Tezler: Cumhuriyet’in İlk Yıllarından Günümüze Türk Romanlarındaki Anne-Kız İlişkilerinin Psikanalitik İncelemesi

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Ceylan Ersun

Psikanalitik kuramda kadının annesi ile olan ilişkisinin onun psikoseksüel gelişimi üzerindeki önemine dikkat çekilmektedir. Anne-kız ilişkisi içindeki iki kadın arasındaki dinamikler, kadının hayatının temelinde görülmektedir. Kadınlık yaşantıları ve kadın cinselliği üzerinde durulurken bir kadının kendi annesiyle olan ilişkisi de önemli bulunmaktadır.

Freud, insanın ruhsal dünyasını anlamaya yönelik psikanalitik kuramı geliştirebilmek için ruhsal dünyanın bütün ürünlerinden faydalanmayı seçmiştir. Oyunlar, mitler, düşlemler, düşler, gündüz düşleri ve sanat eserleri insanın imgesel etkinliğinin ürünleridir ve insanın ruhsal dünyasını daha iyi anlayabilmek için yorumlanmaları gerekmektedir. Bütün bu ürünler Freud’un kuramının kanıtları değil, yol göstericileridir. André Green (1990), psikanalitik deneyimin ötesinde ama çok da uzağında olmayan kültürel yapıtları psikanalitik kuramlaştırmanın kaynakları arasında saymıştır. Sanat, edebiyat, mitoloji, tarih ve tarihöncesi, dinler ve antropoloji psikanalitik görüşlere zengin bir esin kaynağı sağlayabilmektedir.

“Roman” konusu bu tez çalışması bağlamında ele alındığında; sanatsal yaratıcılığın vermiş olduğu ustalıkla yazar, insanın ilk dönemlerine ve çocukluğuna ait bilinçdışı yaşantı ve çatışmalarını eserinde yeniden işlemektedir. Küçük bir çocuğun oyun sırasında düşlemlerine etkin bir şekilde yol vermesi gibi okuyucu da, okuduklarıyla kendi çatışma ve düşlemlerini yeniden harekete geçirmektedir.

Yine bu çalışma ile, kurgunun gerçekle olan bağlantısı koparılmadan, farklı kadınların anlattığı farklı anne-kız ilişkilerinden yola çıkılarak, psikanalitik kuramın anne ve kızı arasındaki psikodinamiklere dair söyledikleri doğrultusunda, kadınlık yaşantılarının anlamlandırılmasına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren kadının annesiyle ilişkisi ve yaşantısında bu ilişkinin rolüne dair fikir edinebilmek için, kadın yazarlar tarafından kaleme alınmış anne-kız konulu, içerisinde psikodinamiklerin de görülebilir olduğu dokuz roman incelenmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye modernleşmesi tarihinin bir nevi yazılı belgeleri olarak sayılabilecek Türk romanları, bu tez çalışmasında anne-kız ilişkilerini, etrafı duvarlarla çevrili özel alanlarındaki bu kadınların kadınlık yaşantılarını, ruhsal gerçekliklerini, annelik ve kızlık rollerini anlamak için verimli kaynaklar olarak değerlendirilmektedir. Romanların 1930’lardan itibaren seçilmesinin sebebi ise, kadın yazarların ve böylelikle kadını ve kadınlık yaşantılarını anlatan romanların sayısının fazlalığıdır. 1970’lerden itibaren Türkiye’de etkisini gösteren feminist eleştirinin edebiyata olan katkısıyla romanlarda kadının aile ve iş yaşantısına, eşiyle olan ilişkisine, ruhsal ve cinsel deneyimlerine daha sık rastlanırken anne-kız ilişkisinin ağırlıkta olduğu romanlar çok daha azdır. Bu çalışma kapsamında, kadınlık yaşantı ve farklılığını erkek söyleminden ayrıştırmak için ele alınan romanlar; kadın bakış açısı, Cixous, Irigaray ve Kristeva’nın önerdiği gibi kendi dilleriyle konuşan kadın yazarların kitapları arasından seçilmiştir. Bu çalışma aynı zamanda kadınların kadınlara ait yazdıklarının kadınca ve mümkün olduğunca kadın bilinciyle okunmasıdır. Kadın yazarların romanlarındaki kadın karakterlerin anne-kız ilişkisi bağlamında incelenmesi okuyuculara, özellikle de kadın okuyuculara bilinçli bir okuma hazzı sunabilir.                

Tez çalışmasının giriş kısmında psikanaliz ile edebiyat arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu açıklanmakta, psikanalitik edebiyat eleştirisinden bahsedilmektedir. Psikanaliz ile edebiyat ilişkisini önce sanatçı, yazar ve sanatsal yaratım sürecini inceleyerek başlatan Freud, Oedipus, Macbeth ve Hamlet gibi edebî karakterlerden faydalanarak insanı anlatmaya çalışmıştır. O, sanatı ve edebiyatı kuramını ispat etmek için değil onu açıklamak ve geliştirmek için kullanmıştır. 

Psikanalitik kurama göre bilinçdışı malzeme sembolik aktivite ile bilince gelebilmektedir. Bu malzeme, bastırmaya maruz kalmadan daha kabul edilebilir bir yol olan yazma ve okuma gibi edebiyata dair araçlarla bilinçdışından bilince çıkabilmektedir. Bilinçdışını ve çatışmalarını daha iyi anlayabilmek için sembolik aktivitenin ürünleri olan sanatsal yaratımları yorumlamak önemli görülmektedir. İnsan zihninin ürünleri psikanalitik kuramı kanıtlamak için değil, ancak insanın bilinçdışını ve çatışmalarını daha iyi anlamak için araç olarak kullanılabilirler. “Freud’un edebiyatla ilgili eleştirel uğraşları, psikanalitik araştırmalarının bir yan dalıdır ve o, edebiyat eleştirisini en çok psikanalitik hipotezleri için, zaten elinde olan klinik verileri güçlendirmek için kullanmıştır” (Holland, 1999). Freud, kurgu veya gerçek, insan aklına, bilincine ve bilinçdışına dair her şeyi kendi analitik yöntemi ile anlamaya çalışmış ve elde ettiklerini de kendi yöntemine katmıştır. Psikanalitik okuma işte bu nedenle edebiyat, sinema ve kültür gibi insan zihniyle doğrudan ilgili aktivitelere yönelir, onları yorumlama işine girişir. 

“En başından beri psikanaliz için edebiyat, sadece psikanalizin hipotezlerini test edebileceği ve bulgularını kendi dışında doğrulayabileceği bir yakın alan değil, aynı zamanda kavramsal çerçevesini, kuramsal gövdesini de kuran bir yapı olmuştur” (Felman, 1982). Psikanaliz; Oedipus karmaşası, narsisizm, mazoşizm ve sadizm gibi kelimeleri onları daha iyi ifade edebilmek için edebiyattan alarak kullanmıştır. Edebiyat, Felman’a göre bu nedenle psikanalizin tamamen dışında bir alan değildir. Aksine psikanalizin en önemli kavramlarını içinde barındırır. O, psikanalizin keşiflerini isimlendirebilmesi için bir referans olmuştur. Sophokles’in Oedipus’u ve Shakespeare’in Hamlet’i psikanalitik kuramı anlatmak için kullanılmışlardır. Psikanalizin hipotezlerini ve keşiflerini yapılandırabilmek ve özelikle de bilinçdışının işleyişini anlamak için odaklandığı edebiyatın bilinçdışı, aslında yine kendi bilinçdışıdır.

Roman da insan zihninin bir ürünüdür. Burada düşlemler gerçekleşir, dürtüler doyurulur ve bilinçdışı çatışmalar canlandırılır. “Edebiyat ilkel istek ve korkularımızı, bize haz duygusu verecek biçimde, belirli bir anlam ve bütünlüğe ulaştırmamızı sağlar” (Cebeci, 2004). Psikanaliz bize düşlemin bir kurgu olduğunu göstermiştir. Edebiyatın işlevi, düşlemlerin anlama dönüştürülmesidir. Cebeci’ye göre, edebi eserin kökeninde bulunan ve zihinsel hayatımız için özel yeri olan düşlemler bilinçdışı, çocuksu ve duygusal anlamda yüklü oldukları için bunların keşfi ancak psikanaliz yoluyla mümkün olabilmektedir.

Freud “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri” (1908) yazısında, çocuğun oyunu ile yazarın yarattığı düşlem dünyası arasında bir ilişki kurmaktadır. Çocuğun gerçek nesneler ile oyun arasında kurduğu bağ çocuk büyüdükçe yerini düşleme bırakır. Temel düşlemlerle birlikte bütün düşlemler bilinçdışında yer alır ve sanatsal ürünler gibi yollarla kendilerini sembolik olarak ifade edebilirler. Holland’a göre her sanat veya edebiyat yapıtının merkezinde bilinçdışı bir düşlem bulunmaktadır.

“Edebi biçimler psikolojik anlamda çeşitli savunma mekanizmalarının işlevini görürler” (Holland, 1998). Bilinçdışı düşlemin bilinci rahatsız etmeden, ona fark ettirmeden içine sızmasını sağlarlar. Holland’ın tabiriyle savunma manevraları yoluyla yazarın düşleminin kılığı değiştirilir. Sanatçı düşlemi kendi düşlemi biçiminden çıkarmakta ve onu başkalarını da kapsayacak hâle getirmektedir. Yazarın yazınsal malzemesi aslında hiç de özgün değildir. İnsanın kendi tarihinin en eski düşlem, istek ve arzuları temelde herkeste benzerdir. Sanatçının, öznel gerçekliğinden dinleyicilerinin veya izleyicilerinin de katıldığı bir nesnel gerçekliğe dönüşüm sağlaması gerekmektedir. Holland’a göre edebiyatın genel anlamda iki amacı vardır; biri zevk/haz vermek, ötekisi ise öğretmek, bilgilendirmek veya aydınlatmaktır. Holland, iyi bir edebiyat eleştirisinin metinden edindiğimiz deneyimi şekillendirmemize ve kendimizi ifade etmemize, yazarın kelimelerini alıp kendi kelimelerimiz hâline getirmemize ve onları kendi deneyim dünyamıza katmamıza yardım edebileceği görüşündedir. Psikanalitik edebiyat eleştirisi okunan metin üzerinde düşünmek için farklı bir yol sunmaktadır. Yazarın, okuyucunun ve metindeki karakterlerin psikanalitik deneyimlerini işin içine katmaktadır. Psikanalitik edebiyat eleştirisinin sağladığı anlayış ile birlikte karakterin iç dünyasındaki çatışmanın kavranması belki de insanın kendi dünyasındaki benzer çatışmayı kavramasına destek olacaktır.

Tez çalışmasının birinci bölümünde anne-kız ilişkisine, kadının içsel dünyasında annesinin ve annesiyle ilişkisinin rolüne dair psikanalitik kuramdaki açıklamalara değinilmektedir. Başta, psikanaliz tarihinde yaklaşımlarıyla ön plana çıkan Freud’un ve Klein’ın temel fikirlerine, ardından onların görüşleri sonrasında anne-kız ilişkisi bağlamında diğer çeşitli psikanalistlerin görüşlerine yer verilmektedir. Bu görüşler genel olarak kadınlar tarafından kadın ve kadınla ilgili olgular etrafında geliştirilmiş güncel görüşlerdir. Freud ve Klein’ında olduğu gibi diğer psikanalistlerin görüşleri de kendi hasta analizlerine dayanmaktadır. Bütün bahsi geçen psikanalistler kız çocuğunun, başta anneden ayrılarak babaya yönelmesi olmak üzere, yaşadığı güçlüklerin büyüklüğü konusunda hemfikirdir.

Tez çalışmasının ikinci bölümünde anne-kız ilişkisinin mümkün olduğunca belirgin olduğu ve özellikle kadının yaşantısında annesinin etkisinin kadın yazarlar tarafından açıkça hissettirildiği düşüncesiyle seçilen dokuz roman ele alınmaktadır. Bu romanlar; Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal (1935), Sevgi Soysal’ın Yürümek (1970), Füruzan’ın Kırk Yedi’liler (1974), Peride Celal’in Üç Yirmi Dört Saat (1977), Duygu Asena’nın Aynada Aşk Vardı (1997), İnci Aral’ın Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1998), Ayşe Kulin’in Gece Sesleri (2004), Elif Şafak’ın Baba ve Piç (2006) ve Perihan Mağden’in Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? (2007) adlı romanlarıdır. 

1930’lardan 2000’lerin ilk yıllarına kadar incelenen bu romanlardaki anne kız ilişkileri arasında çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Önce Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte görülen modernleşme çabalarının etkileri, ardından özellikle feminist akımın etkisiyle kadınlık yaşantılarındaki değişimlerin izleri annelere ve anne-kız ilişkilerine de yansımış gibidir. Annelerin genç kızlıkları Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk gelirken kızların yaşantılarında feminizmin izleri sürülebilmektedir.

Tez çalışmasının son bölümünde ise romanlardaki anneler, kızları ve onların birbirleriyle ilişkileri psikanalitik kuram çerçevesinde tartışılmaktadır. Kuramsal bölümde hemen hemen bütün analistlerin ortak bir fikir olarak ortaya koyduğu gibi; romanlardaki kız çocukları ve hatta kendileri de aslında birer kız çocuğu olan anneler, kendi annelerinden ayrılmak ve onlarla özdeşleşme ikileminin yarattığı karmaşanın içerisinde debelenirken gözükmektedir. Hepsinde bir özdeşleşme/özdeşleşememe, bir ayrılma/ayrılamama mücadelesi vardır. Kızlar annelerinden fiziksel olarak ayrılsalar bile içsel ayrılma yolculuklarının daha uzun süreli olduğu ve yine çeşitli psikanalistlerin görüşleri doğrultusunda, kız çocuğunun kadınlığı öğrenirken annesine ihtiyaç duyduğu, fakat anneden kızına kadınlığın iletiminde sorun olduğu, hatta bunun bazen olumsuz bir iletim olabildiği de görülmektedir. Romanlar aracılığıyla anlaşıldığı üzere bir kadının annesiyle olan ilişkisi kendi kadınlığını, erkeklerle ve kendi çocuklarıyla olan ilişkisini ve son olarak anneliğini önemli ölçüde etkilemektedir.

Tez Adı: Cumhuriyet’in İlk Yıllarından Günümüze Türk Romanlarındaki Anne-Kız İlişkilerinin Psikanalitik İncelemesi

Yazar: Ceylan Ersun

Danışman: Doç Dr. Tevfika Tunaboylu İkiz

Yer: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü/ Kadın Çalışmaları Bilim Dalı

Türü ve Yılı: Yüksek Lisans Tezi, 2007

Erişim: YÖK Ulusal Tez Merkezi, Tez No. 214976

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor