Yenişehir’in Kızı, Başkentin Yabancısı V

Slideshow

Hakan Kaynar

kaynarhakan@gmail.com

Elâ, bir romanın kahramanı, Sevgi hayatın. Yürümek’ten bahsediyorum, bir de Sevgi Soysal’dan. Kitabı ilk okuyanlardan Adalet Ağaoğlu, günlüğünde “Hadi canım Sevgi, bu adın arkasına ne kadar saklansan nafile; kendini anlatıyorsun işte” diyordu, hatırlayalım[1]. Kurguyu gerçekten ayırmak gibi bir ödevimiz var, ama ödevleri yapmak zorunda değiliz. Elâ, ismi “Yürümek” olan kitapta önce yürüyor, romanın en sonundaysa sanki düş-gerçek-geçmiş-gelecek arasında dolaşır. Biz de dolaşalım istiyorum, bir nedenden tek sonuca yürümeyelim, dolaşalım, gerçekle kurgu, Elâ’yla Sevgi, dünle bugün, Ankara’yla başkent arasında.

Ama Bulvar’ın yukarıdaki vitrinsiz kısmında dolaşılmaz yürünür. Elâ da yürüyor, Kavaklıdere’den Kızılay’a, yani yukarıdan aşağıya. Aslında biz de sondan başa doğru okumalıyız “Yürümek”i, anlamı çoğalır. Tutkulu Perçem’de ise anlatıcılar aşağıdan yukarılara çıkıyordu hep, tepelere. İlk öyküleri toplu olarak 1962’de yayınlandığında yirmi altı yaşındaydı Sevgi, Yürümek raflara çıktığında Soysal otuz dört. Belki ilkinde ellilerin Ankara’sının bıraktığı duyguları görebiliriz onda, ikincisinde ise altmışların. Hatırlayalım: günaydımına çıkaramıyordu tutkularını perçemlerinde taşıyan genç kadın, çıkarabileceği bir yer değildi Ankara. Yenişehir herkesi tanıdığı bir mahalleydi. “Kalabalıklarda”ki anlatıcı da şikayet ediyordu kenti, yorgunluğunu kendisinin sanıyor diye.  Elâ da yoruluyor, üstelik yokuş aşağı yürürken apartman bahçelerinin alçak duvarlarına oturup dinlenerek. Sancho da sahibiyle beraber burada yapar sabah yürüyüşünü, Haldun Taner’in öykü kahramanı bir köpek o. Hülya’nın babasıyla Kavaklıdere’den Kızılay’a inerken rastladıkları cins köpeklerin hepsi tanıştır: Alman Elçiliği’nin köpeği bir kaniş: Graf; bozulmuş sinirlerine İsviçre’de şifa arayan isterik bir kadının Hedi’si: bir pekinuva; Hikmet Bey’in saf kan Pakistan tazısı: Altes; Belçika Büyükelçiliği’nin ikiz dişileri İsabella ile Mirella: cinsleri Greyhound; sahibini bilmediğimiz bir Chow Chow: Kastor; sonra Sancho’nun hiç sevmediği polis köpekleri ve en son Selmin Hanım’ın danuvası: Diojen.[2] Sahibi de yakından tanıyor Selmin Hanım’ı, ikisi de evli. Herkes herkesi tanıyor. Aynı yoldan yürüyor Elâ, ama daha da ötesine geçecek. Sancho’yla sahibi Bulvar’ın bulvar olmayı bıraktığı noktadan yani neredeyse Sevgi’nin Meydan Sahnesi’ne çıktığı yerden geri dönecekler. 

Zafer Madalyası’nın tek kadın oyuncusudur Sevgi. Adalet Ağaoğlu’nun tiyatrocularla  (Mahir Canova, Çetin Köroğlu, Üner İlsever, Kartal Tibet)  kurduğu Ankara’nın ilk özel tiyatrosu sahneye koyuyor bu oyunu. Burası Terzioğlu Apartmanı’nın bir bodrum katı, tiyatro denilince aklımıza sahneden yukarıya yükselen koltuklar gelmesin. Sahneyle koltuklar iç içe. 10 Mart 1961’de açılan tiyatro, o gün değil ama sonraki aylardan birinde “Sevgi Nutku gibi gepgenç bir anneyi” sahneye çıkarmıştır, kibar bir eleştirmen şöyle yazar: “Sevgi’nin ürkekliği, çekingenliği mi donuk geldi size? Sevimli teğmenliğini, rolündeki uysallığını değerlendiriniz.”[3]  Haldun Dormen’in sahne düzeninde rol alanlar arasında Başar Sabuncu da vardır. Adalet Ağaoğlu orada tanır arkadaşını: “Sevgi’yle henüz bir kez karşılaşmıştım.” Ankara’dan İstanbul’a göçerken ayıkladığı onca mektup, defter, kitap arasında “ (…) bir yerde onun beyaz üniformalı fotoğrafı gözüme takılıyor.” diye başlar hatırlamaya. Gülmüştür. Gülerken gülüşü Sevgi’nin gülüşünü çağrıştırır ona, ama aklına nedense arkadaşı hep soyadlarıyla gelir: “O zamanlar adı Sevgi Soysal değildi. Henüz Sevgi Sabuncu da değildi. Tiyatroya geldiğinde Sevgi Nutku idi. Tutkulu Perçem’i yeni yazmıştı.”[4]

Meydan Sahnesi, başkentin ilk özel tiyatrosu. Adalet Ağaoğlu
arkadaşlarıyla kurmuş, bir bodrum katında, sahnesi sandalyeleri iç
içe. Yağmur yağdığında sel basan bir apartman bodrumu bu. Ankara’da
her şey apartmanlardadır zaten. Tiyatro fotoğrafta, soldaki ikinci
binanın altında. Birincisi Yüksel Palas, apartmanın adı Terzioğlu.
İlki orduevi olduğundan hâlâ ayakta, diğer yıkılmış.Burası tam da
Sancho’yla sahibinin sabah yürüyüşünün bittiği köşe. Geri dönüp ta Göreme Sokağı’ndaki evlerine yürüyecekler.

Sancho’yla sahibi, Sevgi’nin sahneye çıkıp arkadaşını ve bir sonraki eşini tanıdığı Meydan Sahnesi’nin oradan dönmüşlerdi geriye. Oysa biraz daha yürüseler, Sancho, Sevgi’nin gittiği okulları da görebilirdi: biraz ileride DTCF, sonra Ankara Kız Lisesi. Biraz daha yürüseler Sancho “Anafartalar caddesindeki ahçı dükkanlarının dilenci” köpekleriyle de karşılaşır, belki cinsler cinslere karışır, bir şeyler değişirdi. Ama Sıhhiye’den, Ankara’nın eskiyle yenisi, güneyiyle kuzeyi, daha sonralarda zenginiyle yoksulu arasında bir sınır gibi duran demiryolunun ötesine geçmediler.  Sevgi Soysal önce liseye giderken geçmişti o sınırı, bir de Yıldırım Bölge’ye yani hapishaneye girdiğinde belki de başka bir sınırı geçtiği için hapishaneye girmişti. Ne çok yürümüş olmalı ama bulvarda. Bulvardan her geçtiğinde onu tanıyor olmalılar, herkesin herkesi tanıdığı bir şehirde tutkular günaydımına çıkamaz. Adını bildiğimiz her yüzün sahibi zihnimizi bir düşünceden diğerine götürür, zihnimizi uyaranların sayısı arttıkça yoruluruz.

Elâ da yürürken yoruluyor: “Onda birini ya tanıdığınız, ya bir yerlerden hatırladığınız, ya da kim olduğunu bildiğiniz ya da dedikodusunu duyduğunuz insanlarla karşılaşarak yokuş aşağı yürümek yorar kişiyi.”[5]  Peki niye köpektir Haldun Taner’in kahramanı? Elâ’yı yürüyüşünün sonunda postanede Memet’le rastlaştıran, aralarını yapan neden bir kedi? Aşina olduğumuz, dedikodusunu duyduğumuz insanları gördükçe zihnimiz o düşünceden buna, geçmişten şimdiye, suçlardan cezalara, yargılardan duygulara zıplayıp durur ya. Köpekleri de biliyoruz, kedileri de. Zihnimiz cins köpeklerden şık evlere, görünür mutluluklardan masanın altında sevişen ayaklara zıplasın istiyor Haldun Taner. Sancho’nun temsilcisi olduğu hayvanın sadakatiyle insanlarınki arasındaki tezattan ışıyan hınzır bir ima varken birinde, “Dünyanın en nankör yaratığı insanla en sadık yaratığı köpek arasındaki, dünya tarihi kadar eski bu çözülmez sıkıfıkılık, aslında köpeğin insana değil, insanın köpeğe muhtaç oluşundan geliyor.”[6],  diğerinde kedi Elâ’yla Memet’in arasına girmiştir; çünkü meraklı çünkü flörtöz çünkü alayına güzeldir, onları kalabalığın arasında karşılaştırır önce, eve getirir, sonra yine yine yatağa atlar: “Memet’in soluyan göğsüne yürüdü. Elâ’nın terlemiş sırtına uzandı.”[7] Alın size incecik bir erotizm. 

Elâ yürüyerek sonunda Kızılay’a gelir. “Bulvarın iki yanındaki geniş yaya kaldırımında günlerce, yıllarca, bir aşağı bir yukarı gezinmekten bıkmayan sabırlı insanların oraya. Kızılay’la Sıhhiye arası, yüz adım, iki yüz adım, üç yüz adımlık gidiş gelişlerle çiğnene çiğnene sakızı çekiştirenlerin, çeneleri yine de yorulmayanların kalabalığıyla dükkanları bankaları geçti.” Liseye giderken yürümüştür Bulvar’da Sevgi, üniversiteye giderken. Sonra işte sahneye yine orada çıkmış, insanlar arasına Bulvar’ın hemen kıyısındaki Sanatsevenler Kulübü’nde, Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılarda, belki Büyük Sinema’da karışmıştır. Sinema’yı sever, bellidir. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni, kavağın devrildiği yere bir objektifle bakar gibi yazmıştı. Anlatısının sinematografik özelliklerinin dışında yazıp bitirdiği üç romanın kurgusu da beyaz perdedekileri andırır, ama öyle eskileri değil, iki binli yıllarda gördüklerimizi. Örneğin 2000 yapımı “Paramparça Aşklar ve Köpeklerde” üç ayrı bölümde gördüğümüz kahramanları birbirine bağlayan bir trafik kazasıdır, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde herkes devrilen bir kavağın etrafında buluşur. Sevgi Soysal bir sinemacı gibi düşünür. Onu bize akran kılan yanlarından biri bu, Sevgi demem ondan. Zihnimiz dümdüz bir doğrunun üzerinde ilerlemez, sürekli dolaşır. Belki sosyal medyanın cümle cümle, fotoğraf fotoğraf değişen arayüzleri oradan oraya zıplamaya mütemayil zihnimizle bu yüzden cuk diye buluşuyor.  Sadece Ankara’da yaşadı diye, sadece kısacık ömrünü dolu dolu yaşadı diye sevmiyoruz Sevgi’yi, onu yaşayıp yazdığı zamanlardan bugüne savuran, bizim bu her an dağılmaya hazır dikkatimizi anlattıklarında tutan bir kuvveti var.  

Yürümek’te Elâ’yla Memet’in rastlaşana kadar hayatlarından bazı anlar gösterir bize. Elâ’dan Memet’e, Memet’den Elâ’ya, asıl metinle ilgisiz gibi duran bazı tablolarla[8] geçeriz. Bunlardan ilki “Kurak bozkır, kışın karı, buzu, soğuğuyla donmuş topraklarına baharın ilk yağmurlarını, sıcak yağmurları emdi. ”diye başlar. Hızla çoğalan hayvanları görürüz bu tablolarda önce tavşanları, fareleri, sincapları sonra köstebekleri, dişisi erkeği olan bitkileri, ayrık otlarını, sonra kurtları sonra akbabaları, hamamböceklerini, bir ölmüş eşek hatırlıyorum cansız ve en son gerisin geriye doğduğu yere yüzüp öldüğünde yeniden hayatı filizleyen som balığını. Elâ-Tablo-Memet-Tablo-Elâ diye giderken metin, o hınzır kedi ikisini tanıştırdığı andan sonra anlatı hep Elâ-Tablo-Elâ diye devam edecek, sonra da bitecektir. Bütün başlayanlar gibi. Biten de başlayacağına göre, romanı sondan başa doğru okuyabiliriz.

Başından sonuna veya sonundan başına erotik bir romandır Yürümek. En yakın arkadaşı, Elâ’nın arkasına saklanıyorsun, dediğine göre düşünün Sevgi’deki ne cesaret. Elâ da yürüdükçe hayatta cesaret kazanır: evlenir, doğurur, “aldatır”, terk eder, yeniden başlar, aşık olur, aşkı sorgular. Sevgi, otuz dört yaşındayken otuzlu yaşlarına gelmiş bir kadının hayatını yazmıştır. Kendisiyle özdeşleştirilebileceğini bile bile yaşlandırmıştır kahramanını, aslında meydan okumaktır bu. Yaşarken de yapmıştır ki bunu, bir türlü soyadlarını unutamayız. Dedikodusunu yapmaktan çok hoşlandığımız bir kadındır o. Yakın arkadaşı anılarında anmıştı soyadlarını, günlüğüne bile yazar,: “Dün Sevgi, yani Nutku’dan sonra Sabuncu da bana, eve geldi.”[9] “Nesnel” bilgi kaynağı ansiklopediler de onun kimlerle evlendiği kaydeder: “Sevgi NUTKU, Sevgi SABUNCU imzalarını da kullandı. Yazar Özdemir Nutku, yönetmen Başar Sabuncu ve siyasetçi Mümtaz Soysal’la evlendi.”[10] Oysa aynı ansiklopedide Başar Sabuncu’nun kimle veya kimlerle evlendiğinden bahsedilmez. Tomris Uyar da bu sefer bir sözlükte, çok önce görmüştür bu saçmalığı: “Ama sözlüğün son baskısında bile Ülkü Tamer’in, Turgut Uyar’ın, Özdemir Nutku’nun ya da Başar Sabuncu’nun kimlerle evlendiklerinden sözedilmiyor; onlar da evsiz. Demek ki biz kendi kendimize evlenmişiz de kimsenin haberi olmamış. Saygısızlığın bu kertesi kişiyi üzüyor.”[11] Boşanıp evlenen kadınlar gerçekte olsun kurguda, şimdide veya geçmişte, kadınlarda da erkeklerde de zihni bir yerden başkasına zıplatır belli ki: “suyun dibini ille de görmek isterler”. Elâ böyle düşünür. Hakkı’dan ayrıldıktan sonra Memet’le yaşadığı eve çat kapı misafir gelen arkadaşları hakkında. Herkes “asıl” bir neden aramaktadır olana bitene, “aslında”, “bana kalırsa” diye başlayan cümlelerle şaşkınlıklarını gizleyecekler, hayır hayır, diyeceklerdir gıdıklanmıyoruz. “Cümlelerin sıra dışına, alışılmışın, gündeliğin dışına çıkanın davranışına” alışıldık nedenler bulup “onu yine sıraya” sokacaklardır.[12]  Böyle ansiklopediler yazılırken filan önce bununla sonra şununla evlendi diye kalemlerden pırtlayan bu fazlalıklar bir şey anlatmalı bize. Gözlerimizi onların hayatlarından alamıyoruz. Yapamadığımızı yapıyorlar, söyleyemediğimizi söylüyorlar.

Elâ doğurur, ama hatırladığı bebeğin değil kendi çığlığıdır: “Çocuğu göğsünün üstüne yatırdı. Çocuk bilinçsizce emiyordu etini, neresi olursa olsun. Elâ bir çizginin dörtgene, beşgene ya da daireye kapandığını, bu çocuğu mutlaka içeride bırakan bir yüzeye kapandığını bildi. Şimdi bu yüzey daralsa da, genişlese de, bitimsiz alanlara yayılsa da arta kalan tek soluğun bu çocuğu soluğu olacağını, böyle olacağını. Uzun haklı bir çığlığı saldı o an. Çığlığı çocuk ağlamalarına karıştı.”[13]Çünkü bilir ki sevinci katlanmaya dönüşecektir, soluk almak bile görev haline gelecektir, güzel olmayan yanlış bir çizgiyi sürdürecektir, bu “doğal” görevi “çocuklu yuva yıkılmaz”larla daha da ağırlaşacaktır. Sadece yazdığıyla değil yaşadığıyla devletimizin o küçücük birimi kutsal aileyi rahatsız eder, bizi de okuduğumuz an, duyduğumuz an gıdıklıyor olmalı ki o yüzden ya savunmaya geçiyoruz ya da saldırıya, ama ikisi de dedikodu formatında bunların. Şaşırtıyor ya bizi, şaşırmamak için yapıyoruz bunu, şaşırtana “şaşkın” demek için, şaşkınlığımızı geçiştirmek için.

Bozkırda kurulmuş bir başkentin ortasında bir park ne kadar doğalsa, o kadar doğaldır aslında annelik. Bir kez daha çıkacaktır bulvara Elâ, kitabın en sonunda, bu sefer bir parkın içinden. Ama Elâ parktan bulvara çıkmadan önce bir resmî geçit izleriz, Bulvar’ın, bir başkentin bulvarındaki gündelik hayatın resmi geçidi. Bir hiyerarşi. Önce gri bir temizlik aracı çamurluklarının yanından fışkıran sularla temizler caddeyi. İlkin bisikletli işçiler çıkar, sonra okul otobüsleri çocukları, askeri araçlar subayları, askerleri taşır kışlaya; bakanlık servisleri memurları, kahverengi bir otobüs yargıçları, savcıları götürür. Sonra özel arabalar. Caddeyi en son “Kara Mersedesler” kateder. Onlar belli bir sırayla düzeni bozmadan aşağı inerken, Sevgi Bulvar’ın asıl yüzünü gösterir: “Tek bir kuşun gölgesi vurmadı caddeye. Ne bir karga uçtu caddede ne de bir serçe.” Öyle bir bulvardır bu ki orada doğallıktan eser bulunmaz, sıralanmış ağaçların üzerinde toz yoktur, tırtıl yoktur, arılar yok. Çocuklar yürümez, taşıtlarla gidip okula, telgraf direklerine kulaklarını dayayıp uzak ülkelerden gelen sesleri dinleyemezler. “Tek bir eşek geçmedi caddeden. Tek bir at arabası, tek bir at pisliği yok.”[14] Bulvar, her türlü rastlantısallığı “kir”le bir görüp kirleterek dışlayan bir düzenin temsilidir. Bulvar’daki bu düzenli trafiğe bakıp “Şimdi” der Sevgi “ilerleyen madensel oluşuma bir canlının karışması mümkün değil. Bunu bir anda anladı Elâ, bir anda yanlış bir yerde olduğunu anladı. Bu caddede ne yalnız ne Memet’le olamaz. Bu sokakta elele dolaşılamaz.”[15] Sancho ve diğer cins köpeklerin caddesidir burası, varlıkları kendi aynı’larına hapsedilmiş köpeklerin. Bir bulvar gibi düzenli olsun ister devletler hayatımız, baştan sona yürüyelim, sağa sola sapmadan, durmadan. Eğlenmek durmak demektir unutmayın, şimdi yaşadığımız her yer o bulvar gibi temizlenmişse, elele veya değil artık dolaşılacak sokaklar kalmamışsa, devlet süreklidir burada: virüsü bahane edip şarkılar sussun ister.

Atatürk Bulvarı’nın yukarı kısmı. Meclis kavşağı. 1960’ların
ortasındayız muhtemelen. Bulvarın bu kısmında yolun bir tarafında
Meclis ve Elçilik binaları vardır. Yokuş aşağı veya yukarı piyasa
yapılmadığından Kızılay kısmına göre çok daha insansızdır. Elâ’nın
yürürken yorulup bahçe duvarlarına oturduğu evler, apartmanlar henüz
yıkılmamış. Bütün görselleri yine Ankara’nın “yakından tarihçisi”
Turan Tanyer’den aldım, teşekkür ederim.

O yüzden Yürümek olsa da adı romanın, sonundan başına doğru dolaşalım içinde: anlam çoğalsın. Romanın en son bölümü o kadar muhteşemdir ki, Elâ mı konuşuyor Sevgi mi anlatıyor? Birbirine girer rüyalar, anılar, o an ve gelecek. Yine yukarıya doğru yürür kahramanımız, perçemlerdeki tutkuların lağımlara bırakıldığı yere. Ama varamaz, çünkü Elâ belli ki varoluşuyla taşıtlardaki insanların geç kalmasına neden olacaktır, üzerine yürürler, üzerine yürürler, yaklaşırlar, “vardılar, vardılar ah.”

“Kötü bir düş gibi bunlar.” diye devam devam eder sonra Sevgi, dikkat: düş değil, düş gibi. “Elâ bir saattir, elinde bir içki bardağıyla” sergiyi dolaşmaktadır. İşte burada gördüğü resimler onu başka resimlere, anılara götürür. Memet’le gittikleri İmroz’dan dönüşlerini, sonra o gündelik rutinin öldürücü bütün ayrıntılarını hatırlar: misafirlerin çaldığı zilleri, ödenecek faturaları, dolaba asılacak ceketleri, buzdolabında bozulmayacak etleri. Sonra çocuğuna sofra düzenini anlatması gelir aklına: “bıçaklar sağa, çatallar sola”. Çocuğundan çocukluğuna gider zihni, kurulacak sofradan anneannesinin evinde gördüğü bir gümüş tabağa: “ (…) tabakta üç şeftali. Bir yere konmanın, bir yerde durmanın, hareketsizliğin resmi: Natürmort. Natürmort nedir diye sormuştu? Ölü Tabiat. Tabiat ölmez ki demişti Elâ. Nasıl ölmez?”[16]

İşte tam buradan geri dönelim, biz de bulvarda sabırla gidip gelenler gibi, geriye doğru okuyalım, anlam çoğalsın. Özellikle de Elâ’yla Memet’in hikâyelerini birbirine bağlayan tablolar konuşacak şimdi. Ama tabloları ne onlardan önceki ne sonraki hikâyelerle ilişkilendirmeye gerek yok, yani baharda kürk değiştirip sabırla avlarını bekleyen kurtlarla Elâ’nın gittiği üniversitenin kantininde kızları tavlamaya çalışan erkekleri ilişkilendirmek, bir bulvarda yürümek kadar kolaydır, biz dolaşalım. İlk tabloların hep uyanan doğa, çoğalan hayvanlar, çiftleşen bitkiler olmasıyla sonrakilerin ise kurt, akbaba, ölmüş bir eşek olması üzerinde durabiliriz belki. Ama aklımıza bitişi getiren bu tabloların da hepsinde yaşam süregider: belki de tabloların içindeki tek cansız “ormanın yolla kesiştiği yerde” yatan ölü eşektir, ama orda bile yeni bir hayat ihtimali var: “Ormanın bitiminde dönüşecek toprağa. Ormanın çimi bir eşek boyutu daha yayılacak. Yeni bir filizle belki, bir ağaçlık büyüyecek güzel orman.”[17] Bu tablolar ölmez tabiatın parçalarıdır, doğallığın, doğmanın, doğurmanın, sevmenin, sevişmenin, başlayıp bitmenin olduğu bir dünyanın parçaları. Çocuk Elâ’nın çocuk Şenel’le oynaşması, çocuk Memet’in arkadaşına geneleve gittim diye hava atmasından başlayarak sonuna kadar insanlar arasında olan her şey doğaldır, ama devletlerin değil, yargılanamaz. İmroz’da tatildeyken ikisi, Elâ’yla Memet, şaraplar içilip geceleri kendiliğinden patlamış eğlencelerde dans edilirken kilisenin mumları birdenbire söner, bir muhbir karşı kıyılara işaret veriliyor demiştir. Sonrasında birdenbire bozulur her şey, sessizlik iner adaya askerler çıkar. Bütün bunlara şaşırdığında, gergin zamanlarda olur böyle şeyler, doğaldır deyince Memet, Elâ itiraz eder: “Irak bir adada, nasıl ve kimler tarafından başlatıldığı bilinmeyen, ya da unutulmuş bir yanlışın bir ağustos sabahı bu adanın kumuna, şarabına, güneşine, denizine, horasına, sevişmesine savaş açması o eski yanlışın bir güzelliği çirkinliğe dönüştürmesi, bunun hiç bir yararı olmaması doğal mı?”[18] Geri dönmeliyiz belki de, ama Sancho’yla sahibinin yaptığı gibi Sıhhiye’den  geriye değil, şu evimize nereden geldiysek, oraya.

Sancho’yla sahibi evlerine dönerken bulutlanır hava, şimşekler çakar, yağmur yağacaktır. “Yağmur yağmayacak halbuki, öyle olsa kokusu Sancho’nun burnuna gelirdi” Ama insan bunu bile bilemez artık: “arka ayakları üzerine kalktığından beri içgüdüsünü” kaybetmiştir. “Akla tam varamamış, sezisinin köprülerini yıkmış. Lök gibi ortada kalmış.”[19]

Dizinin ilk yazısı

İkinci yazı

Üçüncü yazı

Dördüncü yazı



[1] Adalet Ağaoğlu, 2015, Damla Damla Günler (Kitap), Everest Yayınları, İstanbul, 141-2.

[2] Haldun Taner, 1969, Sancho’nun Sabah Yürüyüşü, Bilgi Yayınevi, Ankara

[3] Sanel, 1962, “Zafer Madalyası”, Ses, Sayı 143: 1 Ocak, 6.

[4] Adalet Ağaoğlu, 2014, Göç Temizliği, Everest Yayınları, İstanbul, 119.

[5] Sevgi Soysal, 1983( Birinci Baskı 1970), Yürümek, Bilgi Yayınevi, Ankara, 104

[6] Haldun Taner, 17.

[7] Sevgi Soysal, 108.

[8] Bu pasajları “tablo” olarak isimlendiren Seval Şahin’in aynı roman hakkında yaptığı detaylı değerlendirmeye şu adresten ulaşabilirsiniz. Şahin’in isimlendirmesinin isabeti ise okuduğunuz bu yazının sonuna doğru ortaya çıkacak. https://www.youtube.com/watch?v=An3BwNtO8A8

[9] Adalet Ağaoğlu, 2004, Damla Damla Günler, Alkım Yayınları, İstanbul, 53. 

[10] Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 2003, Yapıkredi Yayınları, İstanbul, 892.

[11] Tomris Uyar, 2020, (aynı yayınevinden ilk baskısı 2003), Gündökümü, Bir Uyumsuzun Notları II, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 63

[12] Sevgi Soysal, 113

[13] Sevgi Soysal, 82

[14] Sevgi Soysal,134

[15] Sevgi Soysal, 135

[16] Sevgi Soysal, 138

[17] Sevgi Soysal, 122

[18] Sevgi Soysal, 130

[19] Haldun Taner, 19.