Tahsin Yücel’den Golyan Devrimi

Nedret Öztokat Kılıçeri

                                             “Yükseliyorsun yükseliyorsun ama benim gözümde                                                                         yükselmiyorsun”

Ionesco (Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı?)

Tahsin Yücel’in aramızdan ayrılışının beşinci yılında 2008 tarihli Golyan Devrimi’ni yazmak, hem hocamın düşüncelerini, değerlerini ve yazınsal yaratımını anma, hem de onunla bugüne kadar tanışmamış okurlara bir kapı aralama isteği taşıyor. Tahsin Yücel romanlarının temel bileşenlerini (kurgu, öyküleme, anlatıcı üçgeni, roman kişilerinin sunumu, yazınsal söylem) örneklemesi açısından birçok roman/öyküyle örtüşmesi, elimizdeki anlatıyı geniş bir yazınsal ufka bağlıyor. İşte bu nedenle Tahsin Yücel’i bugüne kadar az çalışılmış bu romanıyla anmak birçok kanaldan onun “yazı”sına ve “yazın”ına ilişkin bir şeyler söylemenin bir yolu olabilir.

Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı’na kayıt yaptırdığım dönemle başlatırsak Tahsin Yücel ile otuz dört yıllık bir hoca-öğrenci ilişkisi içinde dolaylı yollardan fark ettiğim bir özelliği, toplumuyla bireyiyle içinde yaşadığı dünyayı inceden inceye gözlemleme ve eleştirel bakma alışkanlığıydı. Beklenmedik bir benzetme, çarpıcı bir karşılaştırma, akla hayale gelmeyecek bir ilişkilendirme, sizi hem şaşırtır, hem gülümsetir, hem de derin derin düşündürürdü.

Fakülte kurulunda görüşmeler, konuşmalar arasında küçük bir kâğıda not düşerdi, bir gün toyluğun hevesiyle gözümü kaydırdım, bir roman cümlesiydi ve bir erkeğin kişiliğini betimliyordu. Sonraları katıldığımız kongrelerde, bilimsel toplantılarda kâğıda bir şeyler çiziktirdiğinde, anlatılarına kim bilir neler katıyor, diye düşünmeden edemedim. Denemelerini okuyanlar bana katılacaktır, yazdıkları yazınsal ve tarihsel bilgisinin yanı sıra bu eleştirel gözlemciliğinden beslenir.

 Golyan Devrimi’nin anlatı yapısı

Golyan Devrimi’nde çizilen öyküsel evren basımından bugüne kadar geçen aşağı yukarı on iki yıllık zaman dilimine rağmen hali hazırda yaşadıklarımızla birebir ilişkileniyor. Dünyada yükselen popülizmin vazgeçilmez aktörleri yandaş gazeteciler ve aydınların iktidar vesayetinde var olma biçimleri, halklarına önderlik ettiğini ileri süren narsist siyasetçilerin kendilerine kurdukları dünyanın içine kapalılığı bugün hangimize yabancı? Tahsin Yücel’in Gökdelen’de kurduğu distopik İstanbul gibi Golyan Devrimi de anakronik bir dünyayı, Hayristan adlı bir ülkenin betimi üzerinden bugünün izdüşümü olarak okura sunuyor.

Golyan Devrimi bir giriş metnini izleyen on dört öyküden oluşuyor; Hayristan adını taşıyan bir ülkede geçen anlatılar aslında dünyada eşine benzerine sıkça rastladığımız yönetimlerin siyasetçilerini, aydınlarını ve yurttaşlarını bir araya getiriyor; demokrasi taklidi ülkelerin ironik bir betimini sunuyor.  Böylece öyküler aynı kişileri, Hayristan’ın yedi başkanını, müteahhitlerini, gazetecilerini, polisini  farklı farklı olaylar içinde yeniden sahneye çıkarıyor. İnsanlık Komedyası’nı meydana getiren anlatılarda aynı kişileri değişik romanlarda karşımıza çıkaran “retour des personnages” tekniğini aynı zamanda bir Balzac uzmanı olan Tahsin Yücel’in bu öykülerin kurgusuna taşıması tüm kitabı on dört bölümden oluşan bir roman gibi okumamızı sağlıyor. Böylece, parçalı uzun anlatı olarak tanımlayacağımız Golyan Devrimi on dört bölümde demokrasi savıyla kendi kendilerine yarattıkları bir yanılsama içinde her iktidarın uçurumun eşiğine getirdiği sıradan bir ülkenin siyasal/toplumsal yergisine dönüşüyor.

Kitabın girişinde “yazar” imzasıyla yer alan “Zorunlu Bir Açıklama” başlıklı giriş metni hem anlatıcının kimliğini açıklar niteliktedir, hem de kitabı oluşturan on dört öykünün içeriğiyle ilgili bizi bilgilendirir. Doğrudan okura seslenen anlatıcı-yazar ilk cümlede “Bizim ülkemizde Hayristan Cumhuriyeti pek bilinmez” diye başlatır anlatısını. Türkiye’den Hayristan’a bir bakış söz konusudur, adı geçen ülke ise pek itibar edilmeyen bir yerdir. Burası uzun süre İngiliz sömürgesi olmuş ve yakın bir tarihte bağımsızlığa kavuşmuş bir “ada”dır. Fazla tanınmayan ve “Cumhuriyet” sıfatına da “bizce” yaklaşamayan bir yerdir burası:

“Genellikle yalın ayak, başıkabak, yarı aç, yarı tok, okumaz yazmaz deve güdücülerle dolup taşan bir çöl olarak belirir imgelemimizde. Kimi yurttaşlarımız da Mısır’da, Suudi Arabistan’da ya da İran’da önemsiz bir bölge ya da küçük bir kasaba olarak düşünürler bu kocaman ülkeyi”. (s.9)  

Türkiye’de çok yaygın olan batılı ülkeleri gezme hevesinin asla yönelmediği, vasatın altı bu ülke, özel adlara bakılırsa biraz Ortadoğulu, biraz da bizden uzak bir coğrafyayı düşündürür. İngiliz sömürgesi ada özelliği de okur olarak hayal gücümüzü çok zorlamayan coğrafi bir referans işlevi üslenir.

Anlatıcı Hayristan’a Paris’te tanıdığı bir öğretim üyesinin vasıtasıyla birkaç kez gitmiş, politikacılarını, esnafını, işadamlarını, sanatçılarını tanıma imkânı bulmuştur. Bir gün Hayristanlı bir dostu roman yazmak amacıyla yıllardır biriktirdiği taslaklarını, gözlemlerini, gazete kesiklerini bir dosya halinde anlatıcıya verir; ülkenin “derin öyküsü”nü bir roman halinde yazmayı denemiş, ama hem yaşı gereği tamamlayamayacağını, hem de anlattıklarının başını derde sokacağını anlamıştır. Anlatıcı bu dosyayı okur ve içindeki ilginç olayları yazıya dökmeye karar verir.  

Önsözü tamamlayan son paragraf, burada anlatılan öykü ve kişilerin, ülkemizde yaşananlarla en ufak benzerliği olmadığını belirten yazarın okurla sözleşmesini gündeme getirir.  Böylece kitabı başlatan “zorunlu açıklama” burada yer alan metinlerin kaynağının Hayristan’lı bir vatandaş olduğunu ve yazılanların ülkemizle hiçbir ilgisi bulunmadığını ifade eden yazar ve okuru arasında kurulan “doğruluk sözleşmesi”dir (contrat fiduciaire).

Anlatıcı-yazarın kaleminden çıkanlar böylece birebir Hayristan Cumhuriyeti’nde olan bitenleri derleyen bir anlatı olarak okunacaktır, okunmalıdır. Ancak Tahsin Yücel okurunu öyle rahat bırakmamaya kararlıdır (şu sömürge ada göndergesiyle yaptığı gibi). Hemen tüm öykülerinde ve romanlarında, /inanma/ zorunluluğu ve isteğinin gerçekle çelişmesi ve yalan- doğru ikilemi arasında, vasatın önlenemez bir dönüşümle efsaneleşmesi Yücel’in her zaman başarıyla kurduğu ironi öğesi olarak burada da dikkat çeker.

Tarih İşbaşında: Tarih’i Talih’e çevirmek

Golyan Devrimi İngiliz sömürgesi altında memnun mesut yaşarken, İngiliz yönetimine övgüler düzerek yaşayan ünlü gazeteci yazar Harun Elmansur’un hikâyesiyle başlar. Bu ilk öykü, ülkenin İngiliz yönetiminde hallice yaşamaktayken, birden “büyük önder ve büyük komutan Elhalas ve kahraman askerleriyle” ( s.17) sömürüyü bitiren özgürleşme hareketini anlatır. Önceleri Elhalas’ın karşısında, İngiliz yönetiminin yanında yer alan Harun Elmansur çok geçmeden Elhalas’tan yana tavır alır. Saf değiştirmesinin açıklaması ise çok basittir, akıllı ve sezgileri güçlüdür:

“Hiç kuşkusuz akıllı adamdı, dakikasında düşünce ve tutum değiştirerek her yeni duruma ayak uydurabilmek, bunu yaparken de hiç kimseyi şaşırtmamak oldukça yüksek düzeyde bir düşünsel beceri gerektirirdi.” (s.21)

Buna ünlü gazetecinin “sezgiselliği” de eklenince, ülkesinde  “büyük adam”, “büyük düşünür” ve “büyük gazeteci” olması kolayca açıklanır. Tabii Hayristan gibi sömürgeden demokrasiye bir çırpıda evrilerek istikrarsızlık ve ilkesizlikten oynak bir siyasi alan çıkaran ülkelerde “sezgi”yi iktidara yakın olma,  nemalanma, maddi manevi çıkarlar sağlama yeteneği olarak okuduğumuzu belirtmek bile fazla.

Tahsin Yücel’in hemen tüm anlatılarında karşımıza çıkan toplumsal/ruhsal gözlemlerin ironik söylemi bu kitabın da belirgin bir özelliğidir. Böylece “akıllı ve sezgisi güçlü” olmak yandaş tutum ve girişimlerle “kendini sağlama almak” şeklinde okununca Hayristan yakından ya da uzaktan tanıdığımız bir(çok) ülkenin aynasına dönüşür, anlatıcı yine de sakınımlıdır:

“Bunca yıllık gözlemlerime dayanarak söylüyorum: Hayristan Cumhuriyeti’nin yöneticileri de, yazarları da, sokaktaki insanları da, kadınları ve çocukları da benzemez bizimkilere, hiç ama hiç benzemez” (s.11)

Okuyucuya anlatının mantığını takip etmek üzere temel ipuçları sunan ilk öykü, “etkili ve yerli yazar” (s.14) gazeteci Harun Elmansur’un dönüşümünü ve her iktidarda kabul görerek yükselmesini anlatan “Tarih ve Talih”  başlıklı birinci bölüm,  bir sesbirimin değiştirilmesiyle (r/l) yan yana gelen iki sözcüğün anlam içeriğini sorgular. İngiliz sömürgesiyle iki yüzyıllık bir “ortak tarih” önceleri değerli ve olumlu bir koşulken, ülkede Elhalas önderliğinde başlayan direniş (yaklaşık iki yıl dört ay sürer) sömürü düzenini gün gelip değiştirir bu da “tarihin şaşmaz akışı” (s.17) içinde kaçınılmaz görülür. Ülkenin dönüşümünde yeni bir eyleyen sahnededir: “Tarih baba” (s.18) böyle istemiştir. Ülkeye yeni başkanları veren de (s.23) , yeni iktidarları getiren de (s.24) bu tarih babadır.

Gözde aydın, büyük gazeteci Harun Elmansur böylece ülkesindeki gidişatı (ve kendi yolunu) tarihin akışı içinde anlamlandırır ve “ünlü bir Türk politikacısının dün dündür bugün de bugün” (s.20) önermesini solda bırakarak, her şeyi bir unutuş içinde ele alır. Tarih baba adında güçlü bir figür vardır işbaşında –her ne kadar soyut bir kavram olsa da etten kemikten bir karar verici, belirleyici özne gibi algılanır; kendi tarzında işleyen ve yorumlayana göre yön değiştiren bir varlıktır adeta. İşte bu andan itibaren toplumun tarih kavrayışını devreye sokar anlatı:

“İkide bir her olayın açıklaması olarak [Harun Elsabah’ın] sunduğu şu tarih kavramı da bayağı karışıktı doğrusu: oldukça yakın bir geçmişte İngiliz yönetiminin süreğenliğini tarihin belirlediğini yazmıştı, şimdiyse aynı tarihin Elhalas yönetimini kaçınılmaz kıldığını, neredeyse onu elinden tutup başkanlık koltuğuna oturttuğunu kesinlemekteydi. Nasıl bir şeydi bu tarih? Gizliden gizliye gelişen, sonra birden toplumların tepesine inen, kimi zaman iyi, kimi zaman kötü bir güç mü? Olayları tek bir kavramla açıklamak Hayristan okumuşlarının eski huyuydu, ama bu denli oynak, bu denli uçarı bir tarih de tasarlanması zor bir kavram ya da gizil bir güç değil miydi?” (s.19)

“Tarih”in akışı içinde iktidarlar ve başkanlar birbirini izleyedursun, Harun Elmansur kendi yolunu çizer ve her başkanın söylemini ve hedeflerini -iktidarın deyişiyle “mission”unu- kendi konumunu yeniden kurmak üzere içselleştirir. Koşullara uyum sağlayarak yani doğru yerde durarak kendini güvenceye alan, yükselen yalnız bu ünlü gazeteci Elsabah değildir. Kitap onun gibi birçok Hayristan’lıyı anlatır.

Müteahhit iş adamı Halil Elcemil ve genelev patroniçesi Kadriye (“Büyük İkili”), heykel sanatçısı Sami Elpiri (“Nature ve Culture”), eski tutuklu yeni başkan koruması Müslim Elcabbar (“Yüksel ki Yerin”), Paris’ten çiçeği burnunda bir hekim olarak gelip Hayristan’ın ünlü romancısı olan Faruk Elmükrim (“Dönüştürü”), mağaza zinciri patronu ve örgüt lideri Mahir Elyesevi (“Kule”), vd. Hepsi “çağı yakalama” (s.61) yolunda kişisel hırslarını ve toplum içindeki çıkarlarını iktidarın kanatları altında hayata geçirmeyi başarmıştır.  

İktidarlar ve Başkanlar

Bu kurmaca dünyanın ayrıcalıklı kişileri başkanlar ve başkana yakın olanlardır. İngiliz sömürgesine direnerek ülkenin kurtarıcısı, ilk başkanı ulu önder Elhalas ve onun erken ölümüyle başkanlık koltuğuna oturan General Maruf Elnebi bir bakıma kurucu liderler gibidir. Önderdirler, sayılır sevilirler ama şahsi istekleri halklarından önde gelir.

Üçüncü başkan Talip Elbeşir demokratikleşme yolunda hoşgörülü yönetimiyle dikkat çeker, onu izleyen Cambridge’den masterli ekonomi profesörü Cabir Elcabir, (ekonomi profesörü olmasına rağmen ülkenin karşılaştığı en büyük krizin başındadır) plansız harcamalar ve karşılıksız para basarak ülke ekonomisini tümden çökertir. Tümgeneral Haydar Elzuhuru tarafından görevden alınır.

Böylece ülkenin beşinci başkanı asker kimliğiyle karşımıza çıkar. Devrim hükümetinin başkanı ülkenin ne kadar geri kaldığını anlar anlamaz kalkınma programına gerek duyar; borçlarla bozulan ekonomiyi düzeltmek üzere yüz elli yıllık eski dost İngiltere devreye girer; onların ekonomi bakanı Hayristan’a konuk olarak gelerek bir dizi reformla ülkeyi borçlarından kurtarmaya çalışacaktır. Bu dönem liberalleşme dönemi olarak tarihe geçer. Devlete ait mülkler ve tüm varlıklar özelleştirilerek yerli yabancı kuruluşlara satılacaktır. Hayristan’ın elinde mezarlıklara varıncaya kadar bir şey kalmayacak borçların ödenmesi ülkenin baştan aşağı değişime uğramasına eşlik edecektir.  

Asker kökenli Elzuhuri döneminin ardından Naim Eltalibi başkan koltuğuna oturur. Muhafazakâr olmakla birlikte, Hayristan’da çok sayıda üniversitelerin açıldığı sivil bir dönemdir. Bu yönetim intihal tezlerle yükselen ve devletin yükseköğretim kurumlarını yönetenleri iktidara taşır aynı zamanda. Hayristan’ın seçimleri Ahmet Elahmedi’yi başa getirir. Çoğu İngilizlere gitmiş devletin elinde döküntüler kalsa da, akıllı başbakanın vurguladığı onları da satacak yabancı müşteriler bulacaktır hükümet;  sıklıkla değiştirilen yasalar ve yeni düzenlemelerle Elahmedi ülkeyi yönetir. 

Bunca kişi bir araya gelerek ne söylemlerine ne edimlerine inandıkları bir kişiyi nasıl seçmiştir ve “koskoca ülkeyi nasıl bıraktı onun ellerine?” (s.241) sorusunun cevabını anlatıcı –yazar Erich von Holst adında bir bilim adamının minicik golyan balıkları üzerinde yaptığı deneyle açıklar.

“Genellikle toplu biçimde yaşayan bu minicik balıklardan birinin beynini açıp sürüde birlikteliği sağlayan ön bölümünü kesip çıkarmış, arkasından da herhalde gerekli bakımları yaptıktan sonra beyinlerine ya da başka yerlerine hiç mi hiç dokunulmamış yani sapasağlam, yani sağlıklı mı sağlıklı türdeşlerinin arasında bırakmış bu yarım beyinli golyanı. O da ötekiler gibi yüzmeye, ötekiler gibi yemeye başlamış. Ancak, ötekilerin tersine, içinde yer aldığı sürüyü rahatlıkla bırakıp gidebiliyormuş artık. O başını alıp gitmeye başlayınca da tüm sürü arkasından geliyormuş. Uzun sözün kısası bizim yarım beyinli golyan tüm sürünün tartışmasız önderi, tüm tam beyinliler de yarım beyinlinin ardında birbirinin eşiti oluvermişler” (s.241-242)

Anlatıcının elindeki notlardan derlediği bilgileri aktarmasıyla, kitaba adını veren golyanların metin içindeki varlık nedeni sondan bir önceki bölümde açıklanmış olur. Sadece Hayristan toplumu değil, gelişmiş toplumlar da minicik golyanların yaptığını yapmaktadır:

“ Yani birlik, dirlik, düzen duygusunu tümden yitirmiş bir yarım beyinli adamın ardından koşuyor onu önder belleyip arkasında uçsuz bucaksız bir topluluk oluşturuyordu” (s.242).

Hesap Verilmeyen Yitik Ülke

Son bölüm yirmi üç yıl aradan sonra Hayristan’a dönen bir aydını betimler. Yücel’in ironisi birden yerini ağır ve hüzünlü bir tona bırakır. Trajik bir dönüş hikâyesiyle anlatı son bulur. Bir ülkenin tuhaf iktidarların oyuncağı olup borç bataklarında boğulmasının ve uyduruk, sözde demokrasiler eşliğinde yozlaşmanın bedelini ödemesidir anlatılan.

2008’de yayımlanan bu kitap iyi bir kestirimle 2005’ten itibaren yazılmaya başlanmıştı. Satır aralarında okuyucunun içini karartan nedir o halde? Ünlü yazar Harun Elmansur’un İngiliz sömürge yönetiminden Elhalas önderliğinde Cumhuriyete geçişi sırasında taraf değiştirmesini sorgulayanlara “Benim alnım açık, yüzüm ak, Tanrı ve başkanım dışında hiç kimseye hesap verecek değilim” (s.20) der. Yıllar sonra başkan Elbeşir suç makinasına dönmüş ve bir yumrukta kendisine kimlik göstermeyen adamı öldüren polis memuru Elcabbar’ın aklanıp serbest bırakılmasını emrederken “Dün dündür bugün de bugün. Söyleyeceğim bu kadardır”(s.160) diyerek kestirip atar. Bu distopyanın belki en güçlü bileşeni “kötü” dediğimiz idarelerin hesap vermemeleri ve iktidarlarını koruma güdüsüdür.

 Tahsin Yücel gibi Türkçe’ye gönül vermiş bir ustanın öykülerinde geçen irony, reality, mission, culture ve nature gibi İngilizce yazılmış ve başkanlarla ünlü gazetecilerin dünya görüşlerini özetleyen sözcükler bu ülkenin zihinsel ufuklarının anahtar terimleridir. Kalkınma ve modernleşme tasarısı olarak sıfırı tüketmiş bir bütçeyle ülkenin her karış toprağını (toprağın adı “Toraman toprağı”dır) “nature”’dan kurtararak “culture”’a dönüştürme saplantısı, iktidarın kilometrelerce beton bir bent dikerek cılızlaştırdığı ırmağın artık enerji üretmeyecek hale gelişinin paradoksuyla eşsiz bir anlatı öğesidir.

Tahsin Yücel Claude Lévi-Strauss ve A. Julien Greimas’ın geliştirdiği yapısal antropoloji ve göstergebilim öğretilerinin ülkemizdeki ilk temsilcisi ve ilk uygulamacısıydı. Bu kuramsal esinle Hayristan’ın siyasal ve toplumsal zihniyetini ve dolayısıyla “praksis”’ini “doğa/ekin” karşıtlığında kurar ve yorumlar; iktidarların betona yaptıkları yatırımı ilerleme kanıtı olarak yurttaşlarına sunmaları bu kurmaca dünyanın koordinatlarını fazla uzakta aramamıza fırsat vermez.

Golyan Devrimi Tahsin Yücel’in tüm yazınsal yapıtına yön ermiş ironik söylem ve  toplumsal yergisiyle günümüze bir ayna tutmaktadır. Merakla takip ettiğimiz romancıları, gazetecileri, ekonomi siyaset yazarlarının kuklalarını satır aralarına serpiştirirken “hayırlı ülke”nin yükselme/başarma illüzyonunu anıştırmak üzere İonesco’ya [1]da selam eden Tahsin Yücel’in bu eşsiz anlatısı okurunu yazınsal ve siyasal bir tanıklığa çağırıyor.


[1] Eugène Ionesco, Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı? 1996,  Mitos Boyut, çev. Hasan Anamur.  Orta halli çift olan telefon operatörü Madeleine ve işsiz güçsüz tiyatro yazarı Amédée’nin evlerinde on beş yıldır büyümekte olan ölü evi kaplar ve oyun süresince bundan nasıl kurtulacaklarını tasarlarlar. Oyunun sonunda ölüden kurtulurlarken polisle karşılaşırlar ve kaçarken Amédée açıklık bir yerde rüzgârın etkisiyle havalanmaya başlar. Karısı sürekli aşağıya inmesi gerektiğini söyler; yazacağı tiyatro oyunu vardır, üzerine yağmurluğunu almamıştır, vb. Sonunda Madeleine “Amédée, yükseliyorsun yükseliyorsun ama benim gözümde artmıyor değerin” der.