Osman ve Yeşil Peri Gecesi’nin Yemekleri

Slideshow

no images were found

Nihan Abir

Ayfer Tunç, Osman adlı romanının yayımlanacağını duyurduğunda sadık okuyucu kitlesini büyük heyecan sardı. Yeşil Peri Gecesi’nde kokusu tütsülerle, pahalı parfümlerle, mumlarla saklanamayan çürüme Şebnem tarafından ifşa edildiğinde geride kalanlardan akla ilk geleni Şebnem’in kocası Osman’dı çünkü. Ona ne oldu, tüm bunlara nasıl izin verdi, hatta Osman kim, niçin olanlara tepki göstermek yerine gözünü yumdu?.. Bu ve benzeri soruların cevap bulabileceğini düşünmek, Ayfer Tunç’un kaleminden yeni bir roman okumanın hazzına farklı bir anlam kazandırdı. 

Osman, olay örgüsü ve şahıslarıyla Yeşil Peri Gecesi’ne, Yeşil Peri Gecesi de Kapak Kızı’na bağlanır. Kapak Kızı’nda Şebnem adlı çok güzel bir kızın bir erkek dergisine verdiği çıplak pozların dergiye bakan gözlerde yarattığı düşünceleri ve o kişilerin hayat muhasebelerini okuruz. Bu romanda Şebnem, seyredilen bir nesneyken Yeşil Peri Gecesi’nde yıkıcı bir özne haline gelir. Üstelik yıkıcılığı sadece kendine yönelik değildir.[1] Şebnem’in uçuruma sürdüğü bir araca benzeyen bu son özyıkımı; uçurumdan düşerken Osman’ı, Teo’yu, Uluçmüdür’ü de altına alır ve ortalığı siler süpürür. Osman tam da bu noktada Şebnem’in düşerken yanına kattıklarına bir bakış atar; üstelik bu bakışı birçok farklı gözle çeşitlendirerek gerçekliği farklı açılarla sunar. Bu bakımdan Yeşil Peri Gecesi’nde yaşananların sonucunu Osman’da okuruz. İki roman arasındaki bağ nedenler, sonuçlar, olay örgüleri ve karakterlerle kurulsa da bu bağlara etki eden dikkat çekici unsurlardan biri de yemektir. 

Sucuklu Yumurta ve Lakerda Sadece Birer Yemek mi?

Yeşil Peri Gecesi ve Osman karşılıklı okunduğunda Yeşil Peri Gecesi’nin Osman’a göre daha fazla yeme içme betimlemesi içerdiği görülür.[2] Bu, kolaylıkla açıklanabilecek bir durumdur zira Yeşil Peri Gecesi, Şebnem tarafından anlatılır. Osman ise Osman’ın günlüklerinden ve bu günlükleri bulan kişinin röportajlarından oluşur. Şebnem’in yemek ve mutfak dikkatinin Osman’a göre daha yüksek olduğunu romanları okurken zaten tespit ederiz dolayısıyla iki roman arasındaki yemek betimlemesinin oran olarak farklı olması teknik bir başarıdır da. 

İki romanda da ortak olan yemekler, romanlar arasındaki bağı kuran etkili araçlardan biridir. Türk romanında nehir romanlar arasındaki bağın kurulmasında sofra ve yemeklerin önemli bir yeri vardır. Bu konuda özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanları dikkat çekicidir.[3] Yeşil Peri Gecesi ve Osman’da ise geçişi sağlayan özellikle iki yemek vardır: Sucuklu yumurta ve lakerda. 

Yeşil Peri Gecesi’nde yakışıklı bir mühendis babanın ve çok güzel bir annenin çocuğu olan Şebnem’in ailesi babasının iş kazası geçirmesi üzerine dağılır. Bir kolunu kaybeden ve yüzü yaralanan baba, evde sucuklu yumurta, sütlaç ve pilavdan başka bir şey yemez. Hızlı ve kolay yapılışı ve az malzeme gerektirmesi dolayısıyla Şebnem’in çocukluğundan itibaren yediği, hatta zaman içinde tiksindiği yiyecek sucuklu yumurtadır. Babasını hatırlatan bu yiyecek aslında öfke, çaresizlik, şefkat, tiksinme gibi birçok duygunun birleşimidir. Osman’da ise arkadaş grubuyla yaptıkları kahvaltıda Şebnem’in verdiği tepkiyi Osman günlüğüne şöyle aktarır:

“Sucuklu yumurta istedim. Zaten fazla seçenek yoktu, simit peynir yumurta. Kubi, millet Osman çok güzel sucuklu yumurta yapıyormuş, bir gün gidelim, bize de yapsın dedi. Şebnem ben sucuklu yumurta yemem dedi, çok bozuldum. Ama sonra başını uzattı, Osman yanlış anlama, bütün çocukluğum sucuklu yumurta yiyerek geçti, ondan, yoksa eminim çok güzel yapıyorsundur dedi. O zaman sana peynirli omlet yaparım dedim. Güzel güzel konuşuyoruz, öyle bir hali var ki, sanki sabahın dördünde arayıp Şebnem ben sana âşık oldum dememişim, öyle bir şey olmamış, o kadar etkilenmemiş yani, beni hiç ciddiye almamış.” (272)

Osman ve Şebnem arasındaki konuşmanın günlüğe aktarılışında dikkat çekici unsur Şebnem’in verdiği tepki ve Osman’ın buna içerlemesidir. Şebnem, babasının değişmeyen ana menüsü haline gelen sucuklu yumurtayı duyduğunda kesin ve keskin bir cevap verir. Politik doğruculuk, sessiz kalmak, nezaketen “Olur.” deyip konuyu geçiştirmek ona göre değildir. Sonrasında bir açıklama yapma ihtiyacı hisseder. Osman, kırılmasın ister çünkü. Önemsediği insanların duyguları onun için önemlidir. Sucuklu yumurta hem Yeşil Peri Gecesi’nde kolu kopmuş mühendis Cavit’in ve kızı Şebnem’in trajik hayatına hem de Şebnem’in tavır ve karakterine bir atıftır. 

Romanlar arasındaki ikinci yemek bağı lakerda ile kurulur. Sucuklu yumurtanın aksine yapımı oldukça meşakkatli ve zaman isteyen bir balık mezesidir lakerda. Sucuklu yumurta gibi sürekli yapılabilecek, yenilebilecek bir yiyecek değildir. Lakerdanın iki romandaki geçişine bakalım: “Ekrem Amca lakerda tabağını uzatıyor bana. “Bir tat bak… lokum lokum! diyor. Yemem için ısrar ediyor. “Ben çiğ balık yemem!” diyorum. Sesim incecik, tiz. Annem şaşırıyor. Aslında bayıldığımı biliyor. Babamla bir kere lakerda yapmıştık. Kazadan önce. Mutlu olduğumuz zamanlarda. Önce Yenikapı’ya, babamın tanıdığı bir balıkçıya gitmiştik. Kar atıştırıyordu. Eldivenlerimi evde unutmuştum. Durmadan parmaklarımı hohluyordum. Babam balıkçının poyraz balığı olduğuna yemin ettiği kocaman bir torik seçmişti. Poyraz balığı lezzetli olur. Balığın derisi gümüş gibi parlıyordu, gözleri canlıydı sanki. Babam toriği halka takozla halinde kestirmişti. İliğini iyice temizletmişti. Kuyruğunu, kafasını attırmamıştı. “Kırlangıçla karıştırıp çorba yaparız,” demişti. Eminönü’nden iri tuz almıştık. Bir tenekeye bir kat tuz, bir kat balık, bir kat tuz, bir kat balık, hepsini döşemiştik. Babam tenekeyi Murat Pasajı’ndaki kuyumcu atölyesine götürüp lehimletmişti. Kuyumcu çok gülmüştü. “Cavit Abi, bana şunu da yaptırdın ya helal olsun!” demişti. Babam izne geldiğinde tenekeyi kesip açmıştık. Lakerdalar gerçekten nefisti. Babam kapıcının oğluyla kuyumcuya da lakerda göndermişti. Ertesi gün Ergenekon Caddesi’nde kuyumcuyla karşılaşmıştık. “Cavit Abi, neydi o öyle! Yemeye doyamadık. Lokum lokum!” demişti. “Lakerda seversin kızım sen, niye yemiyorsun?” diyor annem. Beni yalancı çıkarıyor. “Hayır, nefret ederim!” demek istiyorum, ama susuyorum. Annem hoşgörüyle, anlayışla, sahte sahte gülümsüyor. Ekrem Amca’ya belli belirsiz göz kırpıyor. Bu beni daha çok kızdırıyor.”[4]

Yeşil Peri Gecesi’nde mutlu günlere ait bir çocukluk anısının annesinin ikinci eşinin yanında hatırlanması ve lakerdayı ret vardır. Aslında reddedilen lakerda değil; anne, annenin yeni eşi hatta babanın sağlıklı günlerinin geride kaldığı gerçeğidir. 

Osman’da ise lakerdayı şöyle görürüz: “Akşamüstü iş bitti, bindik arabaya, doğru Beylerbeyi’ne. Öncesinde bir yerden lakerdayla balık aldık, eve geldik. Şebnem de gelmiş, onu görünce yüzüm güldü ama yine aynı arkadaşça haller içindeydi. Masayı hazırladık, oturduk yemeğe başladık. Şebnem lakerdadan bir çatal aldı, aferin, torikten yapmışlar dedi, şimdikiler ucuza kaçıyor, palamuttan yapıyorlar. Lakerdanın iyisi torikten olur ama işin sırrı temizlemekte, iliğini ince bir telle temizleyeceksin, kan pıhtısı kalmayacak diye kırk yıllık balıkçı gibi anlatmaya başladı. Güzel güzel dinliyoruz, çok hoşuma gitti böyle  şeyleri bilmesi. Biz babamla tenekeye basardık, bir kat iri tuz, bir kat balık dedi, birden sustu. Eee dedi Kubi, sonra? Öyle işte dedi, bir kat tuz bir kat balık. Yüzüne siyah bir kelebek kondu sanki, kirpikleri titreşiyor. Lakerda bir şeyleri anımsatmış olmalı.” (292-293)

İki roman arasındaki yemek referanslı geçişlerin alıntının son cümlesi ile iyice pekiştirildiğini söyleyebiliriz. Lakerda Şebnem’e babasını, onunla geçirdiği güzel günleri hatırlatır. Yeşil Peri Gecesi’nde babasıyla bir defa yaptığını söylediği lakerdayı Osman’da ayrıntılı olarak hatırlaması ve “kırk yıllık balıkçı gibi” anlatması bu anının onda derin iz bıraktığına işaret eder.

Kişileri Yakınlaştıran ve Aile Birliği Oluşturan Sofralar

Sofralar, beslenme ihtiyacımızı karşılaması kadar etrafında toplanan insanların birbiriyle yakınlaşmasını ya da birbirinden uzaklaşmasını da sağlar. Yeşil Peri Gecesi’nde Şebnem ve Osman’ın, ortak arkadaşları Gün’ün ölümünden sonra yakınlaştıklarını ve birlikte yaşamaya başladıklarını öğrensek de evlilik süreci hakkında bir şey bilmeyiz. Osman, ikilinin ilişkilerinde gizli kalmış bu noktaya ışık tutar. 

Osman’ın günlüğüne yazdıklarından öğrendiğimize göre evlilik teklifi birlikte yemek hazırladıkları bir andan sonra gelir. O akşamı Osman günlüğünde şöyle anlatır: “Bir akşam birlikte yemek yapıyorduk. Daha doğrusu, o yapıyordu ben de yanında   dikilmiş bir işe yaramaya çalışıyordum. Meryem hasta olduğu için gelmemişti. Yemeği dışarıda mı yiyelim, eve bir şeyler mi söyleyelim diyecektim, akşama ne yemek yapalım dedi. Akşama ne yemek yapalım mı? Bir anda yıllar öncesine gittim, annemin sağlıklı olduğu, o güzel zamanlara. Okuldan geldikten sonra ödevlerimi yaparken annem odama gelirdi, akşama ne yemek yapalım diye sorardı. Annem burnumda tüttü. Şebnem bakalım dolapta neler var dedi, kalktı mutfağa gitti, buzdolabını karıştırmaya başladı. Kapıda durmuş ona bakarken seninle aynı evde yaşamak ne kadar güzel dedim içimden, bu zamanı dondurmanın bir yolu bulunur mu? Göz göze geldik, niye öyle bakıyorsun gel yardım et dedi. Birlikte yemek yapmak, sofra kurmak evi ev yapıyormuş meğer. İçinde yemek yapılıp sofra kurulmuyorsa rengi soluk, eksik bir imgeymiş ev, boşlukmuş daha doğrusu, bilmiyormuşum ki, evimi ev sanıyormuşum.” [5]

Osman’ın annesine olan sevgi ve bağlılığını; babasıyla ise sağlıklı bir ilişki kuramamış olduğunu öğrendiğimiz romanda yemek hazırlama eylemi anne ve sevilen kadın arasında benzerlik kurulmasına yol açar. Osman’ın annesini hatırlaması Şebnem’in yemek yapma girişimiyle gerçekleşir. Yani doyurma/besleme gibi Osman’ın temel ihtiyaçlarını karşılayacağı anda. 

Alıntıda dikkat çeken başka bir nokta Osman’ın evin “yuva”ya dönüşmesi ile ilgili düşüncesidir. Yemeğin yakınlaştırıcı ve birleştirici etkisi eve bir sıcaklık katar, birlikte hazırlanan yemek iş birliğini ve beraberlik hissini artırır. Romanlarında yemeği etkili bir biçimde kullanan ve yemek üzerine denemeleri de bulunan Refik Halit’in deyimiyle “Mutfak ailede çocuk kadar değerli bir bağdır; bazen çocuğun boşluğunu bile dolduran bir kaynaşma vesilesi olabilir. Aile, çocuk yetiştirmekle olduğu kadar yemek pişirmekle de kurulur.”[6] Öyle ki Karay’a göre “ateş yanmayan, su fakırdamayan, yemek kokusu duyulmayan” bir ev aile tanımına uymaz.[7] Bu açıdan bakıldığında Osman’ın evini ilk defa “ev” gibi hissetmesi aslında aile kurma hissine yaklaştığının göstergesidir. 

Birlikte hazırlamaya giriştikleri yemeği Osman marul yıkamayı bile bilmediği için Şebnem tek başına hazırlar. Bu sırada Osman’ın nasıl olur da mutfakla ilgili hiçbir şeyi bilmediğini sorar. Aralarında gelişen diyaloğu Osman günlüğüne şöyle aktarır:  “Harıl harıl iş yapıyordu, etleri fırın tepsisine diziyor, pirinç kavuruyor, soğan doğruyor. Sen de şu marulları yıkasana dedi. Aldım demeti, olduğu gibi suyun altına tuttum. Ne yapıyorsun? E yıka dedin. Öyle mi yıkanır? Önce yaprak yaprak  ayıracaksın. Nasıl, böyle mi? Güldü, ver Allah’ın cezası ver. Elimden aldı yıkamaya  başladı. Salata da mı yapmadın hiç, makarna da mı haşlamadın? Yapmadım dedim, inanmadı, vallahi yapmadım, gerekmedi ki. Gerekmesi şart mı? İnsan merak eder en azından. Ama sucuklu yumurta yapabiliyorum dedim. Marifet sanki dedi, onu babam da yapıyor. Bana kendinden söz etmeye başlamıştı, annesinin onları terk edip gittiğini, babasının tek koluyla günde üç öğün sucuklu yumurta yaptığını anlatmıştı. Baban nasıl dedim. Aynı dedi, her zamanki gibi evini bok götürüyordu, temizledim, alışverişini yaptım, şimdi koymuştur rakısını, kaderine söve söve içiyordur. Yüzüne o siyah kelebek kondu yine, artık nedenini bildiğim kelebek. Pilavı karıştırdı, üstüne kâğıt havlu örttü, tencerenin kapağını kapattı. O sırada birden ağzımdan çıktı, evlenelim mi dedim. Der demez pişman oldum. Hayır diyecek, kesin hayır diyecek.” (337-338)

Bu alıntıyı da göz önünde bulundurarak Osman ve Şebnem’in yemek yapma serüvenini derli toplu değerlendirdiğimizde karşılaştığımız tablo Osman’ın ruh halini ve karar alma mekanizmasını da açıklar niteliktedir. Evdeki yardımcı yoksa Osman yemek için dışarı çıkar. Çünkü temel ihtiyacını karşılayabilecek kadar bile “hayat bilgisi”nden yoksundur. İnsanın ilk cenneti/cehennemi olan çocukluk döneminde bu ihtiyaç anne tarafından karşılanmış, sonrasındaysa maddî durumunun iyi olmasından dolayı para verilerek başkalarınca giderilmiştir. Meryem’in olmadığı evde, yemek için dışarı çıkmayı teklif edecek olan Osman’ın karşısında başka bir alternatif belirir. “Evde yemek yapmak.” Çünkü evde eskiden annesinin yaptığı gibi onu doyurabilecek yeterlikte, hayatta kendi işini hep kendisi yapmak zorunda kalmış bir kadın vardır: Şebnem. Bu hatırlama ve yemek üzerinden kurulan gizli özdeşlik Osman’ın Şebnem’e olan sevgisinin boyutunu değiştirir. Şebnem, Osman’ın hayatında daima yer almalıdır. Hayatının resmi bir parçası olmalıdır. 

Nitekim Osman’ın hissettiği “evin birlikte yemek yapıldığında ev olduğu” hissi yukarıda da belirttiğim gibi aile ve yuva kavramına denk düşer. Osman, artık kendini gerçekten evde hissetmektedir. Sevdiği kadın hayatının sonunda kadar onunla olsun, ailesi olsun ister. 

Üçüncü adım Şebnem’in geçmişine, “sucuklu yumurta” ile hatırlatılan üzücü hatıralara, babasının mutsuzluğuna, Şebnem’in Osman’la tanışana kadar başından geçen tüm kötü şeylere ve ailenin parçalanmışlığına atıfla gelir. Şebnem’in yüzüne “siyah bir kelebek” konar. Annesini babasından koruyamayan Osman, ailesi hissettiği Şebnem’i o siyah kelebekten korumak ister. Evlilik teklifi böylece gelir. Osman’ın bu teklifin ağzından “bir anda” çıktığını yazsa da süreç, yazar tarafından ustaca kurgulanmış gözükmektedir. 

Söz konusu alıntıda önemli olan ifadelerden biri Osman’ın evlenme teklifi ettiğini söyler söylemez pişman olduğunu yazmasıdır. Bunun sebebi Şebnem’in kendisini reddedeceğini, onu kaybedeceğini düşünmesidir. Günlükleri ve röportajları ile tanımaya çalıştığımız Osman tam olarak budur: Daima mütereddit. Cesur davrandığında bile korkar, korkusu içinden hiç eksik olmaz. 

Bana Ayfer Tunç’un yazar olarak en büyük başarılarından biri her karaktere empati duyabilmemizi hatta bazen hak verebilmemizi sağlaması gibi geliyor. O kadar ki sanki Teo, hatta Uluçmüdür’ün hikâyesini yazsa hak vermesek dahi onları da anlamaya yaklaşabilecek gibiyiz. Kendisinin de belirttiği üzere “Anlamak ille de sevmeyi gerektirmez ama olumsuz duyguların şiddetini azaltır, bu nedenle değerli bir eylemdir. Öte yandan kaybetme korkusu varlığımıza içkindir, insan her yaşta kaybetmekten korkar. (…) Bu gizli korku da bizi Osman’ın duygularına yaklaştırıyor.”[8]

Anlamak ve korkmak insanları kimi zaman birbirine yaklaştırır kimi zamansa sonsuza dek ayrı düşürür. Yemek de öyle. Şebnem ve Osman’ı birleştirip bir aile haline getiren bu yemeğe karşılık Uluçmüdür’ün Şebnem ve Osman’la ayrı ayrı yediği yemekler ikiliyi sonsuza dek ayırır. Uluçmüdür muktedirdir. Yemeği beslemez, böler. Çoğaltmaz, parçalar. Bu da yemek ve sofraların başka bir yazıda ele alınacak yüzüdür. 

Afiyet Olsun. 

Kaynakça

ABİR, Nihan, Siniden Masaya: Türk Romanında Sofra, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2018.

EMRE, Gültekin,“Yeşil Peri Gecesi’nde Yeme İçme Betimleri”, Yemek ve Kültür, sayı 25, s.148-152.

KARAY, Refik Halid, “Aile veya Ailesizler Mutbağı”, Mutfak Zevkinin Son Günleri,     Haz. Tuncay Birkan, İnkılâp Yay., İstanbul 2014.

TUNÇ, Ayfer, Osman, Can Yay., İstanbul 2020.

TUNÇ, Ayfer, Yeşil Peri Gecesi, Can Yay., 3.bsk., İstanbul 2014.


[1] Yeşil Peri Gecesi’nde Şebnem’in, babasının geçirdiği kazadan ve ailenin felakete sürüklenişinden sonra bilinçli bir “öz yıkım” prensibine göre hareket ettiğini görürüz. Her hareketi kendisini dibe daha çok yaklaştırır. Buradaki önemli nokta düşüşünün (Uluçmüdür vakasına kadar) başkalarının dayattığı koşullar dolayısıyla değil kendi isteğiyle gerçekleşmesidir.  

[2] Gültekin Emre,“Yeşil Peri Gecesi’nde Yeme İçme Betimleri”, Yemek ve Kültür, sayı 25s.148-152.

[3] Nihan Abir, Siniden Masaya: Türk Romanında Sofra, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2018, s.53.

[4] Ayfer Tunç, Yeşil Peri Gecesi, Can Yay., 3.bsk., İstanbul 2014, s.166.

[5] Age., s.337.

[6] Refik Halid Karay, “Aile veya Ailesizler Mutbağı”, Mutfak Zevkinin Son Günleri, Haz. Tuncay Birkan, İnkılâp Yay., İstanbul 2014, s.53.

[7] Age., s.53.

[8] Aslı Örnek, “Ayfer Tunç ile Söyleşi: ‘Düşüş Değil Yere Çakılma’”, K24, 30 Eylül 2020. https://t24.com.tr/k24/yazi/ayfer-tunc-ile-soylesi-dusus-degil-yere-cakilma,2875