağmur yağdığı zaman gazino sahibi masa ve iskemleleri burada üst üste yığıyor yahut bahçedeki müş­teriler buraya sığınıyorlardı. Bununla beraber üstü iyice örtülmemiş ve yamalıydı. Yağmur taneleri masaların üzerine birer ikişer düşer ve yağmur sicimleri düğümsüz bir yumak gibi yuvarlanır dururdu.

Benim gazinoya geldiğim sıralar hava açıktı. Bir balıkçı anlat­tığım bu çinko dam altında bir sandal tamir ediyordu. Yanında tahta bir masa da renk renk boya kutuları vardı.

Balık Osman’ı her vakit burada görüyordum. Ya sandalın aralarına ince bir katran dökülmüş tahtalarını kalın bir zımpara kâğıdı ile zımparalar ve yıllarca deniz yemiş tahtanın ince tozları dizle­rinin üzerinde beyaz bir tabaka yapardı, yahut boya kutularını dakikalarca ellerinde tutar, mandal boyanırken, gözleri fırçada, boyanın sandala verdiği renge takılı, belki de gözleri kadar mavi bir denizde, sandalın sularla şıpır şıpır dövüşerek yelken açacağı bir günü tasarlar, sandalın sahibi olan balıkçı İstavri’ye yardım ederdi.

Nitekim birçok defalar da diğer balıkçılarla beraber bir söğüt ağacı altında yırtık ağları tamir ediyordu. Üç balıkçı Osman’ı aralarına alıyorlar, Balık Osman’ın denize çıktığı, balıklara yem olarak atıldığı ve bir balıkçı kancasının omuzlarına takıl­dığı dakikaları dinliyorlardı. Ba­lık Osman bu sıralarda yırtık ağ­ları işaretler, yahut balıktan yeni dönmüşlerse gazinonun çardağına yahut da bir ağaç gövdesinden öteki ağaç gövdesine ağları bir baştan bir başa gererdi.

Hele tamire çekilen sandalın biteceği gün… Osman mütemadi­yen bugünü bekliyor, ilk balığa çıkacağı dakikayı düşünüyordu. Ağ­lar yeni alınmıştı. Belki de denizde o zamana kadar tanıyıp görmedikleri yeni balıklar bulacaklar yahut bir el kadar büyük güneş balıkları ile gazinoya dönecekler­di .

Osman sayfiyede, balıkçıların verdikleri yiyeceklerden başka garip bir nu­mara ile daha para kazanıyordu.

Bilhassa bu numaraları yaptıranlar kadınlardı. Sandaldan denize para atıyorlar, Osman ne ka­dar derin olursa olsun, hatta en dalgalı zamanlarda bile gümüş paranın arkasından bir kurşun gi­bi fırlıyor, ya parmaklarının ucunda yahut dişleri arasında, ba­zı kereler de sol ayağının iki parmağı ile yakalayıp onları yukarı çıkarıyordu. Yalnız birçokları onar para atardı. Fakat hiçbirini denizde bırakmaz, hatta suya inen para gözlerinden nasılsa kurtulup kuma değmiş olsa bile gene bulup getirirdi.

*

Bir gün suç işleyecek bir köpek gibi Osman’ı başı önünde buldum.

“Hani şu kadın,” dedi, “bana terbiyesiz diyen yok mu? Hasan Reis’le sözleştik, ona ağ kuraca­ğız!”

Hasan Reis gazinoda yatan ba­lıkçılardan biriydi.

“O da nasıl şey,” dedim, “Denizde kadına ağ kurulur mu?”

“Kurulur,” dedi. “Hasan Reis yapacak işte. Onun kılıç balıklarına kurduğu ağ var. Sonra kadını tutup denizkızı diye balıkçılara gösterip zevklenecek.”

“Sakın,” dedim, “biliyorsun. Hasan Reis’i ikide bir polisler arıyor.”

“Yok canım, küçük bir ders. Bakalım bana bir daha Balık Osman desin!”

Balık Osman’a sayfiyede her­kes Balık Osman dediği halde, her nedense gazinonun az ötesindeki kırmızı köşkün ev sahibine kızıyor, kadınla bir türlü anlaşa­mıyordu.

Gece, Hasan Reis’le ben de vardım. Balık Osman, dalyanda balıkçıların yaptığı gibi ağları deni­ze bıraktı. Burası tam kırmız köşkün önüydü. Deniz derindi, ağlar kuvvetliydi. Hasan Reis “Bu ağlarla kılıç bile tutulur,” dedi, “kadın neye uğradığını fark bile etmez.”

İkisini de boş yere ağları denize atmaktan vazgeçirmeye çalıştım. Hepsi nafileydi. Gece için­de ağlar atarken Osman’ın gözleri bir balık gözü gibi parlıyor, Hasan Reis ağları çabuk çabuk bı­rakıyor ve balıkçı oldukları için de hiç kimsenin görmesinden şüphe etmiyorlardı.

Gece, Balık Osman uyumadı. Ne olur ne olmaz diyordu, ağlar belki sürüklenir, belki bir köpek balığı parçalar, belki fırtına çıkıp harap eder, en korktuğu şey gün­düz ağları taramaya başladığı zaman kadının ağ içinden kurtulup kaçmasıydı.

Sabah çadırın önünde oturdum. Osman gazinodan denize doğru uzayan tahta iskelede ayaklarını sulara uzatmış, kırmızı köşkteki kadının kendi iskelelerinden denize ineceği dakikaları bekliyordu. Şimdi kapı yavaş yavaş açılacak, kadın, denize kendisini arka üstü, rahatlık ve emniyet içinde bırakacaktı.

Hasan Reis sandalla az ileride dolaşıyordu. Balık Osman hemen suyun altından kadını bacaklarından tuttuğu gibi ağların kapısına doğru sokacak, sonra iki üç ba­lıkçı daha ağları çabuk çabuk toplayacaklardı. Kadın bir balık gibi çırpınacaktı.

Fakat Osman bunu yapamadı. Çünkü ne gündüz ne gece kadın denize girmedi. Pencerenin önünde yalnız kitap okudu, karşıda balıkçıların ağ tutmasını seyretti. Bir defa da tam sahile isabet eden duvar üstündeki bir iskemlede oturdu, gazinoya baktı. Osman küfretti ve bir sabah da erkenden ağları topladı. Hatta kapısını ka­pamadı, içerdekilerin hepsini serbest bıraktı.

*

Geçen hafta İstavri’nin ta­mire çekilen sandalı bit­mişti. Bu hem bir balıkçı sandalı hem de bir tenezzüh kayığı olmuştu. Etrafı koyu mavi ince bir çizgi ile çizilmiş, üstü tenteneli ve gıcır gıcır bir sandaldı.

Gazinodakiler hep bir araya geldiler, ismini bulut koydular. Bulut …

Bu ismi gotik bir harfle sandalın baş tarafına ben yazdım. Kıç tarafına bir acem tasviri gibi saçları omuzlarına dökülmüş bir kadın resmi çizdim. İstavri gazinocudan aldığı ödünç para ile san­dala kadife iki minder tedarik etti. Dümen iplerini eski bir sandaldan geçireceklerdi, Osman’la İstavri uzun uzun münakaşa ettiler, dövüşe kalktılar. İstavri parasının daraldığını söylüyor, Osman sandalda her şeyin yeni olmasını ar­zu ediyordu.

Bir sabah erkendi. Bulut denize indirildi. Hepimiz ve Balık Osman sandalla küçük bir gezinti yapacağımızı zannediyorduk. İs­tavri, Bulut’u iskeleye bağladı, Osman gözleri sandala takılı “Tıpkı,” dedi, “bir güneş balığına benziyor.”

İstavri bunu işitmek istemedi. Osman o gün akşama kadar san­dalın etrafında denizde dolaştı fakat parmaklarını değdirmedi, üstüne su bile sıçratmadı.

*

Ertesi günü Osman’a artık gideceğimi söyledim.

“Osman,” dedim, “hani benimle gelecektin.”

İstavri’nin sandalına, balıkçı ağlarına, kırmızı köşke ve gazinoya baktı.

“Gelirim,” dedi.

Çadırın evvela kulüp bayrağını indirdik. Osman toprağa çakılı küçük kazıkları söktü. Rüzgârla dolu bezler birdenbire söndüler, çadır yere kapandı.

Osman’la bir saat içinde hepsini dertop ettik. Gazinocunun arka tarafta yemek pişirdiği mutfakta karyolasının altına koyduk. Gelecek yaza kadar kar ve yağmurdan portatif evimiz orada muhafaza edilecek. Balık Osman’ı bu sene çarkçı mektebine vereceğim.