.

Sait Faik Hikâye Armağanı: “Yaz Evi”

yaz-evı-mehmet-zaman-saclıoglu

Bilge Sönmez

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun ilk kez 1994’te Cem Yayınevi tarafından yayımlanan öykü kitabı “Yaz Evi”, 1995’te Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanır. Kitap, “Brandenburg’un Dört Atlısı”, “Bir Yaz Evi”, “Oteldeki Kapı”, “Bir Kadın, Bir Erkek”, “Yalanın İki Yüzü”, Kutsal İttifak”, “Pencere Önümün Yolcusu”, “Nöbette”, “Kızım”, “Dörtyol”, “Basamaklar” isimli birbirinden bağımsız 11 kısa öyküden oluşur.

Yazar, neredeyse tüm öykülerinde zaman kavramına değinmiştir. Kadın erkek ilişkileri, yaşlılık, delilik, toplumsal sorunlar ve devlet eleştirisi gibi çeşitli konuların ele alındığı bu öykülerde farklı anlatım tekniklerine yer verilir. Kimi öykülerde okura hitap eden bir anlatı biçimi izlenirken kimilerinde ise öykü kahramanının iç dünyası ön plandadır.

“Brandenburg’un Dört Atlısı” isimli ilk öykü, Berlin’de, Brandenburg Kapısı’nın altında bir satıcının kurduğu tezgâhın başında, satıcı ile alıcılar arasında geçen diyaloglardan oluşur ve öykü bu diyaloglarla kısa bir piyesi andırır. Öykü, tezgâh başındaki satıcının şu çağrısıyla başlar: “Eskimiş zamanları satıyorum, yitirilmiş yolları satıyorum, unutulan başarıları satıyorum. Sudan ucuz… Haydi, sudan ucuz…” (sf. 9) Tezgâhta saat, pusula ve madalya satılmaktadır. Satılan eşyaların her biri bir anlam ifade eder. Yazar yitirilmiş zamanlara, savaşlardaki kayıplara ve aynı savaşların insanlara kazandırdığı ödüllere değinir. Her ne kadar “ödül” kazanılsa da, her savaş karşılıklı bir yok ediştir yazara göre. Hikâye Türkiye dışında bir mekânda geçer fakat odak evrensel olduğu için yabancılık çekmeyiz. Öyküde, geçip giden zaman, kazanıldıktan sonra anlamını yitiren başarı ve yolunu kaybeden insanlar anlatılır. Yazar, mekân olarak Tarihi Brandenburg meydanını seçmiştir. Berlin’in ana sembollerinden biri olan Brandenburg kapısı, Almanya’nın birleşmesini temsil eder. Kapı üzerindeki dört atlı tasviri (quadriga), Yunan ve Roma mitolojisinde tanrıların arabasıdır ve barışın sembolü olarak inşa edilmiştir. Yazar, bu semboller ile tezgâhta satılan saat, pusula ve madalya arasında bağlantı kurar.

“Bir Yaz Evi” öyküsü, yetmiş beş yaşında ve oldukça sağlıklı görünen Salim Bey’in, arkadaşının ölümü üzerine yaşadığı değişimi ironik bil dille ele alır. Salim Bey kendi mezarını yaptırmaya karar verir ve mezarın yapım aşamasını büyük bir titizlikle takip eder. Asırlar sonra bile onun, o mezarda yattığının bilinmesini isteyerek aslında ölümünden sonra bile anılmak, dikkat çekmek, var olmaya devam etmek ister. Mezarını çağlar sonrasına taşıyacak bir biçimde dizayn ettirir. Bunun için mimar tutar. Mezarı yapıldıktan sonra, bir türlü ölemediği için, yıllar boyunca mezarını kontrol edip bakım yaptırır. Salim Bey’in yıllar boyu süren bu mezar mücadelesi, absürt bir anlatıdır. Mezarlığın yapım sürecinde, ölüm ve yaşlılık haricinde bazı toplumsal sorunlara yer verilir ve şehrin mimari yapısı alaycı bil dille eleştirilir. “Mezarlığın arkasındaki şehir dokusuyla mezarlığın altındaki sanayi bölgesinin dokusu arasında, bunları görsel ve mekânsal olarak hem bağlayıcı, hem de ayırıcı bir yapı kurmak zorundayız. … Mezarınızın, duygusal, mistik değerlerin akılla sorgulandığını anlatan çağdaş ipuçlarını barındırması, hem bir ölü olarak sizin, hem bir mimar olarak benim için önemlidir demişti.” (sf. 21) Mimarla anlaşmalar, belediyeden alınan izinler, mezarın sonradan yapılan tadilatları ile Salim Bey’in bir ömrü daha geçer, en sonunda gittikçe yaş almasıyla vücudundaki ağrılar artar. Doktorun tavsiyesiyle ağaçlık ve serin bir yerde, mezarlığa yaptırdığı iki katlı yapıda yaşamaya başlarlar. Salim Bey’in henüz ölmeden kendi mezarında yaşamaya başlaması, yaşam ile ölüm arasında bir tezatlık oluşturmuştur. Ölüm ve yaşlılık insanları derinden etkileyen melankolik konular olsa da bunlar öyküde yaşlı bir adamın absürt macerası olarak yer alır. Drama yer verilmemiştir.  

“Oteldeki Kapı” öyküsünde anlatıcı, başından geçen bir olayı vapurda yanına oturduğu adama anlatır. Okur olarak bizler, kendimizi diğer yolcunun yerine koyarak anlatıcıyı dinleriz. Yaşlı bir adam, dalgınlığı sebebiyle otel tuvaletinde kilitli kalır ve tuvalette yaşadıklarını, aklından geçen düşünceleri, yaşlılığıyla alay ederek anlatır. Bu anlatı sırasında adamın hayata bakış açısını, yaşayış şeklini öğreniriz, bazı günlük alışkanlıklarını görürüz. “…kökü dışarıda sermayeyle kurulmuş bu lüks otelin tuvaletinde kalmayı milliyetçiliğime sığdıramıyordum.” (sf. 26) Öyküde akıcı bir dil ve alaycı bir anlatım benimsenir. Kahramanın tuvalette yaşadığı korku dolu yanılsama, kısa bir güldürü oyununu anımsatır.

“Bir Kadın, Bir Erkek” öyküsü, insanlığın atası kabul edilen Âdem ile Havva’nın bir parodisidir. Bu kısa öyküde Âdem ile Havva’nın cennetten yeryüzüne gönderilmeleri üzerine yaşadıkları anlatılır, klişe olarak tabir edilen kadın-erkek ilişkisi ve cinsiyet rolleri tartışılır. Modern çağın kadın erkek ilişkilerinin ilk insanlardan beri değişmediğini göstermeyi hedefleyen yazar, belki de hikâyenin yazıldığı dönem itibariyle günümüzde kabul görmesi zor bir ilişki dinamiği sunmuştur. Havva anlayışsız ve memnuniyetsiz, Âdem ilgisiz ve kadını küçümser bir durumdadır. Âdem bir şiir okur, Havva onu bilmece sanır, dolayısıyla sanattan anlamaz bir vaziyettedir Havva. Öykünün bir erkek tarafından yazıldığı oldukça açıktır, ya da yazar toplumun kadına bakış açısını ironik bir dille göstermek ister.

“Yalanın İki Yüzü”, çarpık kadın-erkek ilişkileri üzerine kuruludur; anlatıda aldatma, baştan çıkarma, yalan söyleme gibi “günah”lar yer alır. İnsanlar, yalan ve baştan çıkarma ile arzuladıklarını elde ederler, öyküde hiç kimse dürüst değildir. Dikkat çeken bir diğer nokta ise, kadın ile erkeğin cinsel birlikteliği, erkeğin karısından intikam alma aracına dönüşüyor. Erkek, “günah”ını intikam alma motivasyonuyla “masum”laştırıyor. Üstelik bu birliktelik esnasında aklından geçen düşüncelerden yola çıkarak adamın, cinsel birlikteliği bir şiddet aracı olarak kullandığı söylenebilir. “John tüm intikamını aldı masanın üzerinde. Karısından, yabancı adamdan, yıllardır bozmadığı sadakatinden, kaçırdığı sayısız fırsatlardan, bugün kendisine bu ihanet haberini vererek üzen Louisa’dan. Louisa, John’un tüm yaptıklarını ses çıkarmadan, üstelik onu kışkırtarak kabullendi.” (sf. 41)

Mehmet Zaman Saçlıoğlu

“Kutsal İttifak”, din istismarının insanlar üzerinde ne derece etkili ve yönlendirici olduğunu gösteren, ironik dille yazılmış bir öyküdür. Üsküdar’da yaşayan emekli bir imamın, nasıl ünlü bir üfürükçüye dönüştüğü, hangi yollarla ticaret yaparak para kazandığı anlatılır. Yazar başlangıçta dürüst bir din adamı resmi çizse de ilerleyen satırlarda hocanın, hayatını nasıl şekillendirdiğini okura açıklar. Hoca, karısının ölümü üzerine mahalle bakkalının kızıyla evlenmiş, bakkal vasıtasıyla hocalık ünü dört bir yana yayılmıştır. Kendisine gelen yardıma muhtaç insanlardan para yerine kabul ettiği yiyecek, içecekleri bakkal dükkanında gizlice satmaya başlarlar. Bu dümeni biri açığa çıkaracak olsa, o kişi hocaya saygı duyan insanlar tarafından hemen ayıplanır. Bir gün cemaatten Mustafa isimli bir gencin ölüp tekrar dirilmesi olayı insanlar arasında yayılır ve olay abartılı bir anlatıya dönüşür. Hoca, Mustafa’nın, insanların gözünde ilahi bir kişilik olmasını önlemek ve müşterilerini kaybetmemek için Mustafa’yı yanında tutmak ister, onu kendi yanında yaşamaya ikna eder. Hoca aynı zamanda dinin bir erkeğe sağlayacağı tüm imkânlardan yararlanmak ister. Onun fikirlerini şu satırlarda okuruz: “… karısının ölümünün ikinci ayında bakkalın kızıyla evlenivermişti. Ne hikmetse bunun da çocuğu olmamıştı. … Aslında hakkını kullanarak üç kadın daha almak istiyor, ama geçim güçlüğü ile bu kadınlardan da çocuk sahibi olamama olasılığını düşündükçe, bu isteğini uygulamaya yanaşamıyordu.” (sf. 44) Hoca, kendi kusurunun farkındadır fakat yine de başka kadınlarla evlenip bu kadınların da çocuk doğuramayacak olma olasılığına sığınır. Öykünün sonunda yazar, okuruna bir şaşkınlık daha yaşatır. Mustafa’nın, hocanın evine taşınmasıyla güya eve bolluk bereket gelmiş, üstelik hocanın bir de çocuğu olmuştur. Hoca hem dini söylencelerle Mustafa’yı ve ona karşı gelecek diğer insanları bastırmış, hem dini değerleri kullanarak insanları sömürmüştür. Öyküdeki tüm absürtlükler, yaşanması olağan bir olaymış gibi doğrudan, olduğu gibi anlatılır, ne yazık ki toplum içerisinde bu tarz yaşantıların mevcut olması ise asıl absürt olandır.

“Pencere Önümün Yolcusu” öyküsünde anlatıcı, günlerini pencere önünde geçiren yaşlı birisidir. Hikâye, bir akşamüstü, dışarıda bir şeyin ansızın belirip kaybolmasıyla başlar. Bu “şey” engelli, genç bir çocuktur ve ikinci gün, tekrar aynı saatte görülünce dikkat çeker. Günler geçtikçe çocuk, anlatıcının sabırsızlıkla beklediği biri hâline gelecektir. Anlatıcı zamanla onu merak eder fakat çocukla doğrudan bir ilişki kurmaz; eve gelen temizlikçi vasıtasıyla çocuk hakkında bilgiler edinir, dışarıdan içeriye gelen bilgi aktarımı vardır. Çocuk her gün sokak sokak dolaşmaktadır, arkasından da babası. Anlatıcı, kendi penceresinden gözlemler yapar, “zaman” üzerine düşünür, ev içinde geçirdiği vakti, çocuğun geçiş saatlerine göre düzenler. Ona göre çocuk her gün başka pencerelerin önünden aynı saatte geçmekte ve başkalarına zaman satmaktadır. (sf. 51) Başkasının ona birkaç dakika, belki birkaç saniyesini ayırdığı bu çocuk, zamanının neredeyse tamamını başkalarının pencerelerinin önünden yürüyerek geçirmektedir. Tabii arkasında onu takip eden eli bastonlu babasıyla. Yazar, öyküde hem zamanın herkese göre farklı anlamlar ifade ettiğini gösterir hem de çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa geçilen yaşam evrelerini penceresinden gözlemleyen anlatıcı vasıtasıyla bir yaşam çemberi oluşturur. “Çocukluktan gençliğe geçerken her gün biraz daha güçlenen, hızlanan oğlunun; her gün biraz daha güçsüzleşen, yavaşlayan, elindeki bastonu bile dayanak olmaktan yük olmaya dönüşen babayı ardından sürüklediği; kaderin, ölümcül bir yürüyüşe zorunlu kıldığı yaşlı damın, her yavaşladığında çocuğunun acımasız sesiyle kırbaçlandığını biliyordum artık.” Anlatıcı, çocuk ve babası arasında yaşanan kovalamacaya müdahale etmek istese de o sadece izleyici rolündedir. Çocuk uzun bir zaman pencerede görünmez. Bir süre sonra, bir öğle vakti peşinde annesi yürürken görünür. Kendi yaşlılığı ve ölümü üzerine düşünen anlatıcı, babanın ve bir süre sonra annenin de öldüğünü dışarıdan gelen bilgiyle öğrenir. Engelli çocuğun bir bakıcıya emanet edilmesiyle anlatıcının eziyet dolu günleri sona ermiştir. “Biliyorum, inanmayacaksınız; çünkü bana inanırsanız Tanrı’ya inanmayacaksınız. Tanrı’nın bu kadar insafsız olduğunu kim söyleyebilir? O zaman suçu benim üzerime atacaksınız, gençlik günlerimde işlediğim büyük günahlar için cezalandırıldığımı düşüneceksiniz; benim düşündüğüm gibi.” Anlatıcı, yaşlılık günlerini huzur içinde geçireceğini düşünürken, bu sefer geceleri başlayan bir kovalamacaya tanık olacaktır. Akşamüstlerini, öğle vakitlerini alan bu seyir, artık gecelerini de ele geçirecek, onu tutsak edecektir. Delilik ve yaşlılık üzerine kurulan “Pencere Önümün Yolcusu” öyküsü, bitmeyen bir yürüyüşle zamanın göreceliliğini, ölüme olan yakınlığın ve insanların çaresizliğinin ıstırap verici olduğunu gösterir, anlatıcı üzerinden ilahi güce olan inancı sorgulatır.

“Nöbette”, diğer öykülerden farklı olarak daha kısa bir zaman diliminde geçen, hayvan sevgisi ve dostluk üzerine kurulu bir durum öyküsüdür. Mekân askeri kışladır ve olay karlı kış günlerinde geçer. Öykü, hâkim bakış açısıyla yazılmıştır. Yazar, tüm zorluğuyla ve sıcaklığıyla hatırlanan bir askerlik anısını anlatır bir üslup kullanır. Öykü kişisi Ercan’ın soğuğu hissedişini, düşüncelerini cümlelerde görürüz, askerlikle ilgili mantığa sığmayan, absürt durumları onunla birlikte sorgularız. Ercan, cephanelik nöbetini sevmeyen, silahtan ve mermiden hoşlanmayan biri olarak karşımıza çıkar ve onun şiddetten hoşlanmayan bir yapısı olduğunu böylece anlarız. Geceleri kendi başına kalıp yıldızları izlemek daha çok mutlu eder onu, bu sahneler öyküde masalsı bir anlatı yaratır. Karslı Çerkez ile de bir gece nöbetinde tanışırlar. Yazar, Karslı bir adamın ağa baskısı altındaki yaşantısı ile İzmirli Ercan’ın yaşantısı arasındaki farkı, birbirine uzak coğrafyalar seçerek örneklendirir. Ercan, Çerkes’le tanıştığı gece, nöbet sırasında tuvalette birkaç kedi bulur. Çerkes’in sıkıntılı yaşamı üzerine bulduğu ve himaye etmesi gerektiği bu kediler, başta Ercan’ın içini sıkar. Sorumluluk almak istemez. “Nöbetçi subayı bulursa bulsun kedileri. Ben koymadım ya. Çerkez kardeşim de ağasından benim yüzümden dayak yemedi. Herkesin hayatı kendine.” (sf. 60) Öykü, umursamazlıkla duyarlılık arasında bocalayan Ercan’ın hislerini, farklı coğrafya insanlarının çetin kış mevsiminde kurdukları sıcak dostluğu yalın bir dille anlatır. “Bir sıcaklığın yıldızlardan kedilere, kedilerden avucuna, oradan da tüm vücuduna yayıldığını duyumsadı.” (sf. 61)

“Kızım” öyküsü, hayal ile gerçek arasında bocalayan bir kahramanın, zihninde duyduğu “baba” sesiyle, olmayan kız çocuğuna duyduğu garip özlemi anlatır. Daha soyut bir anlatı olması ve anlatıcının doğrudan okura hitap eder şekilde konuşması yönüyle “Kızım” öyküsü, kitaptaki diğer öykülerden farklı bir noktada değerlendirilebilir. Anlatıcı, doğrudan okura hitap eder bir üslupla “ses” imgesine dikkat çekerek bu beklenmedik sesi başlangıçta ürpertici ve korkunç olarak niteler; ses onu çocukluğuna ve çocukluğunun geçtiği çeşitli mekânlara götüren bir imge, hafızanın önemli bir parçasıdır. Anlatıcı, eşi ve çocuğu olmayan, yalnız bir adamdır. Hayatındaki insanları titizlikle seçer. Karşısındaki insanın sesi ile fikirleri arasında bir uyum, tutarlılık bekler ve bu düşünceleri, bir defasında dostlarıyla yaptığı “iyi-kötü insan” tartışmasını anlatarak destekler. Aynı zamanda bu tartışmanın, yazarın bu konudaki fikirlerini, öykü vasıtasıyla okura yansıtmak isteğinden doğduğu düşünülebilir. Öykünün ilerleyen kısımlarında, anlatıcının gerçekten de bir kızı olabileceğini öğreniriz ve soyut anlatı bir anda gerçek bir olguya dönüşür. Anlatıcının, belleğini yoklamasıyla, otuzlu yaşlarında iken birlikte olduğu sevgilisinin hamile olduğunu, fakat çocuğun kendisinden olmayacağını düşündüğü için kadından ayrıldığını öğreniriz. Duyduğu ses ile yıllar önce kabul etmediği kızı arasında bağlantı kurmayı başaran anlatıcı üzerinden yazar, bir kez daha Tanrı’yı sorgular, İsa ile Tanrı arasındaki baba-oğul ilişkisini hatırlar. “Bana baba diyen bu sesin; varlığına neden olduğu çocuğunu bırakan bir babanın, bilinçaltı tarafından cezalandırılmasının sonucunda doğan bir sanrı olduğunu düşünmedim değil. İşte Tanrıtanımazlığa bir neden daha. İsa’yı terk eden bir babaya kim ne diyebilir?” (sf. 69) Yazar, kurduğu bu öyküde “ses” imgesini, iyi-kötü kavramını, Tanrı’yı, öykü kahramanının hayatındaki bir gerçeği ele alarak sorgulamış, tartışmıştır.

“Dörtyol”, delilik üzerine kurulu bir olay öyküsüdür. “Pencere Önümün Yolcusu” öyküsündeki anlatıcının yaşlılık izlenimi içerisinde verilen delilik, “Dörtyol öyküsünde merkezde durur. Öykü, Kadıköy’ün çok bilindik Moda semti ile Yoğurtçu Parkı civarındaki araç trafiğinin yoğun olduğu bir dörtyol ağzında geçer. Yazar, öyküye bu adresin tarifiyle başlayarak okuru tanıdık bir mekânla karşılar. Bir gün, trafiğin tehlikeli olduğu bu dörtyolda Cemil isimli bir deli trafiği kontrol etmeye başlar ve böylece köşedeki bakkal da anlatıya dahil olur. Öyküde, Cemil’in her gün, belli mesai saatleri içerisinde karşılıksız bir özveriyle yolu kontrol etmesi, üstelik görevini oldukça ciddiye alarak yapması anlatılır. Bakkal, insanların garip tepkilerine karşı Cemil’in savunucusu ve onun hamisi rolündedir; Cemil’in ciddiyetine kayıtsız kalmak istemez ve ona her gün, devlet tarafından karşılandığını söyleyerek ücretsiz yemek verir. Bakkal’ın başkalarına karşı Cemil’i savunduğu satırlarda devlet eleştirisini de görürüz. “Ne delisi beyim, deli olur mu? Hepimizden akıllı. Koca koca adamlar devlet yöneteceğim diye iş başına gelip, ellerine yüzlerine bulaştırıyorlarken, bu adam bu kadar zamandır hiç aksatmadan trafiği düzenliyor. Ne bir kuruş para alıyor, ne de halinden yakınıyor.” (sf. 74) Cemil işini o kadar çok ciddiye alır ki, kendi mesaisinden sonra trafiği düzenleyecek birini daha bulmaya çalışır. Bakkal bu arayışında da Cemil’e destek olur. Fakat bir süre sonra Cemil’in sorularından usanır, yaptığı iyilik onun için pişmanlık verici ve iç sıkıcı olmaya başlar. Cemil yardımcı olarak, Osman adında kendisi gibi deli bir çocuk bulmuştur, üstelik çocuğun anlama güçlüğü de vardır. Cemil’in Osman’la ilgili izlenimleriyle; bir delinin başka bir deliyi nasıl gördüğünü, onun deliliğini nasıl algıladığını okuruz. Yazar, alaycı olmayan bir dille fakat absürt bir olay anlatmanın bilinciyle “Dörtyol” öyküsünü kurmuştur.

“Basamaklar”, yaşlı bir kadının hem hayat hikayesinin hem de yalnızlığının anlatıldığı çift katmanlı bir öykü olarak karşımıza çıkar. Kapının çalınmasıyla başlayan öykü, ilk satırda “babaanne” olarak zikredilen Nuriye’nin kapıyı açmasıyla son bulur. En üst kattan, alt kattaki kapıya kadar geçen gerçek sürede, Nuriye’nin çocukluğundan başlayarak şimdiki zamanına kadarki yaşantısına tanık oluruz. Onun yıllara yayılan bu hayat hikâyesi, psikolojik zaman içerisinde anlatılır. Nuriye, Türk-Ermeni sorunları dolayısıyla memleketinden göç etmek zorunda kalan bir ailenin çocuğudur. Ailesindeki kayıplar, göç sırasında yaşadığı zorluklar, çatışmalar, yaptığı evlilik, kurduğu yuva, indiği her basamakta geçmişte yürüdüğü bitmek bilmez yollar hafızasında belirir. Öykü kahramanının kişisel tarihinin yanı sıra, vatanından göç etmeye zorlanan halkın yılgınlığı da acı örneklerle hikâyede yer alır. “Günlerce birlikte yol aldıkları, kocasını ve tüm ailesini yitirmiş bir kadın, o köprülerden birinin üstündeyken, ellerinden tuttuğu iki çocuğunu azgın sulara fırlatmış, sonra da kendisi, sırtına bağlı bebeğiyle aşağı atlamıştı.” (sf. 89) Basamakları inerken geçmişini oldukça gerçek bir biçimde hatırlayan babaanne için, içerisinde bulunduğu mekân da gerçekliğini yitirir. “Duvarları aşarak kente giren ağlama sesleri, evlerde, odalarda birikiyor, daha büyümüş olarak geri dönüyordu. O seslerin, şimdi, ulaşmaya bir adım kaldığı orta kattan geldiğini sandı bir an için Babaanne; gözleri doldu.” (sf. 89-90) Ailesindeki herkesin ölümüyle yalnızlaşan Nuriye, zamanla kendi benliğinden uzaklaşır, adına dahi yabancılaşmış durumdadır. Giriş kata ulaşıp kendisini kısa bir ziyarete gelen komşusunu uğurladıktan sonra, tekrar yukarıya çıkmak yerine “toprağa en yakın” bodrum kata inmeye başlar. İndiği her basamakla ölüme daha da yaklaştığını onunla beraber okur olarak bizler de sezeriz. Babaanne, ölümle bağdaştırdığı mekâna yaklaştıkça, tanık olduğu ölümlerden bahsetmeyi tasarlar ve öykü böylece son bulur. “Basamaklar”, kitaptaki diğer öykülerin hepsinden farklı olarak, tarihteki toplumsal acıları anlatan, yaşlılık ve yalnızlığın yalın dille ifade edildiği bir öyküdür.

Tüm alıntılar Yapı Kredi Yayınları tarafından Eylül 2023’te yapılan ilk baskıdan alınmıştır.