Kınar Hanımın Denizleri

Digan (argoda): Ben.

Pera: Beyoğlu.

Cezayir menekşesi: Zakkumgillerden, rutubetli yerlerde yetişen, parlak, mavi renkli bir çiçek.

Dikran Çuhacıyan: Türk melodilerini Avrupa tekniğiyle besteleyerek bizde ilk kez yerli operetler yazan değerli bir Ermeni sanatçı. “Leblebici Horhor Ağa”, “Köse Kâhya” gibi operetleriyle ün yapmıştır. (Bunlardan “Leblebici Horhor Ağa” ile “Köse Kâhya’dan da söz edilmektedir şiirlerde.)

Neyyire Hanım, Neyyire Neyyir: (1903-1942). Tanınmış, değerli sahne sanatçılarımızdandır. Uzun yıllar Darülbedayi’de çalışmıştır. Muhsin Ertuğrul ile evliydi.

Saffet Nezihi Şener: Ece Ayhan’ın Siyasal Bilgiler’de okuduğu yıllarda Tıp Fakültesi’nde okuyan bir genç. O zamanlar şiirler yayımlamış birkaç dergide. (Açıklamalar bölümünde bir şiirini tam olarak verdik.) Çok genç yaşta ölmüş.

Zanzalak ağacı: 1. Bir ağaç türü. 2. Saffet Nezihi Şener’in bir şiirinin adı.

Zincifre: Eskiden deri hastalıklarında kullanılan doğal, kırmızı civa sülfürü.

Tuba: Romalılardan kalma bakırdan yapılmış bir nefesli saz.

Teodor Kasap (1835-1905): Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinin tanınmış gazetecilerinden. Kayserilidir. Diyojen adlı mizah gazetesini çıkarırdı.

Perhiz: Hristiyanlarda oruç.

Kel Hasan: Tanınmış bir tiyatro oyuncusu. Süpürgesi ve tenekesiyle sahneye çıkarmış.

Serkidoryan: Bir burjuva kulübü. Bu kulübün adıyla çıkarılan sigaralar.

Kantocu Peruz: Zamanında çok ün yapmış bir kantocu. Radyoda da söylermiş. Çok şişman olduğundan tahtırevanla taşınırmış.

Atonal: Yeni bir bestecilik çığırına göre ton ve makam temeline bağlı kalmadan yapılan beste.  (Ece Ayhan şiir yayımlamaya yeni başladığı yıllarda şiirlerini atonal müzikle karşılaştıran incelemeler yapılmıştır.)

Art Tatum: Amerikalı caz bestecisi ve piyanist. Kör ve zenci.

Leon Blum (1872-1950): Fransız yazar, siyaset adamı. 1936’da front populaire’i kurarak birçok partileri birleştirdi, başbakan oldu. (Şiirlerde 1936 yılından da söz edilmektedir.)

Kanlı Nigâr: Çok güzel bir kadınmış. Güzelliğiyle bütün İstanbul’da ün yapmış. Gençlere düşkünmüş. Seviştikten sonra öldürtürmüş sevgililerini.

Goygoycu: Dilenci. Cumhuriyetin ilanından önce Muharrem ayının ilk haftasında aşure yapmak vesilesiyle sırtlarında torbalarla bir makam tutturarak mahalle aralarında buğday, nohut, şeker, pirinç, vb. toplamak üzere dolaşan, çoğu kör, topal olmakla birlikte aralarında gözü açık olanlar da bulunan dilencilere denirmiş. İlahiye benzeyen ve kendilerine özgü bir makamla bir tekerleme söylerlermiş. İçlerinde gür sesli biri, “Gökte melek, yerde her can ağlar,” dedikten sonra hepsi bir ağızdan “Hoy goygoy canım” diye makamı tamamlamak adetinde oldukları için bunlara halk arasında “goygoycular” denirmiş.

Okarina: Günay Amerika’da topraktan yapılan nefesli bir çalgı.

Hoffman, E.T.A. (1776-1882): Alman edebiyatçısı. Çok realist bir dille garip öyküler yazmıştır. İnsanları, özellikle kentlerde yaşayanları büyük bir dikkatle incelemiştir. Müzikle de uğraşmış, bu konuda birçok yazılar yayımlamıştır.

Deniz Kızı Eftalya: Zamanında çok ünlü, çok güzel bir şarkıcı kadın.

Kula: Al ile kır arasında bir at rengi.

Bakışsız Bir Kedi Kara

İlenç: Beddua, lanet.

Sekenli: İlenç, alp, hınç gibi sözcüklerde rastlanan ve sesli değerinde olup kendinden sonra sesiz alabilen r, l, m, n, s, f gibi sessizlerin bu bakımdan ortak adı.

Malta humması: Akdeniz kıyılarında görülen, keçi sütüyle insana geçen ateşli bir hastalık.

Boliçe: Yahudi kadını.

Epitafio (İspanyolca): Mezar taşına, ölen için yazılan yazı.

Angut: Kazdan büyük, tuğla renginde bir kuş. Çok garip bir hayvan. Masallarda ölü yiyen, mezar açan bir kuş olarak da adı geçer. Angut, argoda küfür olarak da kullanılır.

Yalvaç: Kitap getiren peygamber, resul.

Danyal Yalvaç: Milattan 700 yıl önce yaşadığı söylenen bir İsrail peygamberidir. Rüya yorumlarıyla ün yapmıştır. Remil (Bakışsız Bir Kedi Kara’da bu sözcük de kullanmış) denilen falı ve rüya yorumlamasını onun bulduğu söylenir.

Canfes: Parlak, ince, çoğu zaman iki renkli gibi görünen ipek kumaş..

Mısrâyim: Eski İbrani metinlerinde Mısır’ın adı.

Dimi: Verevine, sık dokunmuş, pamuklu bir bez. Döşeme yüzü ve perdeler için kullanılırdı.

Simruğ: Kafdağı’nda yaşayan efsanevi bir kuş. Sözlüklerde “simurg (otuz kişi) olarak geçer.

Ming: Çin ismi. Ece Ayhan’ın çocukluk yıllarında filmlerde de bu adda bir kötü adam varmış.

Hamsin: Kuzey Afrika’da esen sıcak güney rüzgârı.

Kargabüken: İkiçeneklilerden zehirli bir bitki.

Esrik: Sarhoş, mest.

Albastı: Lohusa hastalığı.

İpeka: Güney Amerika’da yetişen kusturucu bir bitki.

Remil: Bir fal türü, özellikle kum falı.

Ağınmak: Yere yatıp debelenmek. (Hayvanlar için kullanılır)

Kösnü: Erkek ve dişinin birbirlerine karşı duydukları istek, şehvet.

Ortodoksluklar

Ortodoks: Dinsel anlamda “doğru insan” demektir. Sertlik, gavurluk, orostopolluk anlamlarına da gelebilir.

I

Sapkı: Bir görevin, özellikle fizyolojik bir görevin ters bir yön alması.

Berbername: Osmanlılarda bu “name”lerde açık, ayıp şeyler anlatılırdı. Bunlara berbername, hamamname gibi isimler verilirdi. Aralarında padişahlar için yazılanları olduğu gibi halk için yazılmış olanları da vardır.

Erselik: Hünsa, kendinde hem erkek, hem de kadın organları bulunan.

Lavta: Uta benzer, gövdesi uttan küçük bir çalgı.

Malta Yahudisi (Jew of Malta): C. Marlowe’un bir kitabı.

II

Madrigal: Konusu daha çok aşk olan kısa şiir. Sonnet’e benzer. Sözleri böyle şiirlerden alınan şarkılar.

Gesualdo da Venosa: Venosa, İtalya’da bir kent. Gesualdo, Venosa prensiymiş. Karısını çılgınlar gibi seven bu prens çok da kıskanırmış. Kendisini başkasıyla aldattığını sanarak kadını zehirlemiş. Sonradan yaptığına çok pişman olmuş ve hayatının geri kalan yıllarını bu konuyla ilgili madrigaller yazarak geçirmiş.

III

Bürümcük: Ham ipekten dokunan ince bir bez.

Hamamname: Bak: berbername (I).

İğdiş: Hayaları burulmuş.

IV

Bindallı: Mor kadife üstüne sırmayla kabartma dal, yaprak ve çiçek işlemeli giysi.

Köse Kâhya: Dikran Çuhacıyan’ın bir operetinin adı.

V

Kirmastorya: Sonradan Mustafakemalpaşa adını almış ilçeyi kuran kadın.

Sodomita (İspanyolca): İbnecik.

Cihannüma: Her yanı seyredebilmek için bazı evlerin çatılarına yapılan küçük oda ya da taraça.

Ut yeri: Vücudun gösterilmesi ayıp olan yeri.

VI

Varak: Yaprak yaldız.

VII

Barduğomeos: Ermiş bir Ermeni. Sağ eli bugüne dek kalmış ve kutsal sayılıyor. Birçok manastırlarda böyle sağ ellere rastlanıyor.

Ruzukan: At adı. Bir Ermeni kralının adı.

VIII

Vire: Durmadan, habire.

IX

Üzgü: Eziyet, cefa.

Tını: Bir cismin titreşiminden çıkan ses. (Müzik terimi).

Tablatura: Müzikte (Batı müziğinde) bir nota çeşidi.

XI

Çaça: Genelevdeki kadınlara yardımcılık, aracılık yapan kadın.

Lonca: Aynı meslekten olanların kurduğu örgüt.

Ziba: İstanbul’da kapanmış çok ünlü bir genelev sokağının adı.

XII

Fınduktar: Ermeni tarihinin garip bir kişisi. Kızları esir alınır, hayatı hep onları aramakla geçer.

Diyakos: Papaz çömezi, papaza ayinde yardım eden kimse.

XIII

Angut: bak: Bakışsız Bir Kedi Kara bölümü.

Akneri-Vank Manastırı: Kars-Bitlis yöresinde bir zamanlar Türkiye’de bulunan Ermenilerin merkezi olan bir manastır.

Domra: Kafkaslarda rastlanan bir çalgı.

Hult ağacı: Cennette bir ağaç. Doğu ülkelerinde masallarda adı çok geçer.

Vardapet: Ortodokslarda dinsel aşamada bir mevki.

XIV

Cinaedi: Puşt, oğlan.

Tavşandudağı: Doğuştan yarık üst dudak.

Sayrılık: Hastalık.

Pericik: Kilit dili.

Aleko: Bir tiyatro oyuncusu. Sahnede ölmüş.

XV

Panola (İspanyolca): Bir çalgı. Türkçeye Yahudilerin getirdikleri sözcüklerden biri.

Nite: Nasıl.

Büküntü: . Düğüm. 2. Bağırsakta meydana gelen ağrı.

Puhu kuşu: İri cins bir baykuş. Ruslar İsa’nın bir dilenci kılığında Rusya’dan geçeceğine inanıyorlar ve bunu bekliyorlar. Puhu kuşu kılığında şimdi şehirlerde dolaşıyor geceleri.

XVI

Karabitsi oyunu: Eski bir Bizans seyirlik oyunu. Bizim şenliknamelerde de adı geçiyor.

Pençik: Beşte bir anlamına gelir. Rumelide devşirilen oğlanlardan padişaha verilen beşte biri.

Tar: Bir çalgı.

Hamparsum: Osmanlılarda ilk notayı bulan, şarkıları notaya çeken müzisyen.

Ayvazovski (1817-1900): Ünlü bir Ermeni ressamıdır. Kırım’da doğmuş ve orada ölmüştür. Bizim müzelerimizde olduğu gibi, Avrupa müzelerinde de tabloları vardır. Özellikle deniz resimleriyle ün yapmıştır.

Raspop: Rusya’da Ortodoksluktan atılan papazlara verilen ad.

Porne (Rumca): Orospu.

XX

Maydos: Şimdiki Eceabat.

Vartuvaria: Gül bayramı, özel ad.

Selluka: Ege bölgesinde yetişen bir çiçek. Bu bölgede özellikle iplere dizilip satılıyor.

XXI

Kimesne: “Kimse” sözcüğünün eski şeklidir.

Karakoncolos: Karakoncolosların kovulması şeklinde oynanan bir oyun. Karakoncoloslar (karakandzali) ne olduğu belirsiz birtakım yaratıklardır. Türkler bunları karakoncolos olarak adlandırıyorlar ve bunların Noel’den on ikinci geceye kadar kötü etkileri olduğuna, gittikleri evlerin bolluğunu, bereketini yok ettiklerine inanıyorlar.

Kayağantaşı: Yaprak yaprak ayrılabildiği için evlerin damlarını örtmekte ve üzerine tebeşirler yazı yazılan taş tahta yapımında kullanılan yumuşak, mavimtırak bir taş, arduvaz.

Manil: Eski bir oyun. Dominoya benzeyen, çok dikkat isteyen bir oyun. Oyunun başında da olsa en ufak bir yanlış yenilgiye sebep oluyor.

Kiril: Bugün kullanılan Rus alfabesini bulan Ortodoks papaz: bu alfabeye “kiril alfabesi” adı verilmiş.

XXII

Novotni: İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’d bir gazino.

Lala: Gene İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da bir birahane.

XXIII

Levanten: Orta Doğu’da uzunca kalıp, yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalı.

Kokot: Aşifte.

Anzorot (argoda): Rakı.

Ötümlük: Sonorite.

Zangoç: Kilise çanını çalan.

XXIV

Üç Horan Kilisesi: Beyoğlu’nda bir Ermeni kilisesi.

Sorokust: Ayin.

Karatodori Paşa: Osmanlı Devleti’nin bir paşası. Müzikle uğraşırmış.

XXV

Potrebnik: Ruslar’ın dinsel kitabı.

XXVI

Fakfon: Gümüş gibi görünen bir alaşım.

Arkegon: Yosunlarla eğrelti otlarının dişilik organı.

XXVII

Ayapera: Pera, Beyoğlu’na verilen addır. Aya ise “aziz” anlamına gelir.

Değimsiz: Değersiz (sözlükte). Değerli (şiirdeki anlamı).

Dudu: Yaşlı Ermeni karısı.

Eprimek: Dağılıp parçalanacak hale gelmek, dağılıp parçalanmak, inhilâl.

Arda: İşaret olarak yere dikilen çubuk.

Arkebüz: Omuzda taşınan, uzun bir tabanca. Çok eski zamanlarda kullanılmış olan bu silaha Fransuzlar “el topu” da derler.

II. AÇIKLAMALAR

Şiirin sözcükleriyle ilgili olarak: “Yırın tilciğe dayanması demek, tilcikle ‘kurulur’ demek gibi yalınç bir anlama geliyorsa amenna (ötekiler tilcikle ‘yazıyorlardı’), ama ‘salt’ tilcik olanakları bakımından bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik ‘salt’ görüntü yakalamak için bir araştır demek de, yırı, bugünkü yırı anlamak, yırın kendisini, tilciğin ‘değerini’ bilmemektir,” (3) diyor Ece Ayhan. Şiirlerinde sözcükler çok önemli bir rol oynuyor, ama başta da belirttiğimiz gibi, bu sözcüklerin incelenmesi üstüne kurulan yazımızla her şeyi çözümleyeceğimizi sanmıyoruz.

a) Sözcüklerin üç kitaba dağılışı:

Verdiğimiz küçük sözlüğe bir göz atacak olursak açıklanması gereken sözcüklerin en çok Ortodokslular bölümünde bulunduğunu görürüz. Bu nedenle Ortodokslular’daki şiirlerin öbürlerine bakımla daha kapalı olduğu, daha güç anlaşıldıkları gelebilir aklımıza. Ama aslında Ece Ayhan bu şiirlerde biraz açılmıştır, aydınlıklaşmıştır.

Daha okumaya başlarken yapıtın adının, içeriğiyle ilgili çok açık bir ipucu verdiğini, içeriği özetlediğini görüyoruz: Ortodokslular: sertlikler, orostopolluklar. İçindeki şiirlerin başlık yerine numaralar taşımaları bunların – konusunu yapıtın adıyla öğrendiğimiz – büyük bir bütünün bölümleri olduğunu gösteriyor bize. Öbür iki yapıtın adları, Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara, ilki anıları, geçmişteki olayları, ikincisiyse masalsı bir dünyayı aklımıza getiriyorsa da, içerikle ilgili böyle kesin, kolay anlaşılır bir ön açıklama yapmıyor; okur belirli bir şüphe, bir soru işaretiyle açıyor o kitapları.

Ortodokslular’ı okumaya başlayınca Bakışsız Bir Kedi Kara’dan, özellikle Kınar Hanımın Denizleri’nden çok alışık olduğumuz tekil birinci şahsa göre çekinlenmiş yüklemlerin, tekil birinci şahıs iyelik zamiri eklerinin, kısacası “ben”in bu kitapta yok olduğunu fark ediyoruz. Üçüncü şahısta bir anlatımla, sanki ortodoksluları bir gözlemcinin dilinden dinliyoruz; gözlemlerini yapmış, belki kimi zaman aralarına karışmış, şimdi de bize anlatıyor çevresindeki bu ortodokslukları. I ve VI numaralı şiirlerde “ben” kullanılmış, ama bu tümceler italik dizilerek ötekilerden ayrılmış.

Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara’da çoğunlukla kendinden söz eder, çocukluk, gençlik günlerine dalar, “karaduygunluğunu” yalnızlığını anlatır, yakınır; gözlemci bir niteliği yoktur bu şiirlerde.

Örneğin, Bakışsız Bir Kedi Kara’da

Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yakılmış babası büyücü. Selanik’te geçirir kışı.

(Kılıç)

Dizeleriyle oğlunun hem dişi, hem erkek olma durumundan usulca, örtülü bir şekilde söz ederken Ortodoksuklular’da bunu çekinmeden, “göğse yazdırılmış, kezlerce yinelenmiş” bir sözcükle açık seçil belirtmiş:

Arık bir çocuğun yüreğindeki eğriliktir. Bileğinde doldurulmuş ve bütün bir atmaca taşıması. Çalışır toplamaya tüylerini. Yazdırır göğsüne zafranla. Yinelediği bir sözcük kezlerce: Erselik!

(I, Ortodoksluklar)

Buradaki “erselik” örneğinin gösterdiği gibi küçük sözlüğümüzdeki “bilinmeyen” sözcüklere çok şey sığdırılmış, yüklenmiş. Ortodoksluklar’daki hemen her şiirde böyle birkaç tane “bilinmeyen” sözcük var ve çoğu zaman bir anahtar görevinde bunlar. Çok çeşitli kaynaklardan gelen bu sözcüklerin anlamlarını düşünüp onlara gerekli boyutları vererek imgeleri genişletebilir, etkilenilen kaynağa yaklaşır ve şiiri anlayabiliriz. Aşağıdaki öbür bölümlerde bu düşüncemizi açıklayacak, pekiştirecek örnekler göreceksiniz.

b) Sözcüklerin ilgili olduğu konular:

Sözlük bölümünde verdiğimiz sözcüklerin şöyle bir ayrımını yapabiliriz: Müzikle, tiyatroyla uğraşmış, bugün artık yaşamayan kişiler -çoğu Rum, Ermeni bunların-; efsanelerde, masallarda rastlanan kuşlar, kişiler; falcılıkla, büyücülükle ilgili sözcükler; zehirli bitkiler; İbrani, Ermeni-Bizans tarihinden kişiler, yerler, sözcükler. Bu çok genel, kaba ayrımdan Ece Ayhan’ın hoşlandığı konuları görüyoruz. Renkli, çarpıcı görüntülerini çizdiği sözcüklerin kaynağını onun olduğu kitaplarda bulabiliriz. Dünyasını kitaplar üzerine kurar ve şiirini hammaddesini bunlardan devşirir. Çoğu zaman hammadde olarak aldığı bu sözcüklerin anlamını bilmek yetiyor bize. Ama bazen da bir ansiklopedinin çerçevesi dışında, ilgili oldukları konularda özel bir bilgi gerektiriyorlar. Arkebüz, arkegon, domra, tar, okarina, ipeka gibi sözcükleri kitap karıştırmadan bilmek, bulmak biraz güç. Yalnız bu söylediklerimizden Ece Ayhan’ın değişik, anlaşılmaz bir şiir yazmak için birtakım kitapların başına geçip ilginç sözcükler aradığı gibi yanlıi bir anlam çıkarılmamalı. Şiiri bir sözcükler yığını diye görmek olurdu bu.

c) Sözcüklerin anlamları yardımıyla şiirlerin açıklanması:

Yukarıda “erselik” sözcüğünü örnek göstererek “bilinmeyen” sözcüklerin anlamlarını bulduktan sonra bunlara gerekli boyutları vererek çoğu zaman şiirleri açıklayabileceğimiz söyledik. Başka örnekler verelim şimdi:

Seriyor zambaklarını kıskançlığın bir delikanlı. Yeraltı gömütlüğü açık.

Bir madrigal söylüyor Gesualdo da Venosa’dan. Yazıklanmanın kamburu.

Kunduz karnı bir kadına, beklenmedik bir çılgınlık daha giyindirildi.

(II, Ortodoksluklar)

Gesualdo da Venosa’nın karısını çok seven bir prens olduğunu, ama sevdiği kadar kıskandığını da, hiç yoktan kendisini başkasıyla aldattığını sanıp kadını zehirlettiğini ve sonradan yaptığına pişman olup madrigaller yazdığını bilirsek, yani kısaca, Gesualdo da Venosa’yı sözcüğün tarihsel boyutları içinde düşünürsek şiirde anlaşılmayan bir yan kalmıyor. Garip bir sevgi belirtisinin ve kıskançlığın Ece Ayhan’ı etkilediğini anlıyoruz. Gerçi Gesualdo da Venosa’nın kim olduğunu bilmeden de “kıskançlık” motifi seziliyor, ama o kadar, o da belki şiirde “kıskançlık” sözcüğü geçtiği için.

Örtemiyor üzüntüsünü, fakfon kanatlarıyla bir kokona, arkegon bozuğu. Bulanık çekimler.

Ayrılırken esrikt, elinde potin ayağında şemsiye. İki parmakla istavroz çıkarmak bilir.

(XXVI, Ortodoksluklar)

Burada da fakfon ve arkegon sözcüklerinin anlamını bilmeden pek ileri gidemeyiz. “Gümüşe benzeyen bir alaşım” ve “yosunların, eğrelti otlarının dişilik organı” anlamlarına gelen fakfon ve arkegon sözcüklerini bilmediği için de kimseyi kınamayız, ayıplayamayız. Bunların anlamlarını öğrenince şiir tamamen açıklanıyor. Arkegon ve fakfon’un ne olduğunu bilmeden “bulanık çekimler”, “ayrılırken”, “elinde potin ayağında şemsiye” sözcükleri yardımıyla bir şeyler seziyor, bir kokonanın konuşmasını andıran arkegon ve fakfon’da “on”ların yinelenmesiyle yaratılan dış güzellikle, uyumla avunuyoruz.

Kınar Hanımın Denizleri ile Bakışsız Bir Kedi Kara’da da sözcüklerin yardımı oluyor gene, ama çoğunlukla anahtar niteliğinde değiller. Öyle şiirler var ki içindeki sözcüklerin hepsinin anlamlarını bilmemize karşın gene de anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu iki kitapta genellikle etkilerin geldiği kaynaklar farklı. Ortodoksluklar’da çoğunlukla “bilinmeyen” sözcükler halinde ortaya çıkan etkiler, çağrışımlar, bunlarda “bilinen” sözcükler halinde ortaya çıkıyor, imgeleri kuruyor. “Bilinmeyen” sözcükleri açıklamakla, onları izleyerek etkilerin, çağrışımların kaynağına yaklaşabilirken bu yapıtlarda böyle yol gösterecek yardımcılar yok.

Aşağıdaki örneklerde kaynağı ve etkinin dışsallaşmasını göstererek bu düşüncemizi açıklayalım.

Ece Ayhan’ın özellikle ilk kitabında, sonraları gittikçe seyrekleşerek Ortodoksluklar’da yok olan, “abla” ve “ablanın intiharı” motiflerine çok rastlanır. Bunları sözlükte kısaca sözünü ettiğimiz genç ozan Saffet N. Şener’in aşağıda tam olarak verdiğimiz şu şiirine bağlayabiliriz:

Ablamın Ölümü

Bir kova devrildi taşlığa

Sular serin serin akıverdi.

Sıkıldı bu taraflardan

Karanlığa çevirdi yüzünü

Garipçe bakıverdi (4)

Şiirlerin tamamı çok yer kaplayacağından sadece “abla” sözcüğünün geçtiği dizeleri veriyoruz. (Örnekler çoğaltılabilir.)

Uzamış masallardan güzleri

bir halı sermek taşlığa ablamın

biraz konuşmak istemek sonra çekip gitmek

(Kanlı Nigâr.)

intihar karası bir faytona binmiş geçerken

ablam.

(Fayton.)

Benim hiç çin’de bir ablam olmamış korkunç

hû.

(Put, Zanzalak Ağacı, Saffet N. Şener,

Zincifre, Ölüm.)

nereye gitsem gelip beni buluyor

çıkmaz bir sokakta ablam.

(İbraniceden Çizmek.)

Saffet N. Şener’in ince duyarlığı çevresinde dolaşan bu etkilenmenin ne denli değişik biçimlerde ortaya çıktığını görüyorsunuz. Ece Ayhan’ın şiiri bir ozanın etkilenebileceği kaynakların çeşitliliğini, değişikliğini göstermesi bakımından çok ilginç.

Şimdi de Metin And’ın Bizans Tiyatrosu (5) adlı kitabından aldığımız şu bölüme bakalım:

“Doğudaki inanca göre pantmimus ve mimus oyuncuları her türlü cinsel sapıklığa yatkın kişilerdi. Arnobius oyuncuları doğrudan doğruya cinaedi (oğlan, puşt) diye nitelendirir. Mima’ların hepsi de Theodora gibi utanmaz değilse de herhangi birinin tam namuslu bir hayat sürdüğü ileri sürülemez. Mimalar çok defa porne (fahişe) olarak nitelendirilir.”

Gene aynı kitapta kiliseyle çatışma halinde olan tiyatroyu, bu cinaedileri, porneleri, kilisenin sonunda içine aldığını, çatışmayı hallettiğini öğreniyoruz.

Bu bölümde görülen cinaedi ve porne sözcüklerinin geçtiği şiirlere bakalım.

Kendini doğuruyordu bir cinaedi. Dimdoğru. Borçludur bir sayrılığa tavşandudağını.

İndirdi periciliğini kilidin. Dörtkaşlı Aleko. İğneardı mıydı başındaki ışkırlak?

(XIV, Ortodoksluklar)

Miydi? Bir levanten miydi? Kokut’un yeğeni. Türiyor sözcükler anzarot’tan. Bir klarnitacının divan’ına giderdi.

Vardı ötümlüğü ne güzel bir ses, her yortunun kilisesinde. Kuyu yüzüne çıkıveriyor zurnalarla da buluşup görüşmek.

Bir zangoç, unutamadığı bir cinaedi’yi yeniden kurarken, bir gravür kazıyacaktır, tortudan. Şiir elinden tutuyor.

(XXIII, Ortodoksluklar)

Yüzükuylu çevrilirse, sırtında daha büyük bir yara görülür. Raspop kafasıyla porne türevleri.

(XVII, Ortodoksluklar)

Ancak cinaedi’yi, porne’yi tarihsel boyutları içinde düşünerek yukardaki şiirlere bir anlam verebiliyoruz. Cinaedi’lerle porne’lerin kilisede yaşamaları, kilisedeki yaşantıları ve bu durumun, bu zıtlığın yaptığı çağrışımları duyuyoruz yukardaki dizelerde.

Okurun şiiri okumasıyla ozanın şiiri yazması durumları arasında belirli bir fark vardır hep. Her iki durum birbirlerine çok benzeyebilir, yaklaşabilir, ama hiçbir zaman eşit olamaz. Ozan bir kaynaktan ya da kaynaklardan aldığı etkiyi kendi şiir makinasında işledikten sonra uygun bir biçime dökerek dışsallaşmış olur. Okurun gene aynı yollardan geri dönmesi çok güç, belki imkânsızdır. Ece Ayhan’ın şiirinde, “bilinmediklerini” kabul ettiğimiz sözcüklerin, yukardaki örneklerde olduğu gibi, nerelerde geçtiğini, ozanın bunlara nerede rastladığını saptayarak etkiyi, bu sözcüklerin anlamlarını öğrendikten sonra onları şiirde bu anlama göre kazandıkları boyutlar içinde düşünerek dışsallaşmayı görebiliriz. Sözcüklerin çoğu kaynaklara giden yollar olmaktadır bizim için -kaynaklar yöresi karışık, karmaşıktır, ama içlerinden bazılarını bilmek de yararlı. Bu yöndeki çalışmalarla elde edilen “etki-dışsallaşma” örneklerini genelleştirerek ozanın bütün şiirleri için geçerli birtakım düşünceler saptarız. Bunlardan ve tümüyle anladığımız şiirlerinden edineceğimiz “Ece Ayhan bilgisi” özellikle bazı biçimsel engelleri kolayca aşmamızı sağlamaktadır.

Yeni Dergi, Mart 1969