İspanya’dan İstanbul’a: “Karamanlı” Pikaro Favini

Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek

Geçtiğimiz Ocak ayında Türkçe edebiyat tarihi açısından çok önemli bir romanın Yapı Kredi Yayınları tarafından sessiz sedasız yeni bir baskısı yayımlandı. Söz konusu roman 1820 yılında Kula’da bir Osmanlı vatandaşı olarak doğan Evangelinos Misailidis[1] tarafından Yunan harfli Türkçe yani Karamanlıca olarak yazılan Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş[2] (bundan sonra yalnızca Temaşa-i Dünya) romanı. 19. yüzyıl Osmanlısı’nın çokkültürlü, çokkimlikli ve çokdilli edebiyatının yapı taşlarından biri. İlk cildi 1871, ikinci, üçüncü ve dördüncü ciltleri ise 1872 yılında Misailidis’in kendi matbaasında basılan roman ilk kez 1986 yılında Robert Anhegger ve Vedat Günyol tarafından Türkçede yayımlanmış, 1988 yılında ise gözden geçirilerek Cem Yayınevi tarafından ikinci kez basılmıştı. Yapı Kredi baskısında Anhegger ve Günyol’un notlarına Peri Efe, hem yeni notlar ekleyerek metni tarihsel ve kültürel açıdan zenginleştirmiş hem de olabildiğince tutarsız yazımları, ifadeleri muhafaza ederek Misailidis’in metnine sadık kalmış.[3]

Misailidis, Temaşa-i Dünya’yı, 1839 yılında İstanbullu bir Rum olan Grigoris Paleologos’un  Atina’da yayımladığı O Polipathis[4] adlı romanının olay örgüsünü temel alarak yazmıştır.[5] Ancak yazar, bu temele 19. yüzyıl Anadolulu Ortodoks Hıristiyan toplumunun (Karamanlıların[6]) yaşantısını, Osmanlı’nın söz konusu dönemde geçirdiği değişimleri, gündelik hayattan ayrıntıları, Müslüman ve Gayrimüslim kaynaklardan beslenen geleneksel anlatı unsurlarını vb. ekleyerek Polipathis’i pek çok açıdan dönüştürmüş, onu “yeniden yazmıştır”. Ayrıca 19. yüzyılın bugünkü tanımlamalardan farklı çeviri-adaptasyon anlayışı düşünüldüğünde ya da her iki romanın hacimsel farkı göz önünde bulundurulduğunda, bu iki metnin kolayca “orijinal -taklit”, “orijinal-çeviri” “orijinal-uyarlama” vb. ikili karşıtlıklarla nitelendirilemeyeceği görülmekte. Temaşa-i Dünya ile ilgili söz konusu edilebilecek onlarca mesela var ama ben bu yazıda edebiyat tarihi açısından da ilginç bir örnek olması açısından, Misailidis’in Polipathis’i pikaresk roman bağlamında nasıl dönüştürdüğüne kısaca bakacağım. 

Misailidis’in kendisine kaynak olarak seçtiği O Polipathis, Temaşa-i Dünya’ya benzer bir biçimde birçok başka anlatının izlerini taşıyan ve bu anlatılarla biçimlenmiş bir metin. Dimitris Tziovas, Yunan romanını incelediği The Other Self: Selfhood and Society in Modern Greek Fiction başlıklı çalışmasında Polipathis’in örtük ya da açık gönderme yaptığı metinler arasında şunları sıralıyor: Voltaire’in Candide, Jean de La Bruyère’nin, Les Caractères’i (Karakterler) (1688) ve Aleksander romansı. Bütün bu metin ve türlerin dışında Polipathis’e başka bir romanın, Alain-Rene Lesage’ın 1715, 1724 ve 1735 tarihlerinde yayımladığı Gil Blas’sının, (tam adıyla Histoire de Gil Blas de Santillane) gölgesinin düştüğü, edebiyat eleştirmenlerinin ve Paleologos’un kendisinin de üzerinde uzlaştığı bir nokta. Polipathis’in önsözünde Grigoris Paleologos, yalnızca bir aşk hikâyesi yazmadığını, zamanındaki diğer romancıların aksine romanında toplumsal arızalara, farklı kültürlere ait bilgilere yer verdiğini belirtmektedir. 1842’de yazdığı O Zografos’un girişinde ise, Polipathis’in Alain Le Sage’ın Gil Blas’ının Yunancası olduğunu vurgulamaktadır.[7] Gil Blas’yı, pek çok eleştirmen 16. yüzyıl İspanya’sında doğan ve 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’ya yayılan pikaresk romanın Fransa’daki en önemli örneklerinden biri olarak değerlendirmektedir.[8]  Her iki karakterin, Alexandros Favini ve Gil Blas’nın başından geçen maceralar, her türlü sınıftan insanla tanışma, farklı coğrafyalara seyahat vb. özellikler her iki roman arasındaki benzerliklerden bazılarıdır. Özellikle haydutlarla ilgili bölüm neredeyse birbirinin aynısıdır. Her iki romanın bölüm başlıklarına göz atmak bile temelde olay örgüsünün çok benzeştiğini ortaya koymaktadır. [9] Bunun yanında başkarakterler her iki metinde de romanın ben-anlatıcısıdırlar. 

Pikaresk romanın nasıl tanımlanacağı, hangi romanların bu türe dâhil edilebileceği, türün hangi ortak özelliklere sahip olduğu gibi ayrıntılar diğer bütün türlerde olduğu gibi tartışmalı konulardır. Pikaresk roman olarak adlandırılan anlatılar,  Lazorilla de Tormes (1554) ve Cervantes’in birkaç kısa anlatısında olduğu gibi novellalardan, Mateo Aleman’ın yazdığı Guzman de Alfarache (1599) gibi metinlere kadar farklı hacimdeki metinlerden oluşabilirler. Tarihsel olarak Lazorilla de Tormes’in (1554) yayımlanmasından 1640’ların ortasına kadar bu türdeki eserler belli bir yaygınlık kazanmıştır. İlk örnekler birinci tekil şahıs anlatıcılarla yazılmışlardır ve çoğu otobiyografik özellikler içerirler.[10] Eleştirmenler pikaresk romana bazı türsel özellikler atfetmişlerdir. Bu eleştirmenler arasında en etkili olmuş isimlerden biri olan Claudio Guillen’in İspanyol pikaresklerden yola çıkarak belirlediği özellikler şu şekilde sıralanabilir[11]: Bir yetim olan genç pikaronun hazırlıklı olmadığı bir çevre ve dünya karşısında kendini geçindirmek, korumak zorunda kalması ve bu karakterin psiko-sosyolojik durumu, türün varoluşun maddi boyutuna verdiği önem, pikaronun genel toplumsal durumları gözlemlenmesi, yatay olarak uzamsal, sosyal olarak dikey hareketlilik ve otobiyografik bakış açısı. Bu özelliklerin çoğu pikaresk romanın toplumsal boyutunu vurgulamaktadır. Bu toplumsal boyut gerçekçi bir dünya tasvirini de beraberinde getirmektedir. Bu tip anlatılarda alt-sınıfa mensup bir aileye doğan ve pikaro adı verilen anti-kahraman (nonheroic) özelliklere sahip kadın ya da erkek başkarakter, ekonomik hiyerarşinin üst basamaklarına tırmanmaya çalışır. Olay örgüsü episodiktir. Guillen pikaroyu duygularını gizleyen, ikiyüzlü bir yalancının otobiyografisi olarak düşünmektedir.[12] Yazara göre, pikaro, genel anlamda dini ve ahlaki konularda eleştirel bir duruş sergilemektedir.

Julio Rodriguez-Luis ise pikaronun temel amacının zenginleşmek, ekonomik anlamda yükselmek olduğundan söz etmektedir. Tam da bu nedenle, başkarakter birçok kişinin hizmetine girer, böylelikle seyahatlerini ve genel anlamda hareketliliğinin maddi alt yapısını bulur ve toplumsal gözlemciliğini yerine getirebilir. Yazar, bu durumun temelinde, 16. ve 17. yüzyılların İspanyasında işi olmayan bir adamın çalmaktan başka bir çaresi olmamasından ileri geldiğini de belirtmektedir. Ona göre, bu hırsızlığın nihai amacı, sosyal ve ekonomik refah kazanmak değil, bir soylunun görünümünü kazanarak daha fazla çalma şansı elde edebilmektir.[13]

Temaşa-i Dünya’nın anlatıcısı, erken dönem pikaresk anlatılar ve Polipathis ve Gil Blas’ta olduğu gibi birinci tekil şahıs ben-anlatıcıdır.[14] Söz konusu romanla aynı dönemde yazılmış diğer Türkçe romanlara baktığımızda bunun önemli bir farklılık olduğu görülmektedir. Romanın olay örgüsüne müdâhil olan ve sesleri kimi zaman anlatıdaki karakterlerden daha gür duyulan müdâhil anlatıcılar, ilk dönem romanların hemen hemen hepsinde görülse de, başkarakterin aynı zamanda romanın anlatıcısı olduğu romanlara 19. yüzyılın ikinci yarısında pek rastlanmaz. Müdâhil anlatıcıların hâkim anlatıcı tipi olması Ermeni harfli Türkçe metinler için de geçerli bir durumdur.[15] Dolayısıyla, ben-anlatıcının Temaşa-i Dünya açısından kaynağının büyük ölçüde Polipathis dolayımıyla pikaresk anlatı olduğu söylenebilir.

Favini’nin babası, Fransa sefarethanesi baş tercümanı Mösyö Coani Favini, annesi ise babası bir Rum avukat olan Anna’dır. Annesinin karnından babasının şiddet uygulamasıyla travmatik bir şekilde doğan Favini, doğarken annesini ve sonrasında ise bu olay üzerine oğlunu bırakıp kaçan babasını kaybeder. Bu açıdan romanın başkarakteri çoğu öksüz ve yetim olarak karakterize edilen ilk pikaresk anlatılarla da bir koşutluk sergilemektedir.[16] Babasızlık, hâmisiz kalan Favini’nin maceralarına anlam katan metaforik okumalara kapı aralamasının yanı sıra türsel açıdan 16. yüzyılda İspanya’da doğmuş bir türün 19. yüzyıldaki etki alanını açık etmesi açısından da önemlidir. Öte yandan, Favini, pikaronun diğer örneklerinde olduğu gibi alt-sınıfa ait bir ailede doğmamıştır. Babası 19. yüzyıl Osmanlısı için önemli bir devlet olan Fransa’nın sefarethane baş tercümanıdır; annesinin babası ise bir avukattır. Ancak erken yaşta anne ve babasız kalması ve maddi durumu oldukça iyi olan dedesine rağmen ekonomik sıkıntı çekmesi Favini’nin sonraki yaşantısında belirleyici olacak ve para kazanma isteği onu türlü maceralara ve farklı coğrafyalara sürükleyecektir. Nitekim, kendisine meslek olarak avukatlığı seçmesinde pikaresk bir dürtü olarak da değerlendirilebilecek çok para kazanma umudu ve 3 ay gibi kısa bir sürede kısa yoldan avukat olabilmesi yatmaktadır (67).

Ancak, Favini için avukatlık çok da parlak bir seyir izlemez. Diğer avukatlar aleyhinde konuşur ve hiç müşteri bulamaz, sokaklara çıkıp iş aramaya başlar. Çeşitli durumlardan vazife çıkararak kendine iş edinmeye çalışır. Patrikhane avlusunda kavga eden iki horoz görünce onların avukatlığını yaparım diye kümese girer ve patrik vekili Ayios Megas onu deli diye tımarhaneye atar (71). Favini için bu yeni bir dava meselesidir: “Benim babam Katolik, anam Rum kızı ve hususu ile Fransa tebaasından bulunduğum takdirde, Rum patrikhanesinin beni divane bulmuş deyü tımarhaneye göndermeye ne salahiyeti var?”  Bu mesele, Favini’nin içine düştüğü her durumdan kendine para kazanma fırsatı yaratmasını gösterdiği kadar Osmanlı’nın içinde bulunduğu çokkültürlülüğün ve çok başlı hukuk sisteminin de bir ifadesidir. Favini, roman boyunca sayısız kere bu türden meselelere burnunu sokar, tımarhaneye, hapse, batakhanelere düşer, kimlik ve din değiştirmek zorunda kalır. Ülkeden ülkeye yolculuk yapar.

Misailidis’in anlattığı haksızlıklarla dolu bir dünyadır. Yönetimsel ve toplumsal olarak adaletten uzak, düzenbazlığın hâkim olduğu, herkesin herkesi aldatabildiği ve aldanabildiği bir dünya. Yazarın tabiriyle “din kavaflığı” yapan din adamları, var olma mücadelesini aldatma üzerine kurmuş kadınlar, aldatılan kadınlar, zorla evlendirilenler, ekonomik sıkıntı ve eğitimsizlik nedeniyle batakhanelere hapsolmuş kadınlar, yazarın anlatıları arasında yoğun olarak yer verdiği karakterlerdir. Bu genel adaletsiz tabloya, gayrimüslimlere korku salan, kılıcının keskinliğini denemek için bir Rum’u öldürmekten çekinmeyen başına buyruk Yeniçeriler de anakronik bir biçimde eklendiğinde, özellikle Hıristiyanlar için daha da zor bir dünya tasviri söz konusudur. Ancak adaletsizlik yalnızca Osmanlı coğrafyasına özgü bir olgu olarak da dile getirilmez. Romandaki uzam, aynı yüzyılda yazılan diğer ilk Türkçe romanlardan farklı bir biçimde geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Favini, sırasıyla Eflak ve Boğdan’a, oradan Rusya’ya (İstanbul’a gemiyle giderken fırtına nedeniyle gemileri parçalanıp Ruslara esir düştüğü için), oradan tekrar İstanbul’a, sonra İtalya’ya (Yeniçeriler’in hâmisini öldürmeleri üzerine), davet edilmesi üzerine İngiltere’ye (himayesinde bulunduğu Lord Çelebi’nin Favini’nin hazırladığı kitabının beğenilmesi üzerine), Lord Çelebi’nin ölmesi üzerine Fransa’ya geçer. İstanbul’a gitmek üzere bindiği gemi korsanlar tarafından kaçırılınca Tunus’ta esir pazarında satılır. Hekim olduğunu söylemesi üzerine zengin bir tüccar onu satın alır. Şöhretli bir doktor olarak tanınırken tekrar hapse düşür ve oradan kaçarak İstanbul’a döner. Yunanistan’da yaşamaya karar verir. Atina’da tesadüf eseri sevdiği kadın Roksandra’ya kavuşur ve birlikte yeniden İstanbul’a dönerler.

Gittiği her yerde genellikle bir haksızlığa ya da talihsizliğe uğrar Favini ve böyle bir dünyada avukatlığa soyunur ancak kendisi de ilk Türkçe romanların başkarakterlerinin aksine, her durumda ahlaklı kalabilmeyi başarmış, her zaman yapılması gereken en doğru şeyi yapan, kimseyi kandırmayan, her durumda doğruyu söyleyen Felatun Bey ile Rakım Efendi’nin Rakım’ı ya da Turfanda mı Turfa mı? romanının Mansur Bey’i gibi bir karakter değildir. Zaafları olan, kendisi de çoğu zaman aldanan ama aynı zamanda aldatan biridir. Bu bağlamda Favini’nin; durumdan vazife çıkaran, çıkarını bilen, eğlenmeyi ve parayı seven, içine düştüğü zor durumdan hilekârlıkla sıyrılabilen ancak aynı şekilde aldatılabilen ve eziyet gören bir pikaro gibi anti-kahraman olduğu söylenebilir. Favini, içine düştüğü sıkıntılı durumlardan kimi zaman talihin, bazen kendi kurnazlığının, bazen de eğitiminin yardımıyla kurtulmayı başarır. Eğitimi, özellikle de farklı diller bilmesi onun zor durumlardan çıkmasına olanak tanımıştır.

Pikaresk anlatının türsel olarak toplumsal hicve de kapı aralaması, bu konuda da Polipathis’ten ilham alan Misailidis’in genel anlamdaki “adaletsiz dünya” eleştirisine Türkofon Anadolulu Ortodoks Hristiyanların özgül koşullarını eklemesine zemin hazırlamıştır. Özellikle Usta Yorgi’nin merkezinde olduğu ve ilk iki cildin temel olay örgüsünü oluşturan olaylar silsilesi 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’dan İstanbul’a çoğunlukla iş bulmak üzere göç etmeye başlayan ve büyük şehirde çeşitli zorluklarla karşılaşan Türkofon Ortodoksların gerçekçi bir temsili niteliğindedir. Misailidis bu temsili ilginç bir biçimde aile üyelerini birer kurmaca karaktere dönüştürdüğü ve kendi yaşam öyküsünden bazı ayrıntıları da dâhil ettiği Usta Yorgi’nin hikâyesiyle gerçekleştirir.

Adaleti merkezine alan ve Favini’nin avukat olmasıyla cisimleşen toplumsal eleştiri, aynı zamanda sınıfsal bir eleştiriyi de beraberinde getirmektedir. Romanın önsözünde, olay örgüsünde ve karakterlerin başından geçen olaylarla vurgulanan şudur: aslolan nasıl, nerede ve hangi ailede doğduğunuz değil, sizin kim olduğunuz ve değişen şartlara ve durumlara göre ne yapabildiğinizdir. Favini, roman boyunca hapishanelere ve batakhanelere girer çıkar, bunun yanında kimi zaman yüksek bürokrasinin hizmetkârı olur, Vatikan’da Papa’nın yanında görev alır. Pikaresk anlatının alt sınıflara, batakhanelere, hapishanelere, genelevlere kapı aralayan gerçekçiliğini de kullanarak Misailidis Favini’yi her sınıftan insanla bir araya getirir. Favini, bütün maceraları boyunca “zadegân” olanların, saygıdeğer görünenlerin, mevki ve iktidar sahiplerinin içinde bulundukları konuma türlü hilelerle ve düzenbazlıklarla, rüşvetle geldiğini görür (kendisi de bundan muaf değildir aslında!). Favini için, zadegânlık önemli değildir (ya da tam da aynı sebeplerle çok önemlidir!), önemli olan “aklı hüsn-ü terbiye ile doğru yola teşvik etmek gerekir” (33); roman boyunca doğuştan getirilen özelliklerin iyi eğitim ve terbiye ile yönlendirme gerekliliği vurgulanır.

Temaşa-i Dünya ’da görünür olan bu vurgunun Osmanlı’nın kent merkezlerinde Yunanca konuşan Rumlar tarafından ötekileştirilen Anadolulu Ortodoksların kimliğiyle ve sınıfsal konumuyla da ilişkilendirilebileceğini düşünüyorum. 19. yüzyılda Yunan milliyetçiliğinin yükselmesiyle birlikte eski Yunan medeniyetinin ve soyunun bir devamı olarak tahayyül edilen Yunan kimliği, Türkofon Ortodoks toplumunun da kendisini bu soyla ilişkilendirme meselesini gündeme getirmişti. Türkçe konuşmaları ve ibadetlerini Türkçe yapmaları nedeniyle Grekofon Rumlar tarafından “eski Yunan’ın torunları olmamakla” suçlanan ve ötelenen Anadolulu Ortodokslar için “soy” meselesinin ne denli varoluşsal bir mesele olduğu anlatısal öğelerle de romanda kendini belli etmektedir.[17]   

Bu mesele üzerine sayfalarca yazılabilir ama burada durayım. Çok kısaca toparlayacak olursam, Misailidis’in Polipathis’ten temellük ettiği pikaresk özellikleri kendi toplumsal-kültürel bağlamına ve edebi anlayışına göre ustaca dönüştürdüğü söylenebilir. Temaşa-i Dünya pek çok öneminin yanı sıra İspanya’da özgül koşullar altında doğmuş bir türün, Fransız, Osmanlı-Rum ve Anadolulu Türkofon Ortodoks bir yazar tarafından yeniden ve yeniden yazılması ve her defasında farklı kültürler ve toplumlarda uğradığı dönüşümün izlerini taşıması açısından da 19. yüzyıl Türkçe edebiyat tarihi içerisinde özgün ve önemli bir örnek olarak yeni okurlarını beklemektedir.                                                                 


[1]Evangelinos Misailidis, 25 Mart 1820’de Kula’da (bugünkü Manisa sınırlarında) Türkofon Ortodoks Hıristiyan bir ailede dünyaya gelir. Babası Kulalı Hıristiyan eşraftan Misail Pappasoğlu Theologosoğlu’dur. Misailidis, İzmir’deki Rum okuluna (Evangeliki Sholi) gider ve okulu bitirdikten sonra da öğrenimini Theofilos Kairis’in öğrencisi olarak bir süre Andros adasında sürdürür. Atina Edebiyat Fakültesi’ne yalnızca bir sene devam eder. Misailidis, Atina’dan döndükten sonra Philadelfia (Alaşehir) metropolü tarafından öğretmen olarak görevlendirilir ve ardından İskenderiye patriğince İskenderiye’ye tercüman olarak işe alınır. 1841-1843 yıllarında Isparta’da öğretmenlik yapar. 1843’te İzmir’e yerleşir ve Amaltheia gazetesinde çalışmaya başlar. 1844’te ilk kitabı İstikdaf’ı yayımlar. Misailidis, 12 Ocak 1845’te Beşaret-ül Maşrık’ı yayınlar. Derginin yayını 1847’ye kadar sürmüştür. Diğer süreli yayınları Mekteb-ül Fünun-u Meşriki, Şark, Fünun-u Şarkiye- Risale-i Havadis’dir. Ardından 1850’de İstanbul’a yerleşerek Osmanlı basın tarihinin en uzun ömürlü yayınlarından biri olan Anatoli gazetesini çıkarmaya başlar. Kurduğu Anatoli matbaasıyla birçok dini ve din-dışı eser yayımlar. 1890 yılında vefat eder, Eğrikapı’daki Rum Ortodoks mezarlığına defnedilir.

[2] Bu çalışmada bütün alıntılar şu baskıdan yapılmaktadır: Evangelinos Misailidis, Seyreyle Dünyayı (Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş) Haz. Robert Anhegger ve Vedat Günyol (İstanbul: Cem Yayınları, 1988). Kitabın orijinal baskısı için bkz. Evangelinos Misailidis, Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş, (4 Cilt), İstanbul’da, Evangelinos Misaillidis Matbaasında, 1871-1872.

[3] Romanın yeni baskısı için bkz. Evangelinos Misailidis, Tamaşa-yi Dünya ve Cefakâr u Cefakeş, haz. Robert Anhegger, Vedat Günyol, Peri Efe (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2021).

[4] Grigoris Paleologos, O Polipathis, ed. Alki Angelou (Atina: Ermis, 1989 [1839])

[5] Bu benzerliği ilk fark eden yine bir İstanbullu Rum olan Sula Bozis olmuştur. Konuyla ilgili ilk yazı için bkz. Sula Bozis, “Paleologos, Misailidis, Favini.” Milliyet Sanat 242 (15 Haziran 1990): 36-37.

[6] “Karamanlı ifadesi” 1923 Nüfus Mübadelesi Antlaşması’yla Yunanistan’a gitmek zorunda bırakılan çoğunluğu Anadolu’da yaşamış olan Türkofon Ortodoks topluluk için kullanılan genel bir tanımlamadır. Topluluk üyeleri ise kendilerini çoğunlukla “Anadolulu Ortodoks Hristiyanlar/Ortodoks Hristiyanlar” olarak tanımlıyor, Karamanlı tabiri olumsuz ve küçümseyici olduğundan genellikle benimsemiyorlardı. Benzer bir kaygıyla yazı boyunca Karamanlı tabiri yerine Anadolulu Ortodoks Hristiyanlar ifadesi kullanılacaktır. “Karamanlı” kimliğinin bu ikircikli konumu için bkz. Stefo ve Foti Benlisoy, Hıristiyan Türkler ve Papa Eftim. İstanbul: İstos Yayın, 2016, ss. 226-230.

[7] Aktaran Tziovas, a.g.e., 56.

[8] Peter Dunn, Spanish Picaresque Fiction, A New Literary History (New York: Cornell University Press, 1993); Harry Sieber, The Picaresque (Londra: Fletcher&Son, 1977).

[9] Alain-Rene LeSage, The Adventures of Glas Blas, çev. Tobias Smollett, (George Routledge & Sons, 1912).

[10] Peter N. Dunn, Spanish Picaresque Fiction: A New Literary History, (New York: Cornell University, 1993), 5.

[11] Claudio Guillen, “Toward a Definition of the Picaresque”, Literature As System: Essays Toward the Theory of Literary History (Princeton: Princeton University Press, 1971).

[12] Dunn, s.8.

[13] Julio Rodriguez-Luis, “Picaras: The Modal Approach To the Picaresque”, Comparative Literature V.31.1 (Winter 1979): a.g.m., 32-46.

[14] Yunanca yazılan ilk romanlarda ben-anlatıcıların ve otobiyografi türünün etkileri için bkz. Michalis Chryssanthopoulos, “Autobiography, fiction, and the nation: the writing subject in Greek during the latter nineteenth century”, The Making of Modern Greece: Nationalism, Romanticism, &The Uses of the Past (1797-1896) içinde, ed. Roderick Beaton ve David Ricks (United Kingdom: Ashgate, 2009): 239-248.

[15] Erkan Erğinci, “Öteki Metinler, Öteki Kadınlar: Ermeni Harfli Türkçe Romanlar ve Kadın İmgesi”, Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2007.

[16] Babasızlık kavramının ilk Türkçe romanlar bağlamında ele alındığı bir inceleme için bkz. Jale Parla, Babalar ve Oğullar (İstanbul: İletişim Yayınları, 1990) Bu kavramın metaforik anlamlarının yanı sıra Türkçe roman açısından pikaresk bağlamında bir dolayımının olup olmadığı da düşünülmesi gereken bir konudur.

[17] Evangelia Balta, “Anadolu Türkofon Hıristiyan Ortodoksların Ulusal Bilinçlerini Araştırmaya Yarayan Bir Kaynak Olarak Karamanlıca Kitapların Önsözleri”, Tarih ve Toplum 13/74 (Şubat 1990): 82-84; Haris Eksertzoglou, “Shifting Boundaries: Language, Community and the ‘non-Greek-speaking Greeks”, Historein 1 (1999).