Uyumsuz Çoraplar ya da Çıplak Ayaklar

Hafize Çınar Güner

Burcu Yılmaz, 16 Mart 2021 tarihli Taş – Kâğıt – Makas köşemizdeki “Daha Fazla Saçmalık İstiyoruz!” başlıklı yazısında çocuk edebiyatının özgünlük ve özgürlük gereksinimine önemli bir vurgu yapmıştı. Mina Urgan’ın Laurence Sterne’den alıntıladığı, “Etkili ve kalıcı saçmalıklar üretmek, etkili ve kalıcı bilgelikler üretmek kadar zor, hatta belki daha da zordur.”  ifadesine atıfta bulunarak kaleme aldığı yazısında elbette bahsettiği alışılagelmiş kalıpların dışına çıkarak yeni bir dil, yeni düşünceler, yeni yaklaşımlar, yeni biçemler üretebilmek daha da önemlisi çizginin dışına çıkabilme fikrini ve cesaretini bulabilmekti. Onun Rus fütürist, absürdist Daniil Harms’in dilimize Nesin Yayınları tarafından kazandırılan iki kitabını da anlattığı bu yazısını okuduktan sonra kütüphaneme gidip absürt ve alanımdan dolayı da absürt tiyatro üzerine olan kitapları bir bir raflardan bulup indirmeye başladım. Sanat Kritik sitemizde de kendisiyle “Türkiye’de Tiyatronun Serüveni” üzerine söyleşiler yapılan hocaların hocası Prof. Dr. Ayşegül Yüksel’in “Samuel Beckett Tiyatrosu” adlı kitabı masaya dizdiğim kitapların içinde ilk elimi attığım kitap oldu. Hocamız kitabında Beckett’in tiyatro anlayışını ortaya koymadan evvel onun “varoluş tedirginliğini” anlatarak okurun onun yarattıklarını daha iyi anlamasına olanak sağlamış. Uyumsuz tiyatronun öncülerinden sayılan ama aynı zamanda yirminci yüzyılın öne çıkan en çarpıcı aydınlarından biri olan, 1969 yılında Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülen ama ödülü almaya dahi gitmeyen, kendisine biçilen sosyal rolleri reddeden Beckett’in sıra dışı hayatı ve ürettiği “saçmalıklar” bizi yeni saçmalıklar yaratmaya iter mi bilemem ama “saçmalıklara” giden yolun öncelikli olarak bireysel başkaldırıdan geçtiğini çok güzel duyumsatır.  Yüksel’in kitabında da ifade ettiği gibi içine sokulmak istendiği kalıplardan kurtulma dürtüsü doğrultusunda, kendisini “bir şey” yapmaya çalışanlar karşısında “bir hiç” olmakta direnen Beckett, din baskısı, sansür, bireysel seçimleri sınırlayan dar kafalılığa karşı koymuş, yazılmayanı yazmaya çalışarak okur ve seyircisinin beklentisine karşı direnç göstermiştir. Varlıklı bir ailenin, iyi eğitimli ve pek çok alanda başarılı, parlak bir oğlu olarak saygıdeğer küçük bir burjuva olmayarak ailesini de hayal kırıklığına uğratmıştır. Onun “uzam” ve “zaman” sınırlarını aşan edebiyat, psikoloji, felsefi akımlarını zorlayan eserler üretebilmesinde, yaşadığı topluma başkaldırabilmesinde okul yıllarında okumaya başladığı ve yaşamının son yıllarını geçirdiği huzurevinde de başucunda yer alan Dante’nin İlahi Komedya’sı olduğunu görüyoruz. Bu küçük ama önemli ayrıntı bireyin kendini inşa edişinde edebiyat, felsefe ve sanatın yerini ve önemini vurgulamıyor mu?

Bir yüz yıl sonra Beckett’in yaşadığı coğrafyada bireysel varoluşun artık onunki gibi zorlu bir mücadele gerektirmediğini görmekle birlikte içinde yaşadığımız coğrafya için aynı durumdan bahsetmek oldukça zor. Hepimizin bildiği gibi bireyin doğumu ile birlikte içinde yaşadığı çevrenin değerleri onu kuşatıyor. Yeni anne olan bir kadın kendi iç sesini dinleyip yavrusuyla bağ kuracakken ilk günden itibaren onun yerine karar vermek isteyenlere maruz kalıyor. İşte aslında bu toplumsal söyleme anneyle birlikte bebek de maruz bırakılıyor. Doğduğu andan itibaren birey olarak görülmeyen bebeğin çocuk olduğunda da en temel haklarından biri olan çağdaş ve laik bir eğitimi alamadığını düşündüğümüzde ise durum daha da dramatik bir hal alıyor. Kendi seçimlerini özgürce ortaya koymayı bırakın kendi seçimlerinin bile farkında olmayan, istismar edilen çocuk elbetteki sağlıklı bir yetişkin de olamıyor. Eğitimde sınıflar arası eşitsizliğin her geçen gün arttığı, bireysel özgürlük alanlarının daraldığı, yaşanan salgın koşullarında sanatla, yaşamla bağımızın koparıldığı bu dönemde edebiyat hele ki çocuk edebiyatı biraz olsun nefes aldırıyor. Çocuklara boyun eğdirmeyen kitaplar ise yeni saçmalıklar için umut veriyor.

Ayağına Taş Değmesin, Diken Batmasın!

Bebekler ve çocuklar için çıplak ayakla kumda, çimende, toprakta yürümek duyu bütünleme terapisinde önemli yer tutan etkinliklerden biri. Özellikle büyük şehirlerde bütün günü okulda geçiren çocukları düşününce dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanılarının neden artışta olduğunu anlamak zor değil! Aslında bebekler bu durumu, yani gelişimsel bir gereksinimleri olan yalınayak olma isteklerini doğdukları andan itibaren bize iletiyorlar ama bizim derdimiz onları toplumla uyumlu hale getirmek olduğundan bu reddedişi inatlaşma olarak görebiliyoruz. Çocuğun bu gereksinimini karşılayacağı alanların azlığıyla birlikte çocuğu koruma güdüsüne bir de aykırı olana çevrilen gözler eklenince pek çok ebeveyn de zorla geçiriveriyor çorabı, terliği, patiği çocuğunun ayağına. Parktan eve çıplak ayakla dönen dört yaşındaki çocuğu gören semt sakinlerinin bakışlarını ve laflarını duyan biri olarak söylemeliyim ki üzerinize kurulan baskıya direnmek pek de kolay olamayabiliyor. Zira mevzu sadece çıplak ayakla gezmek, gezdirmek de değil! Özge Bahar Sunar’ın yazıp Çağrı Odabaşı’nın resimlediği Paraşüt Kitap tarafından yayımlanan Çıplak Ayaklılar Orkestrası  adlı kitap da mevzunun sadece çıplak ayak olmayıp sistemin içindeki bireysel varoluş alanlarımıza ve bu alanlar bize ne kadar çok tanınırsa o denli kendimiz olup üretken olabileceğimize hatta fark yaratabileceğimize işaret ediyor.  Kitaptaki Çıplak Ayaklı Çocuk kundaktan itibaren ayağına hiçbir şey giymiyor. Ailesinin tüm çabalarına rağmen bırakın pabucu çorap bile giymeyi reddediyor. Ne taşlar, ne dikenler, ne soğuk, ne sıcak ne yağmur, ne çamur çocuğun bu eylemini değiştirmiyor. Uyarılara da kulak asmıyor. Kendini böyle özgür hissettiğini söylüyor. Her gece yatmadan ayaklarını yıkayıp yattığında yorgan bile ayaklarına değmiyor. Bu durum okul orkestrasına seçildiğinde de değişmiyor. Orkestra şefi bundan hoşlanmıyor olsa da bu duruma karşı da çıkmıyor. Çünkü Çıplak Ayaklı Çocuk çok güzel şarkı söylüyor. Ancak gösteri günü gelip çatınca işler değişiyor. Çıplak Ayaklı Çocuk tüm orkestra üyeleri gibi giyinip papyonunu takıyor parlak siyah ayakkabılarını da ayağına geçiriyor. Her şey normal görünse de çocuğun içindeki dalgalar gelmekte olan fırtınanın haberini veriyor. Konser başladığında deyim yerindeyse bir çuval incir berbat oluyor. Kitabın bu kısmında aklıma Prof. Dr. Soner Yıldırım’ın “Öğrenmenin Psikolojik ve Fizyolojik Temelleri” başlığında öğrenmenin ne olduğunu anlattığı dersleri, sunumları geliyor. Öğrenme ve hafızayla ilgili merkezle, duygularımızı ve tepkilerimizi düzenleyen merkezin birlikte evirildiğini hatırlatan hocamız duyguyla eşleşmediğinde öğrenmenin kalıcı olamadığını ve çocuğun kendini iyi hissetmediği ortamlarda öğrenmenin olamayacağı gibi var olan performansın da sergilenemeyeceğini ifade ediyor.  Çıplak Ayaklı Çocuk işte tam bu nedenle sahnede çuvallıyor. Ayakkabı ayağını değil ruhunu sıkıyor. Gösteride perde burada kapanıyor ama kitap burada bitmiyor. Kırmızı perde kısa bir süre sonra yeniden açılıyor. Bu kez sahnede bir şeyler değişiyor. Kitabın adından dolayı bu değişimi tahmin etmek de zor olmuyor.

Biri Sarı Puantiyeli, Diğeri Kırmızı Çizgili…

Ne yiyeceğimizin, ne giyeceğimizin, ne zaman evleneceğimizin hatta kaç çocuk yapacağımızın bizim için belirlenmeye çalışıldığı bir toplumda elbette bireysel bir duruş koyabilmek en başta bireyin kendini tanıması ve kendisiyle barışık olabilmesiyle mümkün. Marie – Francine Hebert ve Genevieve Despres’in ortak yaratımı olan, Çınar Yayınları tarafından dilimize Uyumsuz Çoraplar adıyla çevrilen kitabın kahramanı Güneş de bir önceki kitaptaki çocuk gibi yalınayak yürümeyi seviyor. Her fırsatta ayakkabılarını hatta çoraplarını çıkarıyor. Adı gibi ışıl ışıl, sıcacık bir kız. Bu kez karakterin bir kız olmasını ayrıca önemsediğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Aslında tüm hikâyeyi Güneş’in yakın arkadaşı Yağmur’un ağzından dinliyoruz. Yağmur’un anlattıklarıyla onun ne denli kendisiyle barışık ve mutlu bir çocuk olduğunu anlıyoruz. Karşılaştığı çatışmalarda bile, “sorun değil,” diyor her zaman Güneş. Böylelikle kendisi üzerinden güç gösterisi yapmak isteyenlere, zorbalık yaparak kendilerine varoluş alanı açmaya çalışanlara da fırsat vermiyor. Şarkı söylemeyi, dans etmeyi, kostüm giymeyi, parti yapmayı, kahkahalarla gülmeyi çok seviyor. Evet, gülmeli kız çocukları, genç kızlar ve kadınlar…

Hikâyeleri, su birikintilerini, gökkuşağını, büyük küçük tüm hayvanları, yumuşacık kelimeleri, öpücükleri, sarılmaları ve gıdıklamaları da seviyor Güneş tıpkı Yağmur ve tüm çocuklar gibi. Sahi ne kadar çok sarılıp, öpüp, koklayıp gıdıklıyoruz çocukları. Neyse, konuyu dağıtmadan toparlarsam Güneş yaşamı seven,  tutkulu bir çocuk. Ama biraz dağınık bu yüzden çekmecesi eşi olmayan çoraplarla dolu. Ancak tahmin edersiniz ki bu durum onun için sıkıntı değil. Her gün başka başka çoraplar geçiriyor ayaklarına. Her farklılığı alay konusu yapmak için fırsat gören Bora ise bu durumu kaçırmıyor. Yağmur, en yakın arkadaşı Güneş’i o an yalnız bırakmak zorunda kalsa da daha sonra bu zorbalıkla nasıl baş edeceğini düşünüyor.

Bu kitabın sonu da aslında diğer kitaba benziyor. Çıplak Ayaklıklar Orkestrası’nda ayakkabılar çıkıyor, Uyumsuz Çoraplar da ise önce Yağmur olmak üzere daha sonraki günlerde de üçer, beşer çocuk eklenerek sonunda herkes biri başka diğeri başka çoraplar giyerek Güneş’e destek oluyor. Sonunda yalnız kalan Bora’nın birlik olan çocuklarla oynayabilmesi için onlar gibi uyumsuz çoraplar giymesine gerek yok! Zorbalığa uğrayanın zorba olmadığı bu ayrıntı ise kitaba ayrı bir değer katıyor. Herkes farklı, herkes özel iletisini çocuk okura çok güzel veriliyor. Yazımın başına dönersek eğer daha fazla “saçmalığa”  ihtiyacımız var. “Saçmalıklar” yaratacak özgür ruhlu çocuklara da!

Çıplak Ayaklılar Orkestrası, Özge Bahar Sunar, Çağrı Odabaşı, Paraşüt Çocuk, 2021.

Uyumsuz Çoraplar, Marie – Francine Hebert, Genevieve Despres, Çeviren: Elif Şiir Şentekin, Çınar Yayınları, 2021.

Kaynaklar:

Samuel Beckett Tiyatrosu, Ayşegül Yüksel, Habitus Yayıncılık, 2012

Evrilen Dünyanın Devrilen Kavramları: Okul, Müfredat ve Öğrenme, Soner Yıldırım – YouTube 2020.