Aka Gündüz (1885-1958): Asıl adı Hüseyin Avni olan yazar Hüseyin Avni Paşa ile karıştırılmamak için önce Enis Avni, daha sonra Aka Gündüz adını kullandı. Ali Kemal, Muallim, Avni, Doğan, Seniha Hikmet, Serkenkebin Efendi, Enis Saffet imzalarını  da kullandı. Tanin’de ulusal yönü ağır basan yazılar yazdı. Balkan Harbi ve Babıâli Baskını esnasında yaptığı ateşli konuşmalarla dikkati çekti. Mütareke döneminde önce Malta’ya sürüldü, sonra  Ankara’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı. 1932-46 arasında Ankara milletvekilliği yaptı. Edebiyat dünyasına 1901’de Mecmua-yı  Edebiye’de yayımlanan bir şiiriyle girdi. Daha sonra Malumat, Sabah, Servet, İzmir ve Selanik  gibi gazetelerde imzası görüldü. Ömer Seyfettin’le tanışıp dostluğunu ileriettikçe aruz vezninden uzaklaştı, hece veznine ve daha sade bir  dile yöneldi. Genç Kalemler dergisinde yazmaya  başladı; Trablusgarp ve Balkan harplerinin etkisi altında hece vezniyle yazdığı şiirlerini Bozgun adlı kitabında bir araya getirdi. Daha sonra  edebi faaliyetini roman üzerinde yoğunlaştırdı.  Romanlarında daha çok, “zayıf ruhlu, akıllı,  ciddi kadın ve erkekleri, saf ve masum bir hayat yaşarken yoldan çıkarılan genç kızları, muzır maddelerin tesiriyle harap olanları, büyük  inkılapta çalışan kahramanları” konu edindi. Yapıtlarında estetik endişeden uzak duran Aka Gündüz  realist ve natüralist bir üslubu benimsedi.

“Dikmen yıldızı değil mi efendim. Doğrusu sanatçı ve yazarlarımız değerlerini buldular. Aka Gündüz gibi bir romancıya çok sayılmaz sunulan şeyler. Nevvareciğim de bir Dikmen yıldızı yüreği taşır hep. Diğerkâmdır.” (Füruzan, 2020:119)

Anadolu Ekspresi: Uzun yıllar Ankara ve İstanbul arasında ulaşımın en önemli araçlarından biri olan Anadolu Ekspresi, yüksek hızlı trenlerin hizmete sokulması ile seferlerine son vermiştir. Tren, 567 km’lik bir mesafede hizmet veren hat Haydarpaşa Tren Garı’ndan kalkarak İzmit, Bilecik ve Eskişehir üzerinden geçip Ankara Tren Garı’na ulaşıyordu.

“İstanbul’a döndüğümüzde Anadolu Ekspresi sabahın erken saatlerinde Bostancı’ya girdiğinde, ağlamaklı olmuştum. Eski konakların yıkılıp apartman yapılmamış olanları hâlâ vardı. Geçmiş yıllardaki gibi tren yolunun kıyısına sıralanmışlardı.” (Füruzan, 2020: 123)

Anıtkabir: Ankara’nın Çankaya ilçesinde yer alan Mustafa Kemal Atatürk’ün anıt mezarını içeren komplekstir. Emin Onat ile Orhan Arda’nın tasarımı olan yapı kompleksinin 1944’te başlanan inşası 1953’te tamamlanmıştır. Kompleks, anıt mezar binası başta olmak üzere çeşitli yapı ve anıtların yanı sıra Barış Parkı olarak adlandırılan ağaçlık alandan oluşmaktadır.

“Yıllar sonra tasalarım kine, kinlerim umutsuzluğa döndüğün­de İstanbul’a atandı Rahmi Bey. İstanbul’u unutmuştum. Ankara’nın yaygınlaşan yapılarına, Anıtkabir’in oralardaki güçlenmeye çalışan cılız seyrek fidanlığa, çocukların okul dertleri­ne, yazları onlarla birlikte yaptığım park gezintilerine öylesine dal­mıştım ki, İstanbul’u unutmuştum.” (Füruzan, 2020: 123)

Âşıklar Mezarlığı: Beyoğlu Mezarlığı’nın bir bölümü. Galata semtini çevreleyen Ceneviz surlarının hemen dışından itibaren Kasımpaşa sırtlarına kadar devam eden büyük ve sık servilerle kaplı yamaçlar Beyoğlu Mezarlığı’nı meydana getirirdi. Jak Pervitich’in 1926 tarihli sigorta haritalarının 21 ve 22 numaralı paftalarında ve İstanbul Belediyesi’nin 1934 şehir rehberinin 16. paftasında eski adıyla Tozkoparan, bugünkü adıyla Refik Saydam Caddesi’nin Haliç’e bakan batı bölgelerini teşkil eden saha, kadastronun 108 ve 112. paftalarında 867, 868 ve 872. adalar mezarlık olarak gösterilmiştir. Şişhane semtinden başlayarak Kasımpaşa’da Yahya Kethüdâ mahallesinin üst kısmına kadar uzanan bu mezarlığın arasındaki ufak tâli yolları sonradan insanların gelip geçme yolu olarak kullanmaları sonucu bunlar sokak haline getirilmiş, böylece mezarlık parçalara ayrılmıştır. Galata surunun hemen yanından itibaren Şişhane Yokuşu başında günümüzde Lohusa Hatun Türbesi olarak adlandırılan Meyyitzâde Türbesi’nin bulunduğu yerden başlayan Beyoğlu Mezarlığı’nın ilk bölümü ile bunu takip eden Çürüklük Kabristanı olarak adlandırılan ikinci bölümde çok eskiden Ceneviz ve Rum mezarlıkları bulunuyordu. Üçüncü bölüm, meşhur Türk okçularından Tozkoparan Ahmed Efendi’ye izâfeten Tozkoparan Mezarlığı adıyla anılır. Son bölüm ise Âşıklar Mezarlığı bölümüdür. Âşıklar Mezarlığı’nda halen kısmen dikili, kısmen gömülü mezar taşları mevcuttur. Burada yapılan hafriyatlarda birçok mezar tespit edilmiştir.

“Namusmuş, vururmuş babam. Kendi paralı iş bulsun da beni çalıştırmasın. Yaşamak umurumda mı sanıyorlar! Akşamları, Âşıklar Mezarlığı’nın oradan geçerken Nesibe hayatın hepsi bu kadar işte, diyorum.” (Füruzan, 2020: 30)

ayın ondördü: Dolunay.

 Ne antika çiçek bu böyle, sanki canlı gibi… dedi Rahmi Bey. Canlı ya… dedi Fıtnat Hanım. Ne sandın, ölü olsa büyür yeşerir mi? Ben ona yirmi yıldır çocuğum gibi baktım büyüttüm. Kışa doğru söner.  Bilirim çekilip hazırlanmaktadır. Yazlar, hele ayın on dörtleri en coştuğu zamandır. Dirilip taşar geceleri. Ben ölürsem o öksüz kalacak. Alıngan çiçektir, aşırı bakım ister.” (Füruzan, 2020: 101)

ayrık otu: Buğdaygillerden, kökü hekimlikte idrar söktürücü olarak kullanılan yabani bir bitki.

“Seyyid kor kesmiş bir ocağın önünde fırına ekmek süren anası­nı geçirdi içinden. Örtüsünü ince çenesinin altından bağlayan, ka­lın saç beliklerinin sırtını bezediği anası,  alazlanan yanaklarıyla mutlu bağırarak, hayatın çevresinde biten ayrık otlarını ayıklama­sını söylüyordu Seyyid’e.” (Füruzan, 2020: 80)

beştaş: Beştaş, en az iki kişi ve beş küçük taşla oynanan bir çocuk oyunudur. Taşlar, bir avucun içine hepsinin sığabileceği kadar küçük olmalıdır. Oyun esnasında, oyuncu taşı düşürürse veya yerdeki taşı alamazsa oyundan çıkar ve oyun oynama sırası diğer oyuncuya geçer. Oyuncular yere oturarak oynarlar. Kurayla belirlenen birinci kişi oynamaya başlar. Taşlardan birini eline alır, havaya doğru atar, o havada iken diğer taşlardan birini eline alıp havadaki taşı tutması gerekir, tabii bunu yaparken seri olması gerekmektedir. Taşları önce birer birer, sonra ikişer, üçer ve dörderli gruplar halinde toplar ve bir sonraki aşamaya geçer. Bir sonraki aşamada, oyuncu işaret parmağını orta parmağın üzerine koyarak elini köprü yapar. Öteki oyuncunun seçtiği taşa değdirmeden tüm taşları bu köprüden geçirir. Bu şekilde de taşları toplarsa bir sonraki aşamaya geçer. Son aşamada ise taşların tümünü havaya atıp elinin tersiyle tutar ve bunları da fırlatılıp bu kez avuçla yakalar. Avucunda ne kadar taş varsa o kadar sayı kazanır.

“Biz de oynarız yengeciğim dedi. Söylesene. Ninem kızmasın n’olur! Şahver’le beştaş oynarız. Elim üstünde oynarız. Ne yapalım bizi öğretmen hep o işe ayırdıysa. Kızmasın ninem. Öğretmen dedi ki: ‘Bakın bunların eline ne güzel yaraşıyor süpürgeyle toz bezi. Çok becerikli çocuklar bunlar.’ Öğretmen seviyor bizi.” (Füruzan, 2020: 60)

Birinci: Filtresiz bir sigara.

“Pijama ceketinin cebinden sigara paketini çıkardı, bir Birinci sigarası koydu ağzına. Tütün lifleşip yapıştı dudaklarına. Yaktı sigarasını. Dumanın içine doluşunu, zevkle çoğalttı.” (Füruzan, 2020: 91)

cihannüma: Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça, kule.

“Yani el uğuşturup, boyun büküp, çanak yalayanlar demek istiyorsun Fıtnat Hanım. Yoo, ben okumuş yazmış adamım, bir Nedim, bir Fuzuli okurum. Hâlâ da okurum ya… Benim diyen incelikte edep görmüş adamın parmağı ağzında kalırdı. Evet el etek öpmek benim ruhumda yoktur. Hem senin rahmetli anan nerden okurdu bu fetvaları? Seni aldığımda, evinizin cihannüması uçtu uçacaktı. Altları boşalmıştı destek tahtalarının, böceklere mesken olmuştu…” (Füruzan, 2020: 94)

çomak (çolik çomak) oyunu: Bu oyun iki grup arasında oynanır. Gruplar en az ikişer kişiden oluşur. Oyunda biri 30 santimetre diğeri ise 70 santimetrelik iki sopa bulunur. Düz bir yere çizgi biçiminde küçük bir çukur açılır. Çukurdan 20 adım geride bir çizgi çizilir. Oyunda ebe yoktur. Oyuna ilk önce hangi grubun başlamasını belirlemek için seçim yapılır. Seçimi kazanan grup oyuna başlamak için hazırdır. Karşı gruptan bir kişi elindeki uzun sopayı önceden açılan çukurun üzerine yatay olarak koyar. Oyuna ilk başlayan kişi önceden çizilen çizgiden elindeki küçük sopayı çukur üzerindeki sopaya atar. Vurur ise oyuna başlar. Elindeki büyük sopa ile küçük sopayı havaya kaldırır ve vurur. Küçük sopanın düştüğü yere kadar oyunu kaybeden gurubun oyuncuları sekerek gider. Oyun bu şekilde devam eder.

“Otomobil çıkınca arkadaşlarıyla doluşup çay ağzına varacaklardı. Hafik’e, Sivas’a bile götürecekti arkadaşlarını otomobiliyle. Çomak oyunu da neymiş diyecekti arkadaşlarına, bir çıksaydı şu otomobil! Hafik’teki malmüdürünün otomobili iyice eskidi, Seyyid’in düşüncesinde dağıldı.” (Füruzan, 2020: 84)

Feriha Tevfik: Feriha Tevfik Negüz (1910-1991): 1929 yılında Cumhuriyet gazetesinin 4 Şubat 1929 tarihinde “Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketlerinin güzellik kraliçesi intihap edilirken, bizim böyle bir kraliçemiz niçin olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını acaba kimdir?” şeklinde bir ilanla duyurduğu ilk güzellik yarışmasında birinci olan Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi.

“Kalem şefi Besim Bey, ağır davranışlı, biraz şişmanca, kırk yaş­larındaydı. Gülüşünde akrabaca bir yakınlık olurdu her zaman. Karısının şimdi adını bilemeyeceğim, aklıma gelmiyor. Peltekti ko­nuşması. Müdür yardımcısının eşi Tavus Hanım’sa sönük bir ka­dındı. Saçları katran karasıydı. Müdür yardımcısı Kenan Bey, karı­sının yanından hiç ayrılmazdı. Kalemin en şakacı memurlarından Taha Bey’le papatyayla saçlarını sarartıp lüleler yapan, sık sık Tür­kiye Güzeli Feriha Tevfik Hanım’a benzetildiğinden söz açan karısı Nevvare Hanım daima katılırdı bu iskambil oynanan gecelere.” (Füruzan, 2020: 109)

film koptu!: Filmler dijitalleşmeden önce pelikül de denilen boş negatif filmlerle çekiliyor, çoğaltılıyordu ve sinema salonlarında bu kopyalarla gösteriliyordu. Filmin kopyası sinema salonunda gösterilirken çeşitli sebeplerle kopabilirdi. Böylesi anlarda seyirciler “film koptu” diyerek makinist uyarır, protesto ederlerdi.

“Bir sinemanın önünde durdu. Kâğıda çizilmiş büyük boyutlu resimlere baktı. Filmin adını okudu. Eskiden sinemaya girerken duyduğu serüven başlangıçlarına özgü ilginin epeydir yok olduğunu anladı. Koltukları yumuşak, özenli, yer gösterenleri sessiz yürüyen, seyircileri düzgün giyimli, kibar davranışlı olan sinemalardı bunlar. Film başladığında motor sesi duyulmazdı. Yıldızlar konuşurken sesleri boğulmaz, ikide bir film kopmazdı.” (Füruzan, 2020: 46)

Galata Kulesi: İstanbul Beyoğlu’nda bulunan bir kule. Adını, bulunduğu Galata semtinden alır. Galata Surları dahilinde bir gözetleme kulesi olarak inşa edilen yapı günümüzde, sergi alanı ve müze olarak kullanılır. Hem Beyoğlu’nun hem de İstanbul’un sembol yapılarından biridir. Kule yığma moloz taş örgü sistemde inşa edilmiştir. Dış cephe taş örgüdür. Girişte ki kitabede 16 mısralık methiye II. Mahmut döneminde yapılan restorasyondan dolayı II. Mahmut içindir. Kapının üzerindeki yuvarlak kemerli pencere askerlerin gözetleme yeri idi. Yüksek giriş katından sonra dokuz katlı bir yapıdır. Silindirik gövdesi üzerinde ki pencereler tuğla örgülü yuvarlak kemerlidir. Külah çatının hemen altındaki son iki katın gelişimi silindirik gövdeyi çevreleyen profilli silmelerle vurgulanmıştır. Külah çatının altındaki katı sarmalayan metal süslemeli şebekeli seyir balkonu mevcuttur.alt katında ise derin Nişli payelere oturan yuvarlak kemerler ve içerisinde tuğla örgü yuvarlak kemerli pencereler mevcuttur.Bugün yapının üçüncü kata kadar olan kısmının Ceneviz, diğer katlarının Osmanlı karakteri taşıdığı gözlenmektedir. Yapı günümüzde sosyal ve kültürel faaliyetler için kullanılmaktadır. Strüktürel olarak sağlamdır. Galata kulesi ilk olarak Bizans imparatoru justinianos tarafından M.S. 507-508 yılında inşa edilmiştir. Günümüzdeki kuleyi 1348-49 yılında Cenevizliler yeniden inşa etmiştir. Kule 1445-46 yılları arasında yükseltilmiştir. 1500’lü yıllarda depremden zarar görerek, mimar Murad bin Hayreddin tarafından onarılmıştır .III. Selim döneminde kule onarıldıktan sonra, kulenin üst katına bir cumba eklenir.1831’de kule bir yangın daha geçirir, II. Mahmut kulenin üzerine iki kat daha çıkar ve külah biçiminde olan ünlü dam örtüsüyle kulenin tepesi kapatılır. 1960 yılında tekrar restorasyon yapılır.1864’teki imar çalışmalarında eteğindeki avlusunu, kapılarını, kıyıya inen sur duvarlarını kaybetmiş, hendekler doldurulmuştur. Kulenin dibinden itibaren bir taraftan tepebaşı, diğer taraftan Tophane’ye uzanan Türk mezarlığı yok edilmiştir. Eski ahşap Türk evlerinin yerine, batı tarzlı apartmanlar yapılmıştır. Yapı son olarak 1967’de onarım görmüştür.

“İşte Galata Köprüsü aynı, aynı hiç değişmemiş, öyle görünüyor uzaktan… Seviniyorum… yüreğim pır pır ediyor…” (Füruzan, 2020: 132)

Gürbüz Çocuk Yarışması: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren ülke nüfusunu hem nitelik hem de nicelik bakımından arttırmak amacıyla çalışmalar başlatmış, sağlıklı ve zinde ideal Cumhuriyet kuşağının yetiştirilmesini sağlamak için çeşitli etkinlikler düzenlemiştir. Bu yönüyle halkın bilinç düzeyini arttırmak ve onları sağlıklı ve çok çocuklu olmaya teşvik etmeye yönelik çalışmalara, Haziran 1921’de kurulan Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti önemli katkılarda bulunmuştur. Kuruluşundan itibaren kapsamlı bir sosyal hizmet faaliyeti sunan Cemiyet, Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsediği çocuk davasının başarıya ulaşmasında etkin rol üstlenmiştir. Cemiyet, halkı çocuk konusunda bilinçlendirmek, bilgi birikimini arttırmak ve toplumsal duyarlılığı güçlendirmek için süreli yayın olan “Gürbüz Türk Çocuğu”nu çıkarmıştır. Ülkenin benimsediği sıhhat, çocuk ve nüfus politikalarına destek veren Cemiyet, çocuk konusunda dikkat uyandıracak ilgi çekici yarışmalar düzenlemiştir. Gürbüz çocuk, gürbüz güzeller, sıhhatli güzeller ve çok evlatlılar müsabakası gibi başlıklarla 1926’dan itibaren geleneksel hale getirilen yarışmalarla çocuk davasında toplumsal bilinç yaratılmaya çalışılmıştır. Bunlardan biri olan ve Gürbüz Türk Çocuğu’nda 1926’dan itibaren geleneksel hale getirilen gürbüz çocuk yarışmaları, özellikle çocuk bayramlarında daha geniş katılımla yapılmıştır. Farklı yaş ve kategorilerde yarışan çocuklar, toplumsal bir sosyalizasyon yaratılmasında iyi birer örnek olarak sunulmuş, hem nitelik hem de nicelik yönünden güçlü bir Türk milleti hedefine ulaşılmasıiçin halkın desteği ve katılımı sağlanmıştır. Yurdun her yerinden çok sayıda çocuğun yarıştığı eğlenceli yarışmalardan biri olan gürbüz çocuk yarışması 1926’da derginin ikinci sayısında Gürbüz Çocuk Müsabakası ilanıyla gündeme gelmiştir. Yarışmaya ait ilanda; “Gürbüz Çocuk Müsabakası, Muhtelif dereceli mükafatlar verilecektir. Çocuklarını müsabakaya idhal edecekler birer fotoğraflarını göndermelidirler. Klişesi yapılabilmek veya basılmak için bu fotoğrafların gayet net olması lazımdır. Her resmin altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, sikleti, ne sütü ile emzirildiği ve mevzi-i adresi yazılacaktır. Müsabaka iki kısımdır. Birinci kısım sıfırdan iki yaş nihayetine kadar çocukları için. Bunların resimleri behemehal çıplak çektirilmelidir. İkinci kısım: ikiden beş yaş nihayetine kadar. Bunlar elbiseli olup olmamakta serbesttirler. Resimlerin bir an evvel merkez-i umumiyeye gönderilmesi ve zarfın üzerine çocuk müsabakası cümlesinin yazılması rica olunur.” gibi nitelikler yer almıştır.

“Sedatım minik papyon kravatıyla, çocuk balolarının en göz alan yavrusu olurdu. Gürbüz çocuk yarışmasını kazanırlardı her ikisi de. Sonra en iyi okullara giderlerdi.” (Füruzan, 2020: 122)

Harf Devrimi: Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Kanun, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın kabulüyle o güne kadar kullanılan Arap harflerinin yerine Latin harflerini kullanılmaya başlandı.

“Türkiyemizde, cahilin çokluğundan ötürü , yöneticilerin ne denli önemli görevlerle yükümlü bulunduğu belirtilirdi. Halkın, özellikle köylünün içler acısı durumunun bizlere, okur-yazarlara hazırladığı zorluklardan yakınılırdı. Taha Bey, en ağırından, en eğlencelisine kadar her şeyi aynı şakacı el-kol sallayışıyla anlatırdı. O gün dairede geçen bir olayın, onun yinelemesiyle gecemie renk kattığına tanık olurduk. ‘İmzanı at amca’ diyorum. ‘Bilmem yeni Türkçe’ diyor. ‘Eh öyleyse daha zor olan eski Türkçenle at bakalım görelim.’ Tanrı sizi inandırsın herif yüzüme Türkçe konuşmuyormuşum gibi bakıyor: ‘Ne zoru ne kolayı ikisini de bilmem’ diyor. Gelin de çıkın işi içinden efendim. Harf devrimi yapılalı bunca yıl geçmiş. (…) Gelin de bu milletin sorunlarını çözün.” (Füruzan, 2020: 109)

Haydarpaşa: Kadıköy’de rıhtımda bulunan Haydarpaşa Garı, devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit döneminde, 30 Mayıs 1906 tarihinde yapıma başlanmıştır. İki Alman mimar ve 1500 İtalyan taş ustasının iki yıllık çalışması sonucu 19 Mayıs 1908 tarihinde tamamlanıp hizmete girmiştir. Padişah III. Selim, kendi adını taşıyan Selimiye Kışlası’nın yapımında çok emeği geçen Haydar Paşa’ya jest olarak, bu binanın bulunduğu semte ve civarına Haydarpaşa denmesine karar vermiştir. Dolayısıyla gar binası da Haydarpaşa adıyla anılır olmuş.Binanın inşaatı, Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketi gerçekleştirmiştir. Ayrıca bir Alman’ın teşebbüsüyle garın önünde mendirek inşa edilerek Anadolu’dan gelecek veya Anadolu’ya gidecek vagonların ticari eşyasını yükleme ve boşaltma işlevi için tesisler yapılmıştır. Ayrıca Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya giden trenlerin taşıdığı ticari eşyaları saklamak için de silolar inşa edilmiştir.Yolculuk eden çoğu insanın İstanbul ve o muhteşem manzara ile ilk tanıştığı yer olan gar binası aslında klasik bir Alman mimari örneğidir. Binanın, kuş bakışı bakıldığında bir bacağı uzun, diğer bacağı kısa bir “U” harfi şeklinde olduğu görülüyor. Binanın içinde, yani bu kısa ve uzun bacakların içinde, geniş ve yüksek tavanlı odalar yer alır.Odaların içinde bulunduğu “U” şeklindeki koridorların her iki kolu da kara tarafında bulunuyor. İç tarafta kalan boşluk ise iç avluyu oluşturuyor. Bina, her biri 21 metre uzunluğunda olan bin 100 ahşap kazık üzerine inşa edilmiş. Bu kazıklar 1900’lü yılların başındaki teknolojiyle yani buharlı şahmerdanla çakılmış. Binanın esas strüktürü bu kazıklar üzerine yerleştirilen kazık ızgarası üstünde yükseliyor.Çok sağlam inşa edilmiş olan gar binasının şiddetli bir depremde bile zarar görme ihtimali yok denecek kadar az. Binanın çatısı ahşap ve klasik Alman mimarisinde çok sık kullanılan bir tarz olan ‘dik çatı’ şeklinde yapılmış.

“Rahmi Bey Haydarpaşa’nın renkli çinilerine bakıyor.” (Füruzan, 2020: 125)

Kız Kulesi: Hakkında çeşitli rivayetler anlatılan, efsanelere konu olan, İstanbul Boğazı’nın Marmara Denizi’ne yakın kısmında, Salacak açıklarında yer alan küçük bir adacık üzerinde inşa edilmiş yapıdır. Kule, pek çok efsane barındırıyor. Bunlardan biri, kuleye adını da vermiş olan (Leande’s Tower) Leandros efsanesidir. Aralarındaki denize meydan okuyan aşıklar Leondros ve Hero’nun hikayesi trajediyle bitecektir. Fırtınalı bir gecede, Leondros kulede ışık yandığını görünce, sevgilisi Hero’nun kendisini çağırdığını düşünür ve denize atlar. Oysaki bu kez ışığı yakan Hero değil, aşıkların her gece gizlice buluştuğunu anlayan bir başkasıdır ve ışığı söndürüverir. Leondros, Boğazın dalgalarına gömülür; bunun acısına dayanamayan Hero ise kuleden atlayarak hayatına son verir. Efsanenin sonunda aşıklar adına kulenin olduğu yere bir deniz feneri yapılır. Tarihi M.O. 24 yılına dek uzanan Kız Kulesi, uzun tarihi boyunca savunma kalesi, sürgün istasyonu, hapishane, karantina odası, radyo istasyonu, vergi noktası ve deniz feneri olarak kullanılmış. Üsküdar’ın sembolü olan kule, 2000 yılında özel bir şirket tarafından restore edildikten sonra gün içerisinde kafe ve restoran olarak hizmete açılmıştır.

“Yaşlanmamalıydım ah… Bu adam, şu lüks mevkide bile iğreti duran, iliştiği yere yaraşamayan bu adamdır gençliğimi yiyen. Yüreğimdeki burukluğun batışını açık seçik duyuyorum artık. Rahmi Bey aralıksız denizi süzüyor. İyice yaşlanmış o da. Hattâ neredeyse ihtiyar bile denebilir. Kocam da genç miydi benim gibi bir zamanlar. Hiç çıkaramıyorum kocamın en küçük geçmiş, gençlik çizgisini bile. Vapur, Kız Kulesi’nin önünden geçiyor… Bulutlar sabahın solgunluğundan kurtulmaya başladı. Mavileşiyorlar…” (Füruzan, 1996, s.132)

kotra: Çoğunlukla bir direkli, randası olan, ince gövdeli yelkenli.

“Bu akşam beşte Sühaların kotrasıyla çıkacağız.” (Füruzan, 2020: 151)

Krem Pertev: Eczacı Pertev Bey’in (1873-1927) bir ürünü.

Bir el aynasının önünde duran saç tokalarına, süslü boş kolonya şişesine, birkaç düzgün çakıl taşına, yuvarlak Krem Pertev kutusuna baktı.” (Füruzan, 2020: 17)

Mahmutpaşa: İstanbul’da Fatih ilçesinde semt. Adı, Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı Mahmud Paşa’dan gelir. Mahmut Paşa burada İstanbul’un en eski dini yapısı sayılan bir külliye ile birlikte 265 dükkanlık bir çarşı yaptırmıştır. Tayahatun ve Sururi mahallelerini içine alan semtte, bir kısmı 17.-18. yüzyıllardan kalan iş hanlarının içinde küçük sanat sahiplerinin atölyeleri toplanır. Ana eksenini, giyim eşyası ve manifaturacı dükkanlarının sıralandığı Mahmutpaşa Yokuşu meydana getirir. Semtin halk arasında meşhur olan “Mahmutpaşa işi” deyiminin yaygınlaşmasına sebep olan ünü, Galata, Karaköy ve İstiklal Caddesi gibi alternatif alışveriş muhitlerinin ortaya çıkmasından sonra yayılmıştır. Önceleri, liman ile Kapalıçarşı arasındaki aktif bir ticaret merkezi iken zamanla şehrin sakinlerinin giyim-kuşamı “uygun fiyatla” satıldığı bir çarşı olmuştur.

“Hiçbir resmine benzemiyor artık komşum. En yakın altı ay önce çektirdiği fotoğrafı var. Foto İbrahim’e çekinmişti. Hani Mahmutpaşa’dan senin Atike’yle birlikte eş mor kazak aldılardı ya, onunla.” (Füruzan, 2020: 11)

mangal: Isınmaya, bir şey pişirmeye yarayan, sac, bakır veya pirinçten, türlü biçimlerde üstü açık ayaklı ocak, korluk.

“Birazdan çıkacağız. Ateşleri külleyeyim mi? Üşür müsün, ha anacığım? Yoksa biz çıktıktan sonra sen istediğinde örter misin? Mangal geçmesin hemen. (Füruzan, 2020: 49)

Muhannet: Alçak, korkak, namert.

“Gitmek gerek Seyyid oğlan. Bir hal, bir yol bulmak gerek. Yoksa acımızdan kıvrılıp it enciği benzeri ölmek var. Ölmek kalınsa ar edilmez a… Muhanete muhtaçlanmak var ki, eşi benzeri olmaz…” (Füruzan, 2020, s.80)

muska: İçinde dinsel veya büyüleyici bir gücün saklı olduğu sanılan, taşıyanı, takanı veya sahip olanı zararlı etkilerden koruyup iyilik getirdiğine inanılan bir nesne, yazılı kâğıt vb., hamaylı.

“Anası bir yatak dengini sırtlanmıştı, at kolanlarıyla önden çaprazlama sardığı dengin altında konuşmadan yürüyordu. Elleri kolları doluydu. Yolun kağnıların bölüdüğü çöküklüğünde ırgalanıyordu yürürken. Boynundaki muska iki yana savruluyordu her adım atışta.” (Füruzan, 1996, s.79)

plak: Sesleri kaydetmek ve kaydedilen sesleri yeniden pikap veya gramofonda dinlemek amacıyla hazırlanan plastik daire biçiminde yaprak.

“Köşkten gelen müzik sesi açılmıştı. ‘Durul plak çalıyor’ diye düşündü Cennet.” (Füruzan, 2020: 168)

Polis Radyosu: 1948 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararı ile ilk kez 5 Ekim 1952 tarihinde kısa dalga üzerinden yayınlarına başlayan Türkiye Polis Radyosu, 2000 yılında uydu yayın sistemine geçilmesiyle birlikte merkez stüdyolarının yayınlarını diğer illerimizde de yansıtmaya başlamış ve ulusal yayıncılıkta önemli bir konuma yükselmiştir.

“Radyoyu açmışlardı. Dinleyici isteklerinde arada uzun bir hava çıkıyordu. (…) Çay ocağında duvarda küçük bir tahta rafın üstünde duran radyoda her öğle sonu Polis Radyo’sunu bulup dinliyordu.” (Füruzan, 2020: 78)

Pomak: Balkanlar’da Rodop Dağları, Kuzey Bulgaristan ile Aşağı Trakya ve Makedonya bölgelerinde yaşayan Müslüman Slav bir halktır. Müslümanlığı seçen Bulgarlara da verilen bir isimdir. Mübadele anlaşmaları sonucu Yunanistan’da ikamet eden Pomakların bir bölümü; Trakya’da boşaltılan Rum köylerine yerleştirilmiştir.

“Cennet, Recep’le karısı da sizin gibi Pomak ha! dedi. Evet dedi Cennet. Pomaktırlar bizim gibi. Tanış olmayaydık, beni Adaya kim kordu?” (Füruzan, 2020: 140)

Pruva: Geminin veya sandalın ön tarafı, baş bölümü.

“Çimenlere yatıyor. Ağacın alttan görünen dağınıklığı, doluluğu, coşturuyor içini. Öylesine bir mutluluk duyuyor ki bu hiç yaşamadığı denli ağır on altı yaş sevincinin ağlamaya dönmesi bir an işi. Dudaklarını ısırıyor. Duyduklarını susarak bastıramayacağını anlayınca konuşmayı yeğliyor. Ağaç adlarını sıralamaya başlıyor. Tellikavak, servi, kestane ağacı, akkavak, karameşe, gürgen, ıhlamur, çınar, çam, kayın. Başının üstündeki ağacı tanımıyor. (…) Bu ağacın adını biliyor musun? (…) Ben ağaçları pek bilmem. Daha çok gemilerle ilgili şeyler öğreniyoruz. Açık deniz kaptanlarına gerekli şeyler. (…) Delikanlı ağaca alıcı gözle yeniden bakıyor. (…) En çok pruva direğine benziyor bu ağaç. Çok rüzgâr alır pruva direkleri de…” (Füruzan, 2020: 36-37)

sasımak: Kokuşmak, tefessüh etmek.

“Ağabeysinin tozlu, sasıyan havasını içine çekti Seyyid.” (Füruzan, 2020: 79)

“Seyre daldık gonca-i handanı bir ömür bitti”: Güftesinin kime ait olduğu bilinmeyen, bestesi Osman Nihat Akın’a ait Hüzzam makamı, aksak usûl bir şarkı.

“Bir an düşünüyorum. Bakışıyoruz. Yeniden gülüveriyoruz. Kulağıam Rahmi Bey’in gençliğinde söylediği bir şarkı çalınıyor. ‘Seyre daldık gonca-i handanı bir ömür bitti.’” (Füruzan, 2020: 127)

sübyan: Çocuk; küçük çocuk.

“Sen bakma bizim mahalleliye! Ben bilirim bir ana nasıl yanar. Ama dedim ya bir şey yapmalı, durmaylan olmaz. Sübyan, Beyoğullarında bir iki sütsüz tanıdıysa…  Parçaları savrulur gider de, kimi kimsesi yok diyerekten hesabını bile vermezler.” (Füruzan, 2020: 9)

tabaka: Cepte taşınan tütün veya sigara kutusu.

“Yelek ceplerinden alpaka tabakalarını çıkarıp tütünlerini tutamlar, ustalıkla sardıkları sigaralarını içerlerdi.” (Füruzan, 2020: 106)

Türk mahallesi: İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkımla çıkan Almanya,  bir yandan savaşın yol açtığı yıkımın izleri kentlerden yavaş yavaş silmeye çalışırken bir yandan da büyük bir sanayi  hamlesi içindeydi. Hızla gelişen Almanya sanayisi ihtiyaç duyduğu işgücü açığını diğer ülkelerle yapacağı anlaşmalarla gidermeye çalışır. içersindedir. İlki 1955 yılında İtalya ile imzalanan işgücü anlaşmaları çerçevesinde aralarında Türkiye‘nin de bulunduğu sekiz ülkeden yüz binlerce insan çalışmak için Almanya’ya doğru yola koyulur. Türkiyeli göçmen işçilerin Almanya serüveni 30 Ekim 1961 tarihinde Bad Godesberg’de Türkiye Büyükelçiliği ile Almanya Federal Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanlığı arasında imzalanan “Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşmasıˮ ile başlar. 1960’lı yıllar boyunca Anadolu’nun dört bir yanından insanlar Almanya’ya doğru büyük bir göç dalgası başlatır. İşçilerin amacı kısa süreceği varsayılan bu gurbet hayatında olabildiğince çok maddî birikim sağlayıp kendi yurduna geri dönmektir. Ancak Almanya’nın 1973 yılında işçi alımını durdurması ve hemen ardından 1974 yılında aile birleşimine izin vermesi sonucunda, Almanya’ya gerçekleşen göç yeni bir çehre kazanır. Türk göçmen işçilerinin eşleri ve çocukları alınan aile birleşimi kararı uyarınca kendilerini Almanya’nın çeşitli mahallelerinde bulur.

“Almanya’da ne kadar çok Türk işçisi olduğunu konuşuyorlardı. Güçlük çekmeyecekti ilk günler. Türk mahalleleri kurulmuştu ora­larda. Zülâli hemen Sivaslıları bulurdu. Sivaslı da vardı, hem de nasıl… Sayısını Tanrı bilir öyle çok… Ömer Sert de gitmek istemişti beş yıl önce. Bozuğa çıkmıştı sağlık kâğıdı.” (Füruzan, 2020: 85)

 Yavuz Sineması: 1950 yıllarında Kasımpaşa’da bulunan bir yazlık sinemadır.

“Benim ne umrumda sanıyorlar! Öldürecekmiş. Yaşıtlarımla gezmeyecek miyim? Beni de beğeniyorlar işte. Yok iyi aile kızı isterlermiş. İşe gidip gelirken görüyorum, iyi aile kızlarını. Benden üstünlükleri neymiş yani! Yavuz Sinema’sındaki filmde nasıldı? Yoksulun yoksulu kızı, koskoca, kont dedikleri adam alıverdi.” (Füruzan, 2020: 30)

yazlık sinema: Bir bina içerisinde olmayan ancak etrafı dışarıdan seyredilmeyecek şekilde duvar ve perdelerle engellenmiş olan sinemalar. 1914 yılında Erenköy’de kurulan yazlık Erenköy Sineması, Kadıköy’deki ilk sinema olarak bilinmektedir. 1980’li yıllarda televizyonun sinemaya etkisi ortaya çıkmadan önce, Türkiye’de özellikle havaların ısınması ile birlikte genelde Mayıs’tan Eylül’e kadar çalıştırılan, tahta sandalyelerin perdenin önüne dizilmesi ile oluşturulmuş sinemalardır. Sonraki dönemlerde televizyonun yaygınlaşması insanların açık hava ya da bahçeler yerine kahvelerde ya da televizyonun bulunduğu evlerde toplanmasına ve bu kültürden yavaş yavaş uzaklaşmasına neden olmuştur.

“Külrengi bir arsada çömelmiş arkadaşlarıyla birden kalkarak toz toprağa bulanıp sürdürdükleri koşuşmalarını anımsadı. Akşamları tahta perdeyle ayrılmış yazlık sinemanın önünde bekleşirlerdi. Aralarında, geceleri sinemada, ‘Fındık, fıstık, eğlencelik.’ diye bağırarak satış yapan Harun’un en önem kazandığı andı bu. Çünkü Harun kapıda bilet kesen Bahriyeli Salih’e yalvaar yakar oluğ içlerinden o gün oyun boyunca kerndisine en iyi davranan bir ikisini soktururdu içeri.” (Füruzan, 2020: 43)

Zavallı Necdet: Saffet Nezihi’nin 1902 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen romanı. Roman, Necdet Feridun isimli eğitimli, yakışıklı, çapkınlığıyla meşhur bir gencin aşk maceralarını anlatır. Roman,  1920’de yapılan üçüncü baskısında on dört bin rakamına ulaşmış, dönemin en çok okunan eserlerinden biri olmuştur.

“Kendisini bir zamanlar okumuş olduğu ‘Zavallı Necdet’ romanındaki Necdet gibi, ince ruhlu, duyarlılıklarının coşkusuyla hemen seçilen apayrı bir adam olarak düşündü.” (Füruzan, 2020: 91)