.

Faruk Nafiz: “Reşat Nuri’nin en kuvvetli romancı olduğuna kaniyim.”

faruk-nafız-camlıbel-nacı-sadullah-son-posta-gazetesı-anket

Naci Sadullah

En kuvvetli şair, romancı ve hikâyecimiz kimdir?

Şair Faruk Nafiz, “Sen,” diyor, “anket yapacaksın diye ben kainatla düşman mı olayım? Hem sualinin çizdiği hudut öyle dar ki içinde parende atmaya değil, kımıldamaya imkân yok.”

Biraz ısrar, hatır kırmaktan daima kaçınan uysal şairi yumuşatıyor ve istediğim cevabı veriyor:

“Meşrutiyet’ten sonra gelmiş en kuvvetli şair Yahya Kemal’dir diyeceğim. Fakat tevazuu şiar edindiğim için. Hem onu diğerlerine tercih edişimin bir sebebi daha var: Yahya Kemal’in bende ve birkaç arkadaşımda unutulmaz tesirleri vardır. Bittabi gençlik devirlerimizdeki tesirlerinden bahsediyorum.

Sonra ben, ne pahasına olursa olsun üstatların inkâr edilmelerine muarızım. Kaldı ki Yahya Kemal’in şiir tarafı, söylenildiği kadar boş değildir. Bence o şiirlerin çok uzun zamanda yazılmasını büyük kusur sayanlar da haklı sayılamazlar.

Eğer her çok düşünen insan mutlaka güzel eser verebilseydi, bütün melankolikler birer şair olurlardı. Bu itibarla sadece uzun ve dimağî bir ıkıntının eser yaratmaya kâfi sayılamayacağına göre, Yahya Kemal’de de başka meziyetler var demektir.

Hem Yahya Kemal hiçbir şey yapmamış olsa bile devrinin en temiz lisanını kullanmış, en öz duygularını mısralaştırmıştır. Onun bir şiirini okuyanların, kendi hislerinin dile geldiğini görmeleri için şair olmalarına lüzum yoktur. Çünkü o herkesin hissini terennüm eden bir şairdir ve biz onu beğenirken, başkalarını da beğenmiş oluyoruz.”

En kuvvetli şiiri?

“Bu kolay değil. Hem kolay olsa bile, şiirlerinden birini ötekinden üstün tutmakla üstadı gücendirmiş olacağız. Mamafih oldu olacak hatırın için bu fedakarlığı da yapayım: en beğendiğim şiiri Ses’tir.”

Ya en kuvvetli romancı?

Faruk Nafiz geniş bir nefes aldı: “Bu bahiste kimseyi gücendirmek umurumda bile değil. Çünkü bugünkü hâlde, Reşat Nuri’nin en kuvvetli romancı olduğuna kaniyim ve bu kanaatim hatır gönül endişesiyle değişmeyecek kadar kuvvetlidir.

Ben şiirde de romanda da tiyatroda da en samimi görünüş ve gösterişe aşığım: Aşığı olduğum bu hususiyeti herkesten fazla Reşat Nuri’de buluyorum. Üslubunun samimiyetiyle insanı cana yakın bir dost gibi derhal kavrıyor ve insana mevzunun orijinal olup olmadığını, tekniğinde de kusur bulunup bulunmadığını düşündürtmüyor bile.”

Son Posta gazetesinden

Bir de hikâyeci adı söyle üstat?

Faruk Nafiz hiç düşünmeden “Peyami Safa!” dedi ve ilave etti: “Onun hikâyeleri beni sade eğlendirmiyor. Ben bu geniş kültürlü ve derin kavrayışlı yazıcının hikâyelerini biraz da ilmî birer tetkik gibi okuyorum.”

Cevabını tamamlayan şair, saklayamadığım bir gülüşün hikmetini merak etmişti. Ona sade “Hiç,” dedim. Ve dostuna yaptığı bu iltifatta düştüğü gafleti yüzüne vurmamak için Peyami Safa’nın imzasıyla hikâye yazmadığını söylemedim.

Ayrılırken o: “Bu,” dedi, “ne zaman çıkacak?”

“Neden sordun?”

O: “O günkü Son Posta’yı almamak için!” dedi ve bu kabil hasbihallerden ara sıra yaptığım latifeli azizlikleri ima ederek güldü: “Senin eline düşen muharrir, kurt ağzına düşmüş kuzudan beter oluyor da!”

Şimdi bu cevabı okuyanlar, Faruk Nafiz’i isimlerinden bahsedilmesi uğrunda kurt ağzına düşmeyi bile göze alan şöhret düşkünlerinden sanacaklar ve eğer öyle olmasaydı Naci Sadullah’a bile bile mülakat verir miydi diyeceklerdir.

Ben onu bu zan altından düşmekten kurtarmak için “Üstat,” dedim, “bu son cümleni yazmayayım.”

Fakat o, bu cevabının sadece benim aleyhime tefsir edileceğini düşünmüş olacaktı ki güldü ve “İşine gelmiyor galiba?” diyerek vebali boynumdan aldı.

Son Posta, 13 Nisan 1936