Yenişehir’in Kızı, Başkentin Yabancısı IV

Hakan Kaynar

kaynarhakan@gmail.com

Geçen sonbaharda çocukluk, gençlik yılları burada geçmiş iki Ankaralıyla şehri konuşmak için buluştuğumuzda gezip dolaşıp en sonunda Kale’ye çıktık. Önce güneye, şehrin yenisi oradadır, sonra da kuzeye baktık: gecekonduları yıkılmış Altındağ’a. Bir pazar günü için şehre yukarıdan bakan kale burçlarının şaşılacak sayıda ziyaretçisi vardı. Ankaralılar yaşadıkları şehrin turisti olup ona şöyle bir tepeden bakmaya gelmişler. Bakıp da ne olacak? Altındağ’ın yüzeyinden tokiler eliyle kazınan yakın tarihi kim görebilir?

David Harvey bu imkânı, şehre özellikle de yabancısı olduğumuz bir şehre yukarıdan bakmaktan bahsediyor, kimsenin reddetmeyeceğini söyler. Ben meselâ Yenimahalle’den Şentepe’ye yükselirken aşağıdaki sonsuz çirkinliği göze sokan teleferikle yolculuk etmeye bayılır, herkese de tavsiye ederim. Çünkü bu yolculuk şehri bilenler, hele de hem Yenimahalle hem de Şentepe isimlerinin çağrışımlarına aşina olanlar için çok şey ifade eder. 

Başkentin Yenimahalle’si aslında  mütevazı bir mucizedir, mahallenin ortasından geçip giden caddeye de ismini veren belediye başkanı Ragıp Tüzün’ün, 1946-49 yılları arasında,  başını çektiği örnek projeyle Ankaralılar çok ucuza aldıkları arsalara belediyece çizilmiş tiplerden seçtiklerini inşa ederler. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde gördüğümüz kahramanlardan biri, bulvarda değil ama bir bankada, Mehtap’ın ailesi bu evlerden birinde kiracıdır hatta, romanın yetmişlerde geçtiğini hatırlatarak alıntılıyorum: “Yenimahalle’de, muslukları, her şeyi her an bozulan, kötü malzemeyle yapılmış, mutfağının duvarları su sızdıran, kalorifersiz, kömür hakkı da olmayan bir evde oturuyorlardı.”[1] Hepi topu yirmi yirmi beş yıllık bu evlerin kurmacaya böyle girmesine şaşırmamalı. Hepsi olmasa da bazıları zorlukla yapılmıştır.  Yenimahalle’nin ilk sakinlerinden, babası haritacı bir subaydır annesi artık çalışmayan bir ses sanatçısı, Gülseren Engin anlatır; inşaatı bir türlü tamamlamayan yapıcılara dava açıp henüz bitmemiş eve taşınınca şu manzarayla karşılaşırlar: “Üst katın yapımı biraz daha ilerlemiş; ama alt kat dört duvar…Henüz sıvayla duruyor bütün duvarlar. Üstelik yapıcı, yerlere şap dökeceğine betona kırmızı badana karıştırmış.”[2] Zamanla hem içinde oturur hem de evin inşaatını bitirirler. Ucuz arsaların ucuz evleridir bunlar. Kimisi iki kimisi üç katlıdır. Ev sahibi birinde oturursa diğerlerini kiraya verir. Her ne kadar başlığında Ankara’ya aşkını ilan etse de bir semt romanı sayılabilecek Ankara, Mon Amour!’da, Şükran Yiğit de anlatır onları: “Evimiz sıra sıra dizili üç katlı Yenimahalle evlerinin birisinin üçüncü katında “üç oda, bir hol” bir evdi. Evlerin hemen hepsinin bahçeleri vardı. Ön bahçeler sayılmazdı ama asıl önemli olan atlanarak geçilebilecek yükseklikte duvarlarla birbirinden ayrılmış arka bahçelerdi.”[3]  1970’lerin roman kahramanı Mehtap belki kötü anar onları ama çocukluk işte bu, hatırlandığında geçtiği her yeri iyimser bir ışıkla aydınlatıyor. 

O evlerin çoğu, çoktan yıkıldı. Parseller oldukça küçük olduğundan yerlerine yapılan apartmanlar da tıpkı yerini aldıkları evler gibi birbirine bitişik. Arada tek tük kalmış eski evler, anlaşamamış mirasçıların belleğimize hediyesi. Şimdi işte teleferik buranın üzerinden geçip şehrin en güzel isimli eski gecekondu mahallesi Şentepe’ye çıkıyor. Belki yirmi belki dahası katlı garip apartmanların hemen yanından geçerken tabanına halı serilmiş balkonlarında çay içenlerin bardaklara kaç şeker attığını görebilirsiniz.

Abartmadan dönelim, şehir böyledir: dağıtır. Şehrin her parçasında çoğalır hikâyeler, katman katmandır çünkü. Belli bir yere baksanız da orada kalamazsınız. Öyle demiştir Sevgi Soysal da Orhan Duru’ya,  Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin birbirleriyle ilişkisiz bazı roman kahramanlarına dayanan kurgusuna dair olası eleştirileri cevaplarken: “Ama ben böylesi bir eleştiriyi göze alarak yazdım Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni. Bir kavağın devrilme süreci içinde, bir öğle vaktinde, Kızılay’dan Piknik’e akan başkent kalabalığına, bir film makinesinin objektifiyle bakmak ve objektife giren kişileri, bu devrilme olayı içindeki yerlerine oturtmak istedim.”[4] 

Uzaklarda hâlâ bozkır. 1960’ların başındayız. Dikkatle bakanlar, saat 15 yönünde, bir kavak ağacını fark edebilir. Özgür Türkeli kısa süre önce yayınlanan yazısında ağacın bir başka hikâyesini anlatıyor: https://lavarla.
com/bambaska-bir-sehirde-ogle-vakti/
 . 

Sabit bir objektiften hep aynı noktaya odaklanmaz Sevgi Soysal. Bazen yukarıdan bakarız her şeye, bazen anlatıcının yanından. Roman yazarının yukarıda çizdiği sahneyle açılır. “Piknik” isimli koca şehrin tek “brasserie”sine akan kalabalığa bakan kamera birdenbire bulvarın karşı kıyısındaki bir mağazaya girer sonra mağazanın satış müdürüne, çeşitli çeşitli müşterilere, tezgahtarlara bakar. Sanki uçan bir kamera mağazanın içinde dolaştıkça seyreder, müşterilerle tezgahtarlar arasındaki, müşterilerle müşteriler arasındaki sohbetlere kulak misafiri oluruz. En sonunda Tezgahtar Ahmet’i göreceğiz, biraz ilerledikçe onun gördüklerini hatta görmediklerini. Karşıdan karşıya geçerken romanın sonraki kahramanına, Hatice Uzgören’e çarpmış, ama görmemiştir. Hatice Hanım da bir sonraki kahraman Necip Bey’in selamını görmez. Bizse sanki en yukarıda, tanrı gibi, her şeyi görür; romanı okurken, seyrederiz: Sevgi Soysal’ın hayal gücünde kurulmuş Ankara’yı izleriz.  

Piknik dedikleri soldaki binanın altında. Tenteleri görünüyor. Bulvarın en kalabalık noktası belki de.

David Harvey bir şehrin yabancıları değilse de sakinlerinin ona bir tepeden bakma arzularını, Michel de Certau’ya atıfla açıklar. Yükselip de şehre bakanlar kendilerini onun pençesinden kurtarıp sokakların hummalı hareketinin dışına çıkınca bir an için de olsa “röntgenciye”dönüşür. Tepelere çıktığımızda Certau’ya göre bizi ele geçiren bu büyüleyici dünya, şehir, bir metin haline gelir, artık onu okuyabiliriz. Böylece, “şehir tarafından ele geçirilmek yerine hayal gücümüzde biz şehri ele geçiririz.”[5] Sevgi Soysal’ın erken dönem hikâyelerindeki, henüz yirmi altı yaşındayken yayınladığı Tutkulu Perçem’in ilk iki anlatısından bahsediyorum, anlatıcıların tepelere çıkmasında da sanki böyle bir direnç var: şehir tarafından ele geçirilmeye direnen genç bir kadın. 

Biz nasıl şimdi Kale’ye çıkıp sadece bir yükseklikten görebiliyorsak bu şehri, perçemindeki tutkularından vazgeçen anlatıcı da öyle yapar, çıktığı yer kale değildir ama. “Kenti, kent yapan iki caddenin birinden yukarılara doğru yürümeye başladım. Tepeye vardığımda ışıklarını yakmıştı kent. Bön bön bakıştık.”[6] İkinci anlatı, “Kalabalıklardaydım çoğu. Doymazlık bir tutkuydu içimde, ilgilere yönelirdi.” diye başlar. Anlatıcı yine yukarılara yürüyecektir.  “Oturmalarda duramazlığım olurdu yorgunluğum- giderdim. İşte böyleyken, böyleyken giderdim bu hep tepeli kentin bir benim olan doruğuna. Orada, o ben gidince benim olan yerlerde, öyle aşağılarda kalırdı kent, öyle büyürdüm ben yorgunluğumda. Atıverirdim yorgunluğumu aşağılara,  o kalabalıkların oralara-tepe gizlerdi ayıp yerlerini. Her atılanı yutardı bu kent, bu yorgunluğumu da kendinin sanırdı, ne çabuk sanırdı.”[7] Oysa birazdan güneş batacaktır, şehir yani başkent Ankara sanki ona bakanın gözünde küçülür: “Bozkırlığıydı, bozkırlığı kentliğinden önce gelirdi.” Kendimizi kendisinin sanmasın diye uzaklaşırız demek ki şehirden. Ona yukarıdan bakmak, dışına çıkmak, yabancısı olmak için. Aslında böylece önce Yenişehir’in yanı başındaki Deliler Tepesi’nde sonra da Yenimahalle’nin yanı başına Şentepe’de gecekonduların kurulduğunu görebiliriz. Harvey’in atıf yaptığı asıl metne gidelim: “Yukarı yükselen, tüm yazar ya da izleyici kimliklerini kendinde toparlayan, harmanlayan kitlenin de dışına çıkmış olur.(…) Kendisiyle kitle arasına bir mesafe koyar. Sizi büyüleyen dolayısıyla “size sahip olan” dünyayı gözlerinizin önüne seren bir metne dönüşür. Bu yükseliş bu dünyayı okumanızı, büyük bir Göz olmanızı, Tanrı’nın gözü olmanızı sağlar.”[8]

Ama perçemlerindeki tutkuları çıkarıp orada gördüğü bir mazgaldan, “kentin lağımına” karışsınlar diye aşağı bıraktığına göre, ilk direnç kırıktır biraz. Aslında, “Tutkulu Perçem”in anlatıcısının baktığı henüz bir “kent” bile değildir. O da söyler bunu: “Kenti, kent yapan iki caddenin birinden…”çıkmıştır ona baktığı yere. Aslında bir tekrardır bu. Ben de tekrar alıntılıyorum. Hemen bir kaç cümle önce de şöyle demişti: “Tutkularımı gün aydımına çıkarmanın yeri miydi bu kent. Bu kent gidişli gelişli bir caddeydi. İki taraflı gelip gidenlerdi. Üç beş vitrin, bilmem şu kadar inşaat ve daha çok parti merkezi.”[9] Yine de böylesine küçük bir yerde “kalabalıklarda” hisseder kendisini ilk kitaptaki ikinci öykünün anlatıcısı. Kardeşi Duygu Aykal’ın anlattığı Sevgi Soysal’a benzemiyor mu? “Bir ara annem Sevgi’nin piyano dersleri almasını sağladı. Ama piyano gibi, insanla dolaylı ilişkisi olan bu tür uğraşlar Sevgi’ye yetmiyordu. Hep aynı şeyi tekrarladı: “Ben kentte yaşamak isterim.”[10] Peki bir şehir olarak Ankara, Sevgi Soysal’a yeter mi?

İçinde büyüdüğü değilse bile yazdığı, 1970’lerin başındaki Ankara diyelim, yetermiş gibi, gibi diyorum çünkü yetsin diye sanki en şehir yanlarını görür Ankara’nın. Tepelerden seyretmiştir kentliğinden önce bozkırlığı gelen Ankara’yı, seyrede seyrede onu yaşamak istediği yer yapar. Sanki şehirle ilişkisi Certeau’nun şu önermesinin kanıtıdır: “Kenti seyredebilmek iradesi, kentten zevk alma araçlarının öncülüdür.”[11] Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin ilhamı da bir lokantada oturup dışarıyı, sokağı, şehri seyrederken düşer aklına: “Bu kitabı yazmaya beni bir rastlantı itti. 12 Mart’tan sonra Piknik’te otururken, bir kavak ağacının devrilmesine tanık oldum. Seyirciler doluştu, itfaiyeciler koşuştu. Önce bir şey olacak, önemli bir şey olacak gibiydi, sonra kavağı elbirliğiyle, istedikleri gibi devirdiler. Bu kez seyirciler o sırada bulvardan geçen bir bandoyu seyre koyuldular.”[12] 

Oturduğu yerden gördüğü noktada buluşturur bazısı birbirini tanıyan bazısı tanımayan kahramanlarını. Burası en şehir yeridir Ankara’nın. Atatürk Bulvarı’nın bulvar olduğu Sıhhiye-Kızılay arasındaki kısmının neredeyse ortası. Tam Tuna Caddesi’yle birleştiği, dolayısıyla arabaların da yayaların da yavaşladığı bir köşe başı.

Atatürk Bulvarı’nın bulvar olarak son yılları, 1950’lerin sonunda ortasındaki yeşillikler kalkacak, bulvar otomobillerin olacak.

Piknik’in avantajı altında açıldığı binanın sütunlarını kullanıp genişleyerek şimdi sigara yasağıyla seraya dönen meyhaneler gibi olmasıdır. Duvarları camdan. “Piknik günün her saatinde kalabalıktır.” diye yazar Ayla Kutlu, sekiz yıllık mahpusluktan yeni çıkmış kahramanına şehri gezdirirken, biraz değişmiş midir? Evet: “Eski lokanta bölümünde bir banka açılmış, caddenin içlerine doğru yeni bir lokanta yapmışlar, büyük pencereli. Camlara dayalı masalar yine eskisi gibi küçücük. İnsanlar üst üste.”[13] İçerde oturduğunuzda bile dışarıda olduğunuz bir yer. “Hep kentte olmak” isteyen Sevgi Soysal’ın istediği gibi, kalabalık.  O da aslında ince uzun bu mekânın en köşesindeki masadaymış hep. Şimdilerde Piknik’le ilgili belgesel çeken iki arkadaşıma mekânın çalışanları öyle söylemişler. Bir zamanlar tepelerine çıkıp baktığı şehri oradan seyredermiş.

Bu iki fotoğrafta Ayla Kutlu’nun romanında bahsedilen değişimi görmek mümkün. Sevgi Soysal hakkındaki rivayet ise, Piknik’e geldiğinde bu camlı koridorun en sonunda, sağdaki köşede oturduğu. (Fotoğrafları bulup da benimle paylaşan @ankaracimbizi’na teşekkür ederim.)

1970’lerde yazarın izleyip yazdığı o Yenişehir artık sadece birbirine benzer memurlarla çocukların hep beraber yaşadıkları ama diğerleriyle okullarda, evlerde karşılaştıkları bir yer olmaktan çıkmıştır. Şehirdeki zıtlıkları görüp göstermek için yukarılara çıkmasına gerek yok artık. Kızılay diye anılan başkentin ilk büyük mahallesi artık devletlilerin güvenli, nezih, içe kapalı semti olmaktan çıkmıştır.

Yoksulla zengin, yenişehrin yerlisiyle yabancıları, eski anılarla yeni görüntüler, hepsi oradadır. Yenişehir’in yenisi eskisiyle çarpışır. Tezgahtar Ahmet’i hatırlayın, Hatice Hanım’a çarpıp geçmişti. Çalıştığı mağazadan öğle tatili için çıktığında bulvarda yürürken önce orlon satan işportacıları görür sonra bir diğerini. Bu ikincisi “Ağabeyler, ablalar ve de bilumum vatandaşlar…” diye başladığı tiradıyla gerçek mi sahte mi bilinmez, “eczanelerde bulunmayan” bir ilacı satmaktadır. “Ahmet şaştı. Bu tür işportacılar Ulus’ta bulunur. Bunlar da Kızılay’a aktılar artık.”Kızılay pahalı, kaliteli, yeni olanın adresidir, Ulus ise karşıtlarının. “Ulus, hal denince aklına hep babasının bir büyük bir meydan savaşı veren kumandan tavrıyla, kış başında eve yığdığı, can sıkıcı soğan, patates çuvalları, pis peynir, zeytinyağı tenekeleri gelir.”[14] Ankara daha yetmişlerde şehrin hercümercine sadece tüketim üzerinden katılmış Tezgahtar Ahmet’i “buralar eskiden çok nezihti” duygusu üzerinden Yenişehir’in yerlisi, öğretmen Hatice Hanım’la buluşturur, o da değişimden şikâyetçidir. Ama Hatice Hanım şaşırmaz, kızar. Kızılay’a yeni yapılmış binalardan birinin önünde, hem de özenle düzenlenmiş vitrinin önünde çingene bir dilenci görmüştür: “Bunlar artık Kızılay’ın göbeğine yerleştiler. Bu şehir iyice zıvanadan çıkmıştı artık. “Ankara caddelerinde pırtıl insan görünmezdi bir zamanlar” dedi kendi kendine; düzen vardı, otorite vardı, asayiş vardı (…)[15] Başkentin tanımını yapmaktadır sanki. Demek ki Ankara şehirleşmeye 1970’lerde başlamış.  


Dizinin ilk yazısı

İkinci yazı

Üçüncü yazı


[1] Sevgi Soysal, 2011 (Birinci Baskı 1973), Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, İletişim Yayınları, İstanbul, 67.

[2] Gülseren Engin, 2008, Sancılı Kent Ankara, Heyemola Yayınları, İstanbul, 230.

[3] Şükran Yiğit, 2003, Ankara, Mon Amour!, İletişim Yayınları, İstanbul, 13.

[4] Konuşan: Orhan Duru, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Üzerine”, Tekliğin Türküsü içinde, 2018 (der.) İpek Şahbenderoğlu, Funda Soysal, İletişim Yayınları, İstanbul, 302.

[5] David Harvey, 2016, Kent Deneyimi, (çev) Esin Soğancılar, Sel Yayıncılık, İstanbul, 13.

[6] Sevgi Soysal, 1980, (Birinci Basım 1962), “Tutkulu Perçem”, tutkulu perçem/ hoşgeldin ölüm, Bilgi Yayınevi, Ankara, 65.

[7] “Kalabalıklarda”,  tutkulu perçem/ hoşgeldin ölüm, 67-8

[8] Michel De Certeau, 2008, Gündelik Hayatın Keşfi-I, çev. Lale Arslan Özcan, Dost Yayınları, Ankara, 186.

[9] “Tutkulu Perçem”, tutkulu perçem/ hoşgeldin ölüm, 65

[10] A. Mümtaz İdil, 1990, bir sevgi’nin öyküsü, Kavram Yayınları, 21.

[11] Michel De Certau, 186

[12] Sevgi Soysal, “Sevgi Soysal ile Orhan Kemal Roman Ödülü Röportajı” Tekliğin Türküsü içinde, 2018, (der.) İpek Şahbenderoğlu, Funda Soysal, İletişim Yayınları, İstanbul, 314. 

[13] Ayla Kutlu, 1994 (Birinci Basım 1987), Hoşça Kal Umut, Bilgi Yayınevi, Ankara, 15.

[14] Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 21

[15] Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 46