Faşizmi Çocuklara Anlatmak

Büyüklere ait ve sadece onları etkilermiş gibi görünen trajik ve siyasi olaylar ironi, mecaz veya imge olmaksızın çocuk ve gençlik edebiyatında pek yer almaz. Siyaset yetişkin edebiyatının alanıdır ve aslında orada bile gerçeklik dönüşür, faşist bir liderin adı pek sık roman başlığına çıkmaz. İngiltere’de yaşayan, Alman çocuk kitapları yazarı ve çizeri Judith Kerr’in Hitler Oyuncağımı Çaldı adlı çocuk romanı bugün artık bir klasik olsa da keskin avangard özelliklerini hâlâ taşıyor. Yahudi ailesiyle Almanya’dan kaçışlarını anlattığı bu anı-romanda Kerr, 1933-1936 yılları arasında, dokuz-on iki yaşlarındaki haline dönüp çocuk bakışıyla faşizmi, Nazileri ve Hitler’i apaçık eleştirdiği gibi üç ülkede geçen mülteci hayatlarını ayrıntılarıyla anlatırken Avrupa’nın, modern ulusun sınıfsal portresini çıkarıyor. Karşımıza çıkardığı yüze bakarken ırkçılığın asla yalnızca Almanya’da olmadığını (belki de doğmadığını), modern başkentlerin çocuk-mekân ilişkisi açısından mevcut hallerini, eğitimde kız çocuklarının maruz kaldığı cinsiyet eşitsizliklerini, aile içi cinsiyet rollerini ve felaket anlarındaki dayanışmayı görüyoruz. Hitler ve Almanya odağında olsa bile Kerr’in asıl malzemesi Avrupa ve Avrupa kültürü. Avrupa’yı kuran/yıkan ortaklıklar ve farklar. Modernlik övgüsünde parlayan Batı algısına bir çentik bu çocuk romanı. 

Kerr, çocuk karakteri (kendisi) Anna’nın gözünden, örtük ırkçılığın patlayıp özünü saldığı kriz anlarına bakıyor. Bazen bir dükkân sahibi, bazen bir kapıcı, bazen bir öğretmen, bazen bir otel sahibi, bazen sıradan bir çocuk beklenmedik bir anda ırkçılık salıveriyor, pek nazikçe. Öyle ki, tüm bu ikiyüzlülüğü ortaya dökebilecek olan merceğin ancak “çocuk gözü” olabileceğini düşünüyorsunuz okurken. Kerr, bir trajediyi tam içinden geçerek değil, etrafından dolanarak sarmalıyor ve bu yolculukla meydanlarının,  kent sembollerinin, eski evlerinin, kötü otel odalarının, nemli, yemek kokulu tren vagonlarının, yağmurunun ve çamurunun, yoksulluğunun (anı tozunda) flu görüntüleriyle Avrupa kentlerini mizahi bir dille gerçekçi yansıtıyor. Didaktik ve politik doğruculuğa girmeden sadece olayları, anları, hikâyeleri vererek dahi okuru çarpıyor.

1971 yılında ilk basımı yapılan romanda Hitler adıyla sanıyla bir hayalet gibi dolanırken, çocukların diyaloglarında adını duymak olağandışı bir his vermesi gerekirken, vermiyor. Nazilerin saldığı korku hayatları alt üst etse de Kerr, olumlu, neşeli ve oyuncul anlatımıyla faşizmin etki edemediği alanları üste çıkartarak sanki bir yenişi de ilan ediyor. Çocukları sözle, diyalogla, tepkiyle, duyguyla ve itirazla kattığı olaylar; siyasi seçimler, devlet şiddeti, polis zorbalığı, ekonomik baskı, ekonomik buhran, psikolojik şiddet; intihar, mültecilik, resmi tarih (Napolyon sözgelimi) ve yalan. Çocuklar hem fail hem de mağdur. Hepsi de çocukları ve çocuk edebiyatını mahrum bıraktığımız konular. Ne ki, Anna bu romanda Nazilerin kitap yaktığını biliyor sözgelimi.

ZOR ÇOCUKLUK   

Anna Berlin’de mutlu ve varsıl bir hayat sürerken nedense resimli “felaket” hikâyeleri ve şiirleri yazan gözlemci ve duyarlı bir çocuk. Ancak öğretmeninden uyarı alıyor, biraz da bahar ve çiçekler gibi olumlu ve güzel şeyler yazabilmeli… Anna yangın, deprem, gemi kazası gibi şeylerle ilgileniyor ve sürekli bunlar hakkında yazıyor. Bu gelmekte olan felaketin bir önsezisi sanki. Ünlü bir yazar olan babasından destek geliyor neyse ki; “Eğer felaketler hakkında yazmak istiyorsan yapman gereken budur. Başka insanların istediklerini yazmaya çalışmanın bir faydası olmaz.” (sayfa 20). Romanın başında geçen bir diğer konu da “zor çocukluk”la ünlü olma ilişkisi. Anna’ya verilen hediye bir kitap insanların nasıl ünlü olduğu hakkında… Ünlülerin çoğu çok zor çocukluk geçirmiş. Ünlü olmanın şartı travmalı olmak… Anna’nın romanın tümüne yayılacak ilk bakışını ve yazarında “giriş” hamlesini burada yakalıyoruz; Anna’nın kafasındaki sorular: Benim zor çocukluk şansım var mı? Aynı aileden iki ünlü çıkar mı? Anna çocukluk hevesiyle ünlü biri olmak istiyor ama bunun için yeterli koşulları olup olmadığından emin değil. Yaşayacağı onca zor şeyden sonra ise hâlâ buna emin olamayacak çünkü o ve ailesi hep mutlu olmanın ve birlikte kalabilmenin yolunu bulacak… Kerr böylece “zor çocukluk” kavramını tersine çeviriyor. Zor ile birlikte ayakta kalabilmeyi, zorun içinde de mutlu olabilmeyi ve belki de değiştirmeye gücümüzün yetmediği şeylerin etkilerini onu inadına tersine çevirerek küçültmeyi, belki de direnişin böylesini… Faşizmi çocuklara anlatmanın ilk yolu sadece acıları ve zorlukları göstermek değil. Yazarın duygu sömürüsünden kaçması bizi çıplak hakikatle baş başa bırakıyor.

YUVAYA VEDA

Kerr mekân-hafıza-çocuk üçgenini roman boyunca kırmadan, bükmeden korumaya çalışıyor. Eşyanın dünyasında çocuklar yetişkinlerin işitemeyeceği bir dil kurabilir. Yuvayı yapan aile ve sevgiyse nesnelerin yerleri, yerleşimi ve kullanımı da buna dâhil. Çok ince ayrıntılarla, nesnelerin gücüyle örülmüş anlatım yaşama ve onun değerine dair şifreleri çözüyor, gündelik yaşamın önemine işaret ediyor. Çünkü bir vedaya hazırlıyor okuru, yazar. Ev, yaşamın toplandığı, somutlandığı yerse… Bu somutluktan güven ve huzur bulur çocuklar. Yazar, çocukların mekânsal değer algılarının farkını elinde tutarak, evinden sürülmenin, memleketinden kaçmanın, köklerinden kopmanın kütürdeyen sesini çıkarıyor.

Nazilerin yaklaşan seçimlerde kazanacağını öngören, yasaklı yazar babasının önsezilerinin yardımıyla tam vaktinde ülkeden ayrılacaklar ama nasıl? Hangi eşyaları alacaklar, Anna hangi oyuncağını seçecek? Eski pelüş tavşandansa yeni bir oyuncağı tercih ediyor, nasılsa altı ay sonra geri dönecekler ve hayat eskisi gibi olacak ya da sonradan eşyalarını alabilecekler. Anna çok sonra öğrenecek daha çok anısı olan oyuncağını seçmeliydi çünkü o zaman Hitler onu (daha çok anısını) çalamazdı! Naziler Yahudilerin tüm mallarına ve mülklerine el koyacaklar. Eşya salt ekonomik bir değer mi? Değil ki zulüm aracı oluyor. Değil ki anıların somut hali.

Anna’nın eve vedası çocuk ve mekân üzerine bize çok şey anlatıyor. Evi oluşturan mekân parçaları; kapılar, pencereler, koridorlar, merdiven tırabzanları bir çocuk için asla sadece ilk işlevinde kullanılmaz. Her birinde bir oyun ve anı izi kalır. Dadısı Heimpi’nin sıkça kullandığı mutfakla salon arasındaki “servis penceresi” sözgelimi… Anna ile Heimpi’nin “mutfaktan gözetlemece” oynadıkları o sadece pencere olmayan, küçük bir çocuğun kahkahalarıyla cilalı iki ahşap kanat… Anna’nın veda sırasında tek ağladığı sahne de işte burada. “Ah, Heimpi, seni ve bu mutfağı bırakmak istemiyorum!” (sayfa 36). Mutfağın çocuklar için önemini de derinden hissediyoruz. Anna tüm evi baştan sona dolanarak veda ediyor: “Hoşça kal, koridor… hoşça kal, salon!” “Hoşça kal, piyano… hoşça kal, sofa” “Hoşça kalın, perdeler… hoşça kal, yemek masası… hoşça kal, servis penceresi…” Tek tek bütün mekânları sayması, eşyayı canlılaştırması, onları eşitlemesi, evi tümlemesi; evin üretim değerinin yadsındığı ekonomi politik alandan çıkarıp yaşamsal değerini yeniden kuruyor. Çocukluk ve ev varoluşsal bir üretim ilişkisi içinde. Faşizmin dehşetini çocuklara anlatabilmenin daha güzel bir yolunu düşünemiyorum. Anna, Paris’telerken belli bir sebep olmadan eski evlerini hatırlıyor bir sahnede. Tek tek canlanıyor zihninde mekânlar, sahanlıktaki halıya döktüğü mürekkep ve lekesi… Çocuk odasının mavi perdeleri… Ardındansa bunları düşünmenin bir yararı olmadığına karar veriyor. Ama yıllar sonra hepsini yeniden hatırlayacak ve yazacak.

Fotoğraf: Tolga Akmen

ÇOCUK VE MEKÂN

Kerr, Anna’nın gözünden Zürih ve Paris’i anlatıyor. Zürih ve Paris sanki bu anlatıyla birleşip Berlin oluveriyor. İkisi ancak bir Berlin edebilir, biri kırsalı bir de kentliliğiyle. Kentler çocuk gözünden nasıl yansır? “Daha yakından baktığında yolları dolduran arabalarla otobüslerin ışıklarını da görebildi ve hemen altta, Zafer Takı’nın etrafında da ışıktan bir daire oluşturuyorlardı. Uzakta kubbe ve kulelerin karanlık şekilleriyle Eyfel Kulesi’nin tepesindeki yanıp sönen ışıldak görünüyordu.” (sayfa 129). Kerr bununla da kalmıyor Anna’yı Zafer Takı’nın üzerine çıkarıp kente oradan da baktırıyor. Anna o zaman düzenli, planlı, yapay bir kent görüyor. Paris onun için çok ışıltılı olsa da asla yeterli değil, çocuklar için yeterince eğlenceli hiç değil. Her şeyden önce Berlin değil.

CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ

Anna ve ailesi Berlin’den ayrıldıktan sonra İsviçre, Fransa ve son olarak da İngiltere’ye gidiyor. Her biri  yer yepyeni mekân, farklı bir dil, farklı okullar ve farklı insanlar demek. İsviçre’deki köy okulunda ve gündelik yaşamda cinsiyet eşitsizliğini fark ediyor. Kızlar ve erkekler ayrı ayrı oynuyor, aynı sınıfta ama iki ayrı alanda oturuyor. Erkek çocuklar sınıfın ana orta yolunu kullanabiliyor ama kız çocuklar sınıfı çevreleyen koridordan geçebiliyor ancak. İsviçre’de çocuklar sokakta ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayak dolaşıyor ancak okulda ayakkabı giyiyorlar. Erkekler bir kızdan hoşlanıyorsa ona taş fırlatıyor. Anna İsviçre’deki bu cinsiyetçi toplumsal yaşamı kendince kırmayı başarıyor ve erkek çocukların oyununa girmeyi başarıyor. Yine de tüm bunlar Anna için çok tuhaf çünkü Berlin’de çok daha “eşit” bir yaşamı vardı. Fransa’da ise durum iyice vahimleşiyor, abisinden daha geç, kız lisesine zar zor yazdırılıyor çünkü kız okulu az, erkek okulu fazla. Abisiyle arasında ilk defa bir yarılma hissediyor ve onunla rekabete giriyor. Evde kavgalar başlıyor. Anna erkek çocukların ayrıcalıklarını fark ettikçe isyan ediyor. Fransa’da siyah önlükler içinde çok katı milliyetçi bir eğitime maruz kalıyor. Dikiş gibi “kızsal” dersler alıyor. Bir yandan abisiyle mücadele ederken bir yandan da Fransızca (dil) savaşında ortaklaşıyor. İkisi de yabancılık ve zorluk çekiyor. Ancak abisi Max’in Fransa’daki cinsiyetçiliğe hemen uyum sağladığını ve Anna’yı aşağılamaya başladığını görüyoruz. Şöyle diyor Max: “Pekâlâ, kesinlikle senden çok daha önemliyim.” (sayfa 152). Anna yabancı bir yerde yaşamanın zorlukları yanı sıra, ilk kez duyumsadığı cinsiyet eşitsizliği için, hem evde hem de dışarıda direnişe geçiyor.   

Anna’nın annesi varsıl Yahudi bir ailede hizmetçilerle büyümüş, tek bildiği şey piyano çalmak. Ancak kaçıştan sonra tüm hayatı ve rolü değişiyor, ev içi işleri için destek alamadığı için tümünü üstlenmek durumunda kalıyor. Evin idaresi onda olduğu için yoksulluk en çok onu isyan ettiriyor. Daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapmak zorunda; dikiş dikmek, yama yapmak, yemek pişirmek, ütü ve benzeri pek çok iş… Tıpkı Anna ve Max arasındaki cinsiyet yarılması gibi bu kez de anne ve baba arasında çatışmalar başlıyor. Babaya göre ev işleri basit, çevredeki tüm kadınlar bunun üstesinden geliyor görünüyor… Annesi bir gün patlıyor: “Ne yaptığım ile ilgili hiçbir fikrin yok! Çamaşır, yemek, ütü ve onarımdan harap oluyorum. Seninse tek söylediğin şey bunun gereksiz olduğu!” (sayfa 201). Babanın ev içi rolleri ve sorumlulukları çok pasif, o sadece yazıyor ve aslında onun hayatı her yerde yazabildiği için pek değişmemiş gibi (kâbusları ve korkuları dışında). Faturaları unutuyor, umursamaz davranıyor. Değişen gündelik yaşamda yeni bir rol edinmiyor ve aynı erkeklik tavırlarıyla devam ediyor, her şeye rağmen kariyerini korumayı başarıyor.

Kerr, ırkçılığın temel mesele olduğu sanılan bir romanda cinsiyetçiliğin tüm etkilerini önümüze seriyor. Berlin’de daha eşit oldukları fikri de bir yanılsama, belki karma okullar ve hizmetçi desteğiyle bu çok sezilmiyordu ama örtük bir gerçeklik göçmenlikle açığa çıkıyor. Yazar, Anna ve annesini faşizmden en çok yara alanlar olarak ülke ve ülke, şehir ve şehir, tekrar ve tekrar tarifliyor.

SENCE BİR GÜN GERÇEKTEN BİR YERE AİT OLACAK MIYIZ?

Son durak Londra, onları Hitler taklidi yapan bir hamal karşılıyor tren istasyonunda. Bu taklit onların aynı tarafta olduğunu gösteriyor. Rahatlatıcı, yeni bir başlangıç daha.  Ancak Anna artık bu kaçıştan yorgun, mülteci ne demek biliyor, mülteci olduklarını kabul ediyor ve aslında her şey o kadar da kötü değildi ona göre… Yine de bir kimlik bunalımı yaşıyor, tam tanımlayamasa da. Paris’te yaşadığı deneyimden sonra Londra’ya ait olamayacaklarını düşünüyor ve babasına soruyor. “(…) Sence bir gün gerçekten bir yere ait olacak mıyız?” Babası, “Sanırım hayır” diyor (sayfa 235). “Hayatı boyunca tek bir yerde yaşayan insanların ait olduğu şekilde” olmayacaklar belki. Ama pek çok yere “bir parça” ait olacaklar ve bu çok daha iyi bir şey!

Hitler Oyuncağımı Çaldı, Judith Kerr, Çeviren: Berfu Durukan, TUDEM, 2013.