Murat Gülsoy: “Yazarı yazar yapan şey içe bakış.”

Irmak Zileli

Bu ay Murat Gülsoy’un yazı masasını ziyaret ettik. Yaratıcı yazarlık eğitimleri, edebiyat üzerine deneme kitaplarıyla da kurmaca üzerine düşünmeyi seven bir yazar Murat Gülsoy. Dolayısıyla uzun bir sohbet oldu bu. Hem yazıyla kendi kurduğu ilişkiyi konuştuk, hem de öteki yazarlar ve yazma eylemi üzerine düşüncelerini. Murat Gülsoy okurlarının yeni kitabı Belirsiz Bir Anın Kıyısında’yı okurken onlara eşlik edeceğini umduğumuz, ilham dolu bir sohbet oldu.

602. Gece’de, “Kurmacanın sınırları üzerine hayaller kurmayı seven biri olduğunu” söylüyorsun. Kurmacanın sınırları meselesi yazma sürecine de yansıyor mu?

Tabii. Temel sorun aslında insanın hayal gücünü nasıl çalıştırdığı, ne zaman çalıştırdığı. Ben herkesin hayal gücü olduğuna inanan bir insanım, herkesin o anlamda bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Fakat bunun ne zaman çalışacağı çok önemli, yani hayal ne zaman kuruyoruz aslında. Hayali bizim kurmaya başlamamız, bir sınıra gelip çarptığımız zaman oluyor. Bir sınır yoksa ortada, bir sonsuzluk varsa yani boş sayfa öyle bir şeydir; boş sayfa sana bakar, sen boş sayfaya bakarsın. Senin kafanda herhangi bir sınırlama, bir problem, bir mesele yoksa, o boş sayfa boş kalmaya devam eder veya doldursan bile son derece yüzeysel, ruhsuz, derinliksiz bir şeyler çıkmaya başlar; hayal gücü yoktur orada. Çünkü hayal gücü insanın gerçekten varlığını destekleyen, onu var eden bir işlev. Sorunlara çözüm üretmek ama sıradan sorunlara değil. Daha doğrusu şöyle söyleyelim: Mantıkla çözebileceğin sorunlara çözüm üretmiyor tabii. Çünkü onları mantığımızla çözüyoruz zaten. Yani ertesi sabah güneş doğuyor, bir daha doğuyor, bir daha doğuyor, biliyoruz ki ertesi sabah güneş doğacak. Bunun için akşamleyin endişelenmemize, panik olmamıza, hayaller kurmamıza gerek yok. Ama zaman, ileri bir zamanı tahmin etmek bizim için güç, o bir sınır bizim için, bir engel var önümüzde. Mesela beş dakika sonrayı tahmin edelim dediğimiz zaman, yüzde yüz tahmin edebiliriz. Biz burada oturuyor olacağız mesela, büyük bir deprem, yangın falan bir şey olmadığı sürece beş dakikayı sorunsuz idare edebiliyoruz, tahmin edebiliyoruz. Beş saat sonrayı da üç aşağı beş yukarı, ama bu kesinlikle değil. Beş gün sonra, beş yıl sonra dediğimiz zaman gitgide bu soru bulanıklaşıyor ve hatta sorunun muhatabı bunu artık düşünmez hale geliyor. Beş yıl sonra dediğim an artık düşünmüyorsun bile onu, çünkü biliyorsun ki düşünemem, mantık kurallarıyla beş yıl sonraya varamam. E ne olacak? Arada böyle sürreal şeyler mi olacak, fizik kuralları askıya mı alınacak? Hayır. Ama o kadar çok değişken var ki, ben tahmin edemeyeceğim. O zaman da ne yapıyorum? O zaman da mantık kurallarını bir tarafa kaldırıyorum ve hayal kurmaya başlıyorum. O zaman şöyle bir şey olsa gerek diyorum. Bu da sübjektif bir şey. Bu tamamen bana ait bir şey, bana dair bir şey, benim o hayallerim de doğrudan doğruya benim bilinçdışımdan besleniyor.  Dolayısıyla hayal kurmaya başladığım an, aslında o zaman engeline çarptığım an, mesele o anda. Dolayısıyla da hayal gücü sınıra çarptığı zaman çalışıyor, son derece sübjektif bir şey. O yüzden çok kıymetli, o yüzden farklı sonuçlar verebiliyor.

Sanatsal süreçler de aynı hayal gücü, aynı işlevden çalışıyor. Ama o zaman yazarın, sanatçının kendi sınırlarına çarpması lazım. Yani beni sınırlayan şey ne? İnsanı sınırlayan şey onun özgürlüğünü kısıtlayan şeylerdir. Ama senin özgürlüğünü kısıtlayan şeyler çok değişik şeyler olabilir. Yani kimisi için bu ailesidir, kimisi için toplum kurallarıdır, kimisi için siyasi atmosferdir, kimisi için de kurmacanın kendi kuralları, kendi dilidir, çünkü kurmacanın da bir dili var. Biliyorsun ki işte, okursan, yazsan anlarsın ki, işte belirli sayıda bakış açıları var, belirli şekillerde sahne kuruluyor, belirli şekillerde cümleler kuruluyor. Şimdi bazı yazarlar da buna takıyorlar. Diyor ki, “ben niye bunlarla sınırlanıyorum?” Çünkü ben hissettiklerimi bu mevcut anlatım biçimleriyle anlatmak istemiyorum, çünkü olmuyor, anlatamıyorum da zaten. Yani hem onların ustası olmadığım için hem de istemediğim için belki de. O yüzden de yeni sanatsal açılımlar böyle yerlerden çıkmaya başlıyor. Bunu kafaya takanlar da daha biçimci arayışlara giren edebiyatçılar ya da sanatçılar oluyor. Ötekilerle uğraşanlar da gerçekten bu konu onu çok sınırladığı, onun hayat memat meselesi olduğu için oradan devam ediyor. O da hiç mesela ona takmıyor. Yani yo dille benim öyle bir problemim yok, ben dili gayet güzel kullanıyorum. Benim derdim toplumun belirli bir şeyinin benim üzerimdeki bu etkisini yıkabilmek. İşte mesela din duygusu beni çok rahatsız ediyor ya da işte cinsellik mesela. Çok sınırlı cinsellikler var ve ben bunu belki içimde çok başka bir şekilde yaşıyorum. Yani herkesin bence böyle bir, –birden fazla hatta bir tane de olmak zorunda değil– sınırları var. O yüzden o sınıra doğru gittiğinde kişi, gerçekten sanatsal olarak verimli işler çıkarabiliyor ve bunu da galiba ilk başlarda daha çok yapıyor. Çünkü gitgide kendi sınırlarına alışıp daha güvenli alanlar yaratıyor… İnsan bir yandan da güven arayan bir yaratık. Bu biraz maceracı bir şey. O yüzden ustalaşmış, kendini kabul ettirmiş yazarların sonra çılgın denemeler yapması, yani kendini riske atması, daha önce yaptıklarına hiç benzemeyen şeyler yapmaya çalışması, hesaplı, kitaplı, önceden çok kestirilmiş birtakım formülleri hissettiren garantili kitaplar yazmak yerine tam tersi kendini denemesi, daha da sınırlarını aramasına çok saygı duyuyorum. Zaten büyük yazarlarda da bunu görüyorsun. Mesela Coetzee gibi bir yazar. Coetzee’nin bütün eserlerine baktığımda, onun o kişisel sınıra çarpma anlarını çok güzel hissedebiliyorum. Her yazarda o olmuyor, bazen zaman içerisinde başka yerlere savruluyor.

Bu biraz da yazarın hayatla kurduğu ilişkiyle de ilgili değil mi?

Tabii. Kendisiyle kurduğu ilişki, en önemlisi de o. Sanatçı zaten kendi üzerine çalışan birisi aslında. Yani bütün her şeyi oradan çıkarıyorsun, yani bütün gözlemini aslında başkasını gözlemek demek, böyle antropolog gibi, gazeteci gibi gözlemek demek değil. Aslında antropolojide bile bu durum var. Ne diyor bir antropolog: Ben falanca kültürden, falanca yaşta, filanca cinsiyette şöyle bir insan olarak geldim ve şimdi izliyorum. Niye bunu açıklıyor? Çünkü benim bu bakışım bütün bunlarla malul ya da sınırlı. Kişi dış gözlem yapıyor tabii ki ama onların hepsi aslında kendi içiyle ilgili, içeriden bakıyoruz aslında dışarıya. Yani iyi içe bakış, zaten içeride diğerlerini bulabilmek demek. Buna empati de diyebilirsin, başka bir şey de diyebilirsin. Dolayısıyla hayal gücüyle bu kurmacanın kendi sınırlamaları kişisel olarak beni çok ilgilendiren bir şeydi. Her zaman ilgilendirdi, çünkü “hikâye nasıl anlatılır”ı düşünmeye başladığın anda, “çevrendeki hikâyeler nasıl anlatılır”ı düşünmeye başladığın anda bu kafana takılıyor. Benim kafama takılıyordu en azından.

Romanda da, öyküde de, sinema filminde de, uyduruk Hollywood filminde de, dini bir hikâyede de, devletin anlattığı hikâyede de hep belirli bir narrative var, bir anlatım biçimi var. Demek ki, bu insanın zihniyle de ilgili bir şey. Bunu sorguladığın zaman, bunun dışına çıkmış, çıkmaya çalışmış diğer edebiyatçıları fark ediyorsun, daha deneysel işler yapmış, daha modernist yazarları. Ama onların çıkışsızlıklarını da keşfediyorsun. O da böyle her zaman iyi sonuç veren, insanı mutlu eden bir sonuç da vermiyor, çünkü bunun bir de insana ulaşma kısmı var. Ben onu da önemsiyorum, sonuçta okura ulaşması lazım bu söylediklerimin. Ama belirli kişileri düşünerek yazmıyorsun, bir hedef kitlen yok. Çünkü bu bir kültür endüstrisi ürünü değil. Böyle yapmaya çalışan yok mu? Var. Zaten kitapçılar şu anda kültür endüstrisi ürünleriyle dolu. Biz arada yer bulursak işte bir iki ay yaşam şansı buluyor, sonra yok olup gidiyor kitaplarımız.

Sınır aile olabilir, toplumsal meseleler olabilir, toplumun kuralları olabilir dedin, bir de işte kurmaca içi sorular, sorunlar var… Bu ikisinin kesiştiği durumlar da var ama değil mi?

Tabii ki var ama biri diğerinin ön planına geçebiliyor veya zaman zaman insanın hayatında geçebiliyor. Bir döneminde ne bileyim o romanın yapısını kurmak daha fazla ilgilendirirken seni, başka bir döneminde hayır bizatihi o hikâyenin kendisine çok odaklanmış oluyorsun ve o asıl meselen haline gelebiliyor. Tabii ki bir taraftan aldığın deneyim ötekine yansıyor, birbirlerini besleyerek gidiyorlar; öyle ak-kara gibi bir ayrım değil bu, ama tonları var tabii, herkesin ağırlıkları var ya da dönemleri var da diyebilirim.

Peki senin sınırın? Dönüp baktığında değişen sınırların mı var sence? Yoksa mesela Kundera’nın dediği gibi dönüp dolaşıp hep aynı sınıra mı tosluyorsun? Kundera böyle söylemiyor, “Her romancı hep aynı romanı yazar aslında” diyor ama buraya uyarlayabiliriz. O da bir sınırdan bahsediyor, tek bir sınır olduğunu söylemiş oluyor.

Bir yazarın bir tane temel meselesi olduğunu söylemek biraz indirgemeci bir yaklaşım bence. Elbette ki son kertede indirebiliriz de. Ölüm diyebiliriz. Ölüm karşısındaki insanın tutumu hemen hemen herkeste benzerdir ya da haz meselesi, gerçeklik meselesi. Bunları işte Freud açıkladı ya da daha sonra psikolojide bunların karşılıkları var. Bu kadar temelden bakarsak evet, herkes her zaman aynı hayatı yaşar ve aynı romanı yazar ama o kadar da dibe inmemek lazım. O kadar temele inersek, çok uzaktan bakarsak her şey aynı gözükür ama biraz yakınlaştığımız zaman, farklılıklar ortaya çıkacak.

Ben tabii ki notlar alıyorum, yazdıklarımı da gözden geçiriyorum ve hep aynı noktalara geldiğimi hissettiğim oluyor, hep belli bir yere doğru elim gidiyor. Nereden başlarsam başlayayım mutlaka böyle belirli çekim noktaları var sanki, hikâye oraya doğru düşmeye çalışıyor, oraya doğru elimi götürüyor. Niye? Çünkü o beni heyecanlandırıyor. Niye? Çünkü orada benimle ilgili bir şey var. Bir yandan oraya gitmek istemiyorsun, bir yandan da seni yazdırtan o enerji zaten. Dolayısıyla da o çatışma seni destekliyor. Oradan yaratıcı bir şey çıkıyor. Bundan çok uzağa gitmek ya da doğrudan içine girip hep aynı şeyi yapmak yaratıcılığını ilerletmiyor, durmadan aynı şeyi söylemek takıntı. Ama aynı şey geliyor, sen hem ona karşı bir şey söylemeye çalışıyorsun, hem onunla yüzleşiyorsun, onunla boğuşuyorsun, o zaman anlamlı bir şey, yaratıcı bir iş çıkabilir gibi geliyor bana.

Bunu da her zaman çok yüzeyde yaşamıyorsun herhalde değil mi?

Şöyle söyleyeyim: Mesela temel birkaç meselem olduğunu ben de görebiliyorum. Mesela akıl, delilik; kurmacanın gerçeklikle ilişkisi, rüyalar; farklı düşünsel deneyimler yani farklı anlatım biçimleri… Bu bir hikâyenin içerisinde, bir aşk hikâyesinde birbirine dönüşen sevgililer, âşıklar, kadın-erkek beden vesairede cisimleniyor. Bir başka yere gidiyorsun, Beşir Fuat gibi tarihi bir hikâyenin içerisinde çıkıyor, ama yine aynı mesele. Yani akıl, delilik, gerçeklik ama şimdi “a hep aynı şeyi yazıyormuş” diyebilir miyiz? Bir açıdan evet, akıl ve delilik. Bu kadar basite indirgersek evet. Ama bakarsan yan yana koyduğun zaman, aynı şey değil. Yani motivasyon aynı, çünkü insan aynı ama yazdığı şey farklı. Niye? E çünkü orada başka bir veçhesi var bu işin. Yani tarihsel, toplumsal bir yerin içerisinden bakıyorsun bu sefer. Burada daha bir cinsellik üstünden başka bir yerden bakıyorsun, öteki tarafta daha bir oyun perspektifinde bakıyorsun. Yani böylelikle de aynı tema belki, ama farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Bir de sadece hikâye açısından değil bu. Hani bir öz var ve o öz, mesela yas duygusu, ölüm korkusu, bu sadece ölüm meselesi üzerinden de çıkmıyor ortaya, bir aşkta da, aşkla ilgili bir şey yazacağım dediğinde de ucu en köklerinde gidip ölüme dayanabilir. Cinsellikle ilgili bir şey de gidip ölüme dayanabilir. Dediğin şeyden bunu anlıyorum ben.

Evet. Yani şöyle bir şey de var: Uzaktan bakıldığı zaman bu bir meslek gibi görünüyor. Roman yazmak bir proje yapmak gibi. Evet dışarıdan baktığın zaman çok benzeyebilir. Niye? Masaya oturuyorsun, dosyalar açıyorsun, notlar alıyorsun, üstünde yazıyorsun, ilk taslağını gözden geçiriyorsun. Uzaktan baktığında, böyle çok akılla yapılan bir işmiş gibi gözüküyor. Ama ben bazı kitapların yazma sürecine baktığım zaman ve onu anlamaya çalıştığım zaman, bir şeyin ortaya çıkışı nerede başlıyor, diye bakıyorum. Onu da nasıl takip ediyorum? Defterlerden. Defter tutmak. Çünkü unutuyorsun, her şeyi unutuyorsun. Yani onları yazdığın zaman da orada karşına çıkıyor.

Mesela 80’lerin sonunda Ankara’ya gitmiştim, orada bir kitapçıdan kitap almıştım. Her zaman o yıllarda bir şehre gittiğim zaman bir kitap alırdım kitapçılardan, hoşuma giderdi. Çünkü kitapçılar farklı farklıydı. Şimdi bir anlamı yok yani Tekirdağ’daki D&R’a bakmakla, İstanbul’dakine… Bir şey değişmiyor. Ama o zaman değişiyordu ve aldım, otelde okuyorum. Çok kötü bir kitaptı, bayağı berbat bir öykü kitabıydı. Berbatlığı şuradan: Yazar o kadar acemi ki karakterlerin adlarını bile tutarlı bir şekilde sürdüremiyor, unutuyor. Yani burada Ahmet diye başlamış, sayfayı çeviriyorsun Mehmet diye devam ediyor falan, çok güldüm. Daha ne öykü yazıyorum, ne roman yazıyorum. Ama yazma isteği hep var. Böyle bir roman yazmalıyım bir gün diye düşündüm. Yani bunak bir yazar. Aslında çok usta da, son yıllarında bunamış ve son romanını yazmaya çalışıyor ve sürekli şaşırıyor; kurduğu sahneler bozuluyor, kurgu bozuluyor ama biz yine de takip edebiliyor olmalıyız. Hem eğlenmeliyiz bundan, komik bir roman olmalı; hem de o ustalığı da görelim. Bunu hep not alıyordum “Bunak romanı yazılacak” diye. 90’lar, 2000’ler falan, hiçbir zaman yazamadım bunu. Ama 2011 yılında işte bir yas hikâyesi oldu dedem ve babamı arka arkaya kaybedince sarsıldım, çok sarsıcı bir olaydı ve her gün kendi kendime dedim ki, onlar için bir şey yazayım, yüz gün sürsün. Her gün internette bloğumda bunu yazıyordum. Sonra birdenbire kendi kendine bir hikâye canlanıverdi. Bir karakter, yaşlı bir adam, tabii o dedemin son günleri bir yandan da. Bir yandan da benim işte ta 80’lerden beri taşıdığım “bunak yazar” hikâyesi. Böylece bir kurmaca oluştu ama bunun oluşması için böyle bir yol gidilmesi gerekti. Arada da bir sürü şey oldu, başka başka bir sürü şeyler yazdım; hatta başka yaşlı adam karakterleri de vardı. O yavaş yavaş dönüşe dönüşe bu kitap çıktı. Şimdi bu mesela tasarlanabilir, evet bir tasarı var, bir yerinde tasarlıyorsun ama o tasarının geçmişi çok derinlere gidiyor. Aynen işte Beşir Fuat hikâyesinde olduğu gibi. Ben Beşir Fuat’ı ortaokulda ansiklopedide gördüğüm an kafama girdi, “ilk Türk materyalist” yazıyor. Yaptığı iş intihar edip intiharını kaydetmek. Dehşete kapıldım, daha materyalist falan bile değilim, hiçbir şey değilim. Ama bu benim aklıma takıldı ve o konuyu, hep nerede gördüysem okudum, nerede gördüysem okudum.

I

Sende bir karşılığı olduğu için takıldın.

O bende bir şeye takıldı tabii. Çünkü o benim de meselem. Delilik korkusu var, materyalizm var, kültürel yabancılaşma var, şu var, bu var. Onunla birlikte büyüdüm ben zaten. Yani bir süre sonra “ya bir roman yazayım. Ne yapayım? İşte, bir figür bulayım da yazayım” olmuyor aslında. O figür seninle ilgili bir biçimde bir şeye karşılık geldiği için bir romana dönüşüyor. Dolayısıyla insanın bence psikolojik durumuyla yazdıkları arasında doğrudan bir bağ var. Bu bağ varsa bence iyi oluyor. Öteki türlü proje olur. Sen bana bir ödev bile versen, ben şimdi o ödevi gidip kendimdeki karşılığını bulup yine yazabilirim. Yine benim hoşuma gidecek şekle çeviririm.

Şöyle de düşünebilir miyiz: Birisi, bütün bunları düşünmeden bir konu arıyor kendine, “Bir roman yazmalıyım” diyor, bir yıl olmuş en son kitabı çıkalı, “artık bir şey yazmalıyım” deyip, arayıp bir konu tasarlıyor, proje yapıyor kafasında ve oturup yazıyor. Onun kontrolünün dışında o psikolojik dediğin bağ yine de yansır mı, sızar mı içeri? Sen bunun çok farkında olarak yapıyorsun bildiğim yanıyla çünkü.

İlk anda o kadar farkında olmuyorsun, ama sonrasında bunu fark ediyorsun tabii. Çünkü üzerine düşünüyorsun. Üzerine niye düşünüyorsun? Bir yandan da ha bire soru soruyorlar bu konuda sana. Yani sen yayınlayıp çekip gitmiyorsun, tam tersi yayınlandıktan sonra da bol bol bununla ilgili konuşma yapıyorsun. Hoşuma gitmiyor bir yanıyla, bir yanıyla da düşünüyorsun aslında, sana da düşündürtüyor. Evet bazı yazarlar bunun çok farkında olur, yani kendi yazma sürecini çok izler, yaratma sürecini izler, bazısı hiç ona takılmayabilir ama o temel süreç aynı. Yine o bulduğu ve ona yazdırtan şey yine kendisiyle çok ilgili bir şey. Bunlar hep yanlış anlaşılıyor, böyle söyleyince zannediliyor ki kendisiyle ilgili otobiyografi çıktı ortaya. Hiç ilgisi yok. Yani o temel, senin içindeki psikolojik ve senin de farkında olmadığın meseleyle ilgili. Farkında isen, ben şimdi delilik-akıllılık dedim ama o benim dışa söyleyebildiğim şey, bir de o söylenemeyen kısım var, aradığın kısım var aslında, yazarak aradığın şey o.

Hep bir soru olarak kalan…

Bilmiyorum, karanlıkta o zaten, oraya doğru gidiyorsun iyi bir şey yakalamışsan. Zaten onu hissedersin. Romanın belirli bir yerinde o dünyanın böyle açıldığı, seninle çok ilgili hakiki bir şey yakaladığın anlar vardır, bir de daha sıkıldığın anlar vardır, “ya bu sahneyi yazmak zorundayım”. Dönersin dönersin, çevresinde dönersin, sonra belki onu aşarsın. Bazı yerlerinde ise yoğunlaşır, başka bir hal alır, aslında orası için yazıyorsundur sen. Her yer aynı yoğunlukta olmaz, ama oraya gidebilmen için o yolu örersin. Patikayı buluyorsun, sonra da mağarayı bulacaksın gibi. Bir hedef var ve orada gizli bir şey var. Sen de bilmiyorsun ne olduğunu. Biliyorsan zaten tatsız bir illüstrasyon oluyor. Bildiğin zaman onda bir numara yok.

Evet. Zaten niye yazar ki bilen… Yani yazmanın motivasyonlarından biri de bütün bu konuştuklarımızdan çıkan, keşfetmek kendini ve meseleyle ilgili sınırlarını keşfetmekken, hani her şeyi bilerek yazmanın yazara haz vermediği bir noktada okura haz verebilir mi? Bu gibi sorular da var.

Başka türlü hazlar alıyordur o zaman okur işte. Mesela satıyordur, insanların hoşuna gidiyordur, eğleniyordur, kendine göre bir okur kitlesi olur. Onlar “biz bundan çok şey yaptık, çok hoşumuza gitti, faydalandık” falan derler ama sana artık o bir şey ifade etmiyordur. Ben onu hissedebiliyorum. Bu roman ona aslında bir şey ifade etmiyor; isterse yüz binlerce satsın, onda bir şey değiştirmiyor zaten, onunkisi başka bir yerde. Ama onu yaparsa da, o okurlarla ilişki kuramaz zaten, yani öyle bir ikilem de var.

Daha az okur tarafından okunmayı kabullenmek gerekiyor mu? Yani burada böyle bir denklem var gibi geliyor bana.

Var gibi. İlk ağızda hızlıca çok sayıda okura ulaşmak gerçekten çok kolay bir iş değil. Çünkü bu arayışlar aynı zamanda kendi içinde bir sürü sorunu da barındırabilir hem yapısal olarak hem anlatım açısından hem konu açısından birçok sorunu barındırır. Niye? Çünkü hem bilmediğiniz bir şeyle uğraşıyorsunuz hem deniyorsunuz hem sınıra çarpıyorum diyorsunuz ama o sınır sadece senin sınırın değil, o aynı zamanda toplumsallığı da olan bir şey. Her şeyde bildiğimiz gibi bazı kırmızı çizgiler var, şimdi oralara da yaklaşıyorsunuz, yaklaştıkça hikâyen bozula da bilir. Yani güvenli bir yerde değilsin sonuçta. Dolayısıyla da o kontrolsüzlük mükemmel eserler ortaya koymana da mâni olabilir bir yanıyla, ama bence değerli olan o. Yani büyük eserlerdeki o tuhaf yapısal bozukluklar diyebileceğimiz şeyler bundan kaynaklanıyor. Mesela Tutunamayanlar öyle bir kitaptır. Onu estetik açıdan çok rahat eleştirebiliriz, burası sarkmış, orası fazla, burası bilmem ne diyebiliriz ama zaten o öyle olduğu için iyi, öyle olduğu için mükemmel, öyle olduğu için az okura ulaştı her zaman.

Okurun büyük bir kısmı siz yazdığınız zaman doğmamış oluyor bir de, büyülü olan kısmı o. Dostoyevski bizden haberdar olsaydı delirirdi. İşte diyorum bambaşka bir çağda yaşıyoruz, birisi tabletinden okuyor. Aslında çok muazzam bir şey var ama hâlâ orada bizim onu okumamızı gerektirecek, sadece okulda ödev verildiği için değil, gerçekten tercih ederek ve birçok şeyi elinin tersiyle itiyorsun o dakikalarda ve onu tercih edip okuyorsun. Burada ne var peki? Burada o arayış var. O temel meseleye dokunuyor ve senin de temel meselen o çünkü. O mesele, beraber o anda keşfettiğin bir şey oluyor. Dolayısıyla okur sayısı çok göreceli bir şey. Aslında sen de hedefliyorsun çok büyük bir okur sayısını; hatta daha fazlasını hedeflemiş oluyorsun. O tarihte diyelim ki yüz bin kişiye hitap etti, ama uzun vadede sen hayal edebiliyorsun ki milyonlarca insan okuyacak bunu.

Belki de aslında otobiyografi budur zaten. Olaylar değil de meselelerdir bizim otobiyografimizi oluşturan.

İşte geçişli oluyor. Bazen tabii çok birebir olaylar üzerinden olabiliyor. Kafka’nın Babaya Mektup’la, Oğuz Atay’ın Babama Mektup. İkisini de beraber okuduğumuz zaman ikisi de tartışılıyor, Kafka gerçekten yaşarken babasına bir mektup yazıyor, hayatta adam ama göndermiyor. Ama insanlar şunu tartışıyorlar: Yüz sayfalık mektup olur mu? Bu bir edebi metin ama değil aynı zamanda. İkisinin arasında bir şey ve bunun üzerine milyonlarca tartışma var. Aslında baba tam da öyle değildi ama onu bir edebi metnin içine koyduğu için bu hale getirdi diyorlar, ya da diyorlar ki hayır onu bu şekilde gördüğü için böyle yazdı. Bu psikoloji bir yandan da hem onu yazdırıyor, hem Dönüşüm’ü yazdırıyor, orada ona böcek gibi davranan babayı yazdırıyor. Bunların hepsinin evet otobiyografik bir tarafı var, ama birebir hayatı da değil tıpkı Oğuz Atay’da olduğu gibi. O da Babama Mektup’u öykü olarak yazıyor. Babasına mektup yazmış, babasıyla ilişkisini yazmış deyip de çıkamıyorsunuz, çünkü sadece o değil. İyi bir edebi metin sadece otobiyografik özelliklere indirgenemez.

Peki en başında konuştuğumuz şey vardı ya, hani hayal kurmak belirsiz, işte beş gün sonrasını bilmiyoruz. O belirsizliği akılla kavrayamayız, hayal kuruyoruz. O zaman akılla kavramaya çalışmakla hayal kurmak arasında şöyle bir fark var mı? Akılla kurmaya çalıştığımızda orayı ele geçirmeye çalışıyoruz sanki, gerçekliği ele geçirmeye çalışıyoruz, belirlemeye. Hayal kurmaktaysa aslında o zamanı çoğaltıyoruz ve alternatifler üretiyoruz. Onu ele geçirip yutmak, bize ait kılmak ve gerçeği fethetmekle ilgili bir mesele değil hayal kurmak.

Yani iki durum da söylenebilir gibi. Birisinde mantığımızla kavranabilecek her şeyi kavrıyoruz zaten, aklımızın yettiği ölçüde, aklımızla yapabileceğimiz her şeyi yapıp onları kontrol edebilir hale getiriyoruz, bunda öyle bir tercih olmuyor. Ama kontrol edemediklerimizi de aslında kontrol edilebilir hale getirmek için o hayali kuruyoruz bir yandan ama orada şöyle bir şey var: Senin kurduğun hayalde senin korkuların, ümitlerin, her şeyin çıkıyor ortaya. Bir dönem ütopyalar kuruyordu insanlar, bir dönem geldi distopyalar kurmaya başladı. Yani bu sadece psikolojik, o anda kişiyle de ilgili değil, ortam, yaşadığın dünyayla da ilgili bir şey ama o kişisellik yansıyor sonuçta. Ne kadar gerilim varsa, o çatlaklardan sızdığını düşünüyorum sanat eserinin yani oralardan temellendiğini, o fay hatlarından çıktığını düşünüyorum. Ama tabii böyle bir şey de anlaşılabiliyor, koşullar ne kadar ağırsa o kadar hayal gücü çalışır. Evet ama o koşullar öldürmemeli de.

Öldürmeyen koşullar evet.

Öldürmeyen güçlendirir. Yoksa öldürüyorsa, bazı ülkeler var ki orada hiç sanatçı falan yok mesela. Diyelim ki herkes öldürülüyorsa, e tamam orada yapılacak bir şey yok artık. İnsanın varoluşunun ötesinde bir kuvvetle savaşabilmesi mümkün değil sonuçta.

Dostoyevski’nin 1872’de Vasiliy Perov tarafından çizilen bir portresi

Mühendislik eğitiminin katkısı nedir romancılığa?

Bilmiyorum. Dostoyevski’ye de sormak isterdim ben, o da mühendislik eğitimi almış. Yani ilginç, hiç kafamda mühendis gibi durmuyor. Kendim de kafamda hiç mühendis gibi durmuyorum ama bir yandan hem eğitimini gördüm hem hâlâ mühendislik içerisinde çalışıyorum araştırmacı olarak da. Kuşkusuz ne yaptıysa insan, ne okuduysa, ne eğitimini aldıysa, hangi deneyimlerden geçtiyse hepsinin bence katkısı var. Zaten farklılaştırıyor da. Güzel olan da o ama illa şudur diyemem, illa şu şekilde, analitik düşünceyi artırmıştır falan demek çok kolaycı olur herhalde. Belki birçok sosyal bilimci var son derece analitik düşünüyor ya da birçok edebiyatçı var hiç bilim okumamış ama son derece analitik düşünebiliyor. Bu insanın kendisiyle ilgili bir iş. Bence zaten yazarı yazar yapan şey içe bakış, kendisiyle uğraşma biçimi. Aldığı eğitimler, bildiği kültür, şunlar, bunlar onun malzemesini oluşturuyor ama o malzemeyle ne yaptığı önemli, yoksa arka arkaya bir şeyler okur ve olurduk. Mesele orada değil, evet ne kadar okursak o kadar iyi, ne kadar bilirsek o kadar iyi ama bu doğrudan yeter sonuç değil, gerek sonuç değil.

Mekanik bir süreç değil.

Mekanik bir süreç değil, tam tersine insanın kendisiyle ilgili bir süreç bu.

Şöyle bir algı vardır ya: Romancılık mühendislik işidir. Bir kurgu yapıyorsun, bir tasarım yapıyorsun dolayısıyla mühendis gibi düşünebilmek gerekir gibi.

Hiç şart değil, çünkü o kadar farklı romanlarla örnek verilebilir ki, yani tam tersine çok daha oturmuş. Bir haftada adam şeyi takıyor daktiloya sonsuz şeridi, yazıyor uyumadan. Uyuşturucu alıyor mesela. Bundan yola çıkarak illa uyuşturucu alarak yazılmalıdır diyemeyiz ya da illa doğal olsun, bunu böyle yapanlar var diye hiç geri dönüp düzeltmeyelim diyemeyiz. Hiçbir şekilde aslında genelleyemiyorsun ama tabii uzun süre çalışmayı gerektiren bir tarafı var. Yani bu atipik örnekleri bir tarafa bırakırsan, bir disiplin aslında gerekiyor. Yani bu anlamda sporculuğa daha çok benziyor aslında. Yani her gün mutlaka yapman gereken bir şey bu, ilham geldikçe yapılan bir şey değil. Öyle bir yanlış algı var aslında, o algıları da herhalde Hollywood filmlerinden kaptık.

Aslında her gün çalışmak deyince de insanların aklına bilgisayarın başına oturup mutlaka yazmanın kast edildiği geliyor. O mudur, yoksa odaklanmak mıdır? Yani odağını kaybetmemek midir?

Tabii ki odağını kaybetmemek. Ben mutlaka defter tutuyorum, illa her gün bilgisayara bir şey yazmam gerekmiyor ama mutlaka defterime bir şeyler yazıyorum ve o neyse o andaki çalışma, onunla ilgili mutlaka düşünce üretiyorum ya da yoksa, o anda bir öykü ya da roman yazmıyorsam bile, gelecekte yazmayı hayal ettiğim roman ve öykülerin notlarını tutuyorum; şöyle bir roman yazsam diye. İnsan elini korkak alıştırmamalı. Hani hiçbir zaman yazamayacağımı bilsem bile, öyle bir romanın ya da öykünün ya da bir kitabın hayalini kurabilirim. Bir heykelin ya da bir binanın da hayalini kurabilirim, anlatabiliyor muyum? Evet mimar değilim, hiçbir zaman da öyle bir imkânım olmadı ama bunun hayalini niye kurmayayım ki? Bunu yapabildiğimizi anladığımız an aslında müthiş bir şey oluyor. Ne kadar esirmişiz. Neyin esiriydim o da belli değil. Bana bunları düşündürtmeyen şey ne? Engel olan bir şey var demek ki düşünmüyorum. Niye? Bunlara değer vermiyorum, boşa vakit kaybı diye düşünüyorum. Vakit, vakti kazanmam veya kaybetmem, bunları kim söylüyor? Neye göre? Bunlar tabii bizi varoluşsal sorgulamalara götürecek, götürüyor da. Bunları her gün yapıyorum. Buradan kopmamak lazım; gündelik telaşa kendini kaptırmamak lazım, gündelik tansiyona kaptırmamak, belki gündelik politikaya kaptırmamak.

II

Bu anlamda birazcık korunaklı bir duvar örmesi gerekiyor mu romancının etrafına?

İşte o dengeyi tutturması lazım. Duvar örersen bu sefer de gerçeklikten koparsın yani gerçeklikten kopmak da senin için hayır mı olur şer mi bilemem onu. O kişiye bağlı bir şey. Bazısı için bu çok iyi olabilir, çünkü aklını ve ruhsal durumunu korumanın tek yolu budur belki, bir kısmı için bu çok kötü bir şeydir onu tamamen içsel karanlık bir bunalıma da götürebilir dünyadan kopmak. Bunun bir formül ya da herkese uygun bir ahlaki tutum olduğunu düşünmüyorum. Ama farkındalık önemli. Farkındayım, yaşıyorum, o var, bu var ve ben bir ipte yürür gibiyim; hareket etmeliyim, bir şeyler yapmalıyım yani irademi kaybetmemem lazım. En büyük problem o bence. İnsanın iradesinin ipotek altında olduğunu hissetmesi hissi, ben bir şey yapamıyorum hissi. Bu kötü bir şey. Yani özgürlüğünün tamamen kısıtlandığı şey. Kendini özgürleştirecek alanlar bulman lazım, özgürleştirecek bir dil bulman lazım. Bazen bu toplumsal olur, öyle bir toplumsal yapıdasındır ki, sen dışarıda bunu yapamıyorsundur, mümkün değildir. Başka bir şekilde ama özgürleştirmen lazım, yoksa tamamen kapattığın anda da, hiçbir özgürleştirme çaban yoksa, orada büyük bunalım başlıyor. Bunalım, hareketsizlik demektir, bunalımda bir şey üretemiyorsun. Bunalım edebiyatı falan diyorlar ama o yazabilmiş hiç olmazsa. Yazamazsın, üretemezsin, aklına bir şey gelmez zaten, hiçbir şey heyecan vermez. O en kötü şey, ölmekten daha kötü şey o.

Eserlerinin ortaya çıkma sürecinde farklılıklar var mı? Önce bir karakter çıkar ortaya, bende hep bu böyledir, sonra onun peşine takılırım gibi formun, kuralların var mı?

Yok. İşte demin dediğim gibi Nisyan, o yaşlı adam bunak hikâyesinden böyle çıktı, ne bileyim ben ötekisi resimler hikâyesi İstanbul’da Bir Merhamet Haftası, ben yıllarca Marx Ernst’in resimlerine bakardım, sürreal resimler bunlar ve “bunlara yeterince iyi bakarsam hikâyesini anlayacağım” hissiyle bakıyordum. Resmi hikâyeye tercüme etmek değil buradaki mesele. Ne? O resmi başka bir dil olarak takip edebilmek… Sonra da şunu düşündüm: Acaba başkaları ne görür baksa? Ama gidip başkalarına sormak yerine, ben başka karakterler yaratıp, onlara kendim sordurdum. Burada da kompleks bir durum var tabii, çünkü o karakter bir yanıyla da sensin ama değilsin. Bittiğinde de şunu soruyordum: Ben peki ben olarak acaba ne derdim? Bu süreç başka bir süreç. Bu, resim kitabında resimle iletişim kurup anlamadan kaynaklı. Ötekisi, yıllar önce öylesine okuduğum bir kitapla başlayıp ailemdeki yasla birleşen bir süreç.

Ayrıca romanı yazarken de sürekli not alıyorum. Sadece romana ilişkin değil, romanı yazma sürecini de döküyorum kağıda. Şimdi şurayı yazdım, şuraya doğru gitmesini planlıyorum ya da şöyle bir şey oldu, şöyle bir şey olsa nasıl olur… Romanın da bir seyir defterini tutmak gerekiyor, sadece romanın kendisini yazmak değil, o yazma sürecini de yazmak.

Bir de tabii bilmeden çalma diye bir şey de var. Ne ne kadar bizim? Öyle bir durum da oluyor, bir sürü şey okuyoruz, izliyoruz, unutuyoruz, içselleşiyor, hele ki bizi çok derinden etkilemişse, o artık bizimmiş gibi bir süre sonra başka bir kılığa girip hatırımıza da gelebiliyor. Ama zaten hiçbir eserin tek başına böyle hüdayi nabit gibi topraktan çıktığına inanmıyorum. Yani her eser başka eserlerle ilişkili. Ne kadar bağı kuvvetliyse aslında, o temel meselelere de o kadar bağlanmış oluyor, yani o ağın bir parçası haline geliyor.

Evet. İkinci bir hayat gibi orası zaten aslında. Yani kurmaca dünyası, o dünyada yazılmış eserler, birbiriyle ilişkileri ikinci bir hayat gibi. Ben nasıl ki sadece benden menkul bir varlık değilsem, bir eser de aynı şekilde.

Aynen öyle, aynen öyle. Çünkü o zaman büyük bir eseri okuduğunuz zaman, sanki bir kütüphane dolusu kitabı okumuş gibi oluyorsun, çünkü hakikaten o eserin içinde onlar da var. Yani bilinçli olarak koymuş olması, gönderme yapmış olması gerekmiyor, siniyor o bir biçimde içine. İşte Tanpınar’ı okuduğun zaman o yüzden içinde Kafka da var, Virginia Woolf da var, Thomas Mann da var, Yahya Kemal de var yani kendi öncülleri de var. O zaman da ne olmuş oluyor? O sentez başka hiç kimsede olmayan bir sentez oluyor, sen de bunu içeriyorsun. Oğuz Atay’a diyorlar işte “Ya siz Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okudunuz mu bu Tutunamayanlar’ı yazmadan önce?” o da “Okumadım ama okuyacağım, herkes tavsiye ediyor” diyor. Ama insan inanamıyor okumadan onu yazmış olduğuna. Aslında doğru, çünkü aynı kaynaklardan besleniyorlar. O yüzden de ikisi de akrabalar zaten.

Belki Tanpınar’ın okuduğu bir romanı okudu o da.

Birçok romanı. Yani Virginia Woolf’u da okudular, Kafka’yı da okudular, Dostoyevski’yi de okudular, Yahya Kemal’i de okudular, hemen hemen aynı zamanlarda yaşadılar, cumhuriyetle benzer şekillerde ilişki kurdular ya da farklı olsa da sonuçta ne oluyor: İkisi birbirinin akrabası. Sadece ayrı düşmüşler sanki. Daha sonra birleşiyor bunlar, üst üste geliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, AA

Akademik disiplin içinde olmak, akademik dünyanın içinde olmak, oranın çalışma prensiplerine alışmak romana gölge düşürebiliyor mu? Zaman zaman sen nasıl yaşıyorsun bunu? Onun sıkışmasını duyuyor musun hiç?

Benim akademik çalışmalarım iki alana yayıldı şu anda. Bir Biomedikal’deki çalışmalar var. Onun kendi içinde bir mantığı var tabii, bir sistematiği var. Onunla edebiyat kötü bir ilişki kurmuyor, yani öyle bir şey hissetmiyorum doğrusunu istersen. Edebiyat çalışmaları, edebiyat eleştirisi diyebileceğimiz alanlara duyduğum merak beni her zaman besledi. Çünkü ben bunları bir akademisyeni olarak yaşamıyorum, onları ilham kaynağı gibi okuyorum. Benim bir edebiyat eleştirisi metni okumam, “ya bunu da okumak lazım, çünkü ben bunu tezimde kullanacağım, mecburum” okuması değil, çünkü ben tez yazmıyorum, o konuda öyle tarzda bir makale yazmıyorum. Tam tersine ben onları heyecan veriyorsa okuyorum. Sadece yazılan mevcut romanlara, öykülere bakmak değil de, daha geniş bir perspektifte bakmayı da getiriyor. O yüzden bana olumsuz değil, tam tersi olumlu bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Peki beslenme demişken hani insanın kendisi en önemli kaynak dedik, edebiyat dedik, senin kendi çalıştığın alanla ilgili bunu söylüyorsun. Onun  dışında hani senin için beslenme kaynakları nelerdir? Alan olabilir bu, bir sanat dalı olabilir.

Valla diğer sanatlar çok tabii önemli. Özellikle resim sanatı. Müzeler ve diğer yapıtlar tabii. Disiplinler arası yapıtlar da çok ilgimi çeker. Yani farklı ortamları kullanarak hikâye anlatma, yeri geliyor tiyatro da mesela, üst üste üst üste birçok oyuna gidip onları izlemek de çok şey yapıyor. Yani değişiyor tabii, sanat dallarının hemen hemen hepsi çok besleyici oluyor.

 Yaratıcı yazarlık atölyeleri de yapıyorsun. Orada senin beklentin nedir o atölyelerden? Sen ne sunmayı vaat ediyorsun ya da öyle diyeyim. Bir de yazar olarak o atölyeyi yapmaktan sana katılan bir şeyler de oluyor mu?

Vaat edilen şey roman ve öykü yazma becerisini geliştirmek. Çok net, basit bir tanımı var bunun yaratıcı yazıda. Roman ve öykü. Ben başta bunu söylüyorum. Başka bir amaçla geldiyseniz çok faydalı olmaz. Mesela oyun yazarlığı değil bu, senaryo yazarlığı değil, gazete, deneme yazarlığı değil, şiir değil, tamamen farklı bir alan roman ve öykü. Keşke bu ikisine tek bir isim olsa da onu söyleyebilsek, yok dilimizde, başka dillerde de pek yok. Büyübozumu kitabımda anlattığım her şeyi anlatıyorum. Hikâye nasıl yazılır ve hikâye konusu nereden bulunur diye Freud özetliyor ya, bu ilham meselesi, bu yaratıcılık meselesinin nasıl ortaya çıkarılacağından söz ediyorum.  Bir de anlatım biçimleri, farklı kurmaca biçimlerini aktarıyorum. Ama bunları da niye anlatıyorum? Bunları da işte o sınırı fark ettirmek için, yoksa bunları al uygula diye değil. Bunları al uygula diye bir formül vermek değil.

İnsanların zihninde öyle bir önyargı var ya hani atölyelerle… Yazarlık öğretilmez diyenler var mesela.

Kabın ne kadarsa sen ne anlatırsan anlat, tamamı asla geçmez, asla algılanamaz tamamı. O yüzden tekrar önemlidir eğitimde. Yani niye ha bire aynı şeyleri anlatıyorum? Çünkü herkesin algılama düzeyi farklı. İlk ağızda anlatıyorsun o yetmişini alıyor, o ellisini, o otuzunu alıyor. İkinci turda birazcık daha, üçüncü turda birazcık daha oluyor ama sen ne yaparsan yap, karşındakine aktarabileceklerin onun sahip olduğu hazneyle sınırlı.

Birçok insanı sokaktan çevir sor, yazarlık öğretilir mi, öğretilmez mi? Şak diye cevabını verir, kimse bilmiyorum demez mesela o soruya. Halbuki hiçbir ilgisi yoktur o sorduğunun. Mesela hayatta kitap okumamıştır, edebiyatla ilgisi yoktur, ama bu konuda fikri vardır. Niye? Çünkü sanat konusunda herkesin bir fikri var ve bu fikir de modern çağımızda nasıl bir fikir? Sanatçı farklı olmalıdır, benden farklı olmalıdır, sıradan insandan farklı olmalıdır. Niye? Çünkü ben de yapabiliyorsam eğer onu, ben ona sanat demem diyor. Bu tamamen çarpık bir algı zaten, bu sanatın bu çağda yapılandırılma şekli zaten. Onu niye biz öyle konumlandırıyoruz? Çünkü dünyanın büyüsü moderniteyle birlikte bozuldu. Her ne kadar şimdi etrafta binlerce eski din ortaya çıkmış olsa bile, aslında insanlar çok derininden biliyor ki, dünya büyülü bir yer değil. Hava durumuna göre uçuyor uçak, hasta olduğun zaman MR’a gidiyorsun, büyü falan yok ortada. İstediğin kadar ben büyücüye gittim, okuttum falan de. Sen çok derinden biliyorsun ki, paran varsa, gideceğin, tedavi olacağın yer var ve orada pozitif bilimler diye bir şey var ve büyü çoktan bitti. Yani artık büyücü yok, şaman yok, peygamber yok, hiçbir şey yok. Olmayınca da bunun yerine sanat geliyor zaten. Yani modern çağın dini sanat, peygamberi ya da şamanı da sanatçıdır gibi bir çarpık algı var. Bu tamamen sanatı yabancılaştırıcı ve belirli bir seçkin gruba havale edici değil mi? “Böyle sirk gibi göreceğiz, ilginç insanlar bunlar, biz öyle değiliz” diyorlar. Oysa yaratma, özgürlüğe doğru gitme insanın doğasında olan bir şey. Ama bunu bastıran ve böyle gri topluluk haline getiren bir sistem bu. Dolayısıyla sanatçıya böyle bir bakış var. Yaratıcı yazarlık meselesi de bunun bir parçası. Yani ben de yazabiliyorsam zaten onun bir değeri yok, öğretilebiliyorsa zaten ne değeri olabilir ki?

Bir de bunun oturmuş bir eğitimi olmadığı için de kuşkuyla bakılıyor. Çünkü herkes yaratıcı yazarlık eğitimi verebiliyor. Bunun nedeni de şu: Roman ve öykü çok  yeni sanatlar. Kime göre? Resme göre, müziğe göre. Yani resim, müzik ve tiyatro yani oyun, insanlıkla beraber doğmuş üç tane sanat dalı yani, daha insan dili çözmeden, ayağa kalkar kalkmaz resim çizmeye başlıyor, oyun oynamaya, temsil yapmaya, tekrar canlandırayım bilmem ne ve müzik yapmaya. Dolayısıyla bunların eğitimi de yüzlerce yıldır yapılıyor, yani bunun akademik karşılığı zaten hep vardı. Şimdi roman ve öykü çok çok yeni, üniversitede ya da akademide bir eğitim karşılığı yok zaten. Yurtdışında da tartışılıyor bunun eğitimi nasıl olur, nasıl ödev verilir, nasıl değerlendirilir. Bunlar problematik şeyler olduğu için de bir güvensizliği var. Kimse sorgulamıyor resim öğretilebilir mi, öğrenilebilir mi diye ve çeşitli şekillerde veriliyor değil mi? İster akademiye gidersin, istersen bağımsız bir ressamın yanında çalışırsın. Öyle yetişmiş çok ressam var. Bunu kimse garipsemiyor. Ama bu yaratıcı yazı ya da yazarlık söz konusu olduğu zaman, böyle hile yapmışsın gibi bakıyorlar sana. Yani sen kendiliğinden böyle yazamıyorsan, bunu bir şekilde öğrenmişsen hile yapıyorsun.

III

Yeteneksiz aslında yani.

Yazarı bir peygamber gibi algılamaktan kaynaklanıyor. Yazı bir vahiy, iletken olsun istiyorsun. Kendi çabasıyla bir şey yapsın istemiyorsun sanatçıdan. Doğaüstü bir şeyi bana iletiyor olsun istiyorsun. O yüzden hep derler ya “yarı delidir bunlar”. Halbuki öyle bir şey yok, yani yarı delilik değil. Hepimiz yarı deliyiz ona bakarsan. Ama onunla uğraşan kişi, bunu fark eden, fark ettiğini ifade etmeye çalışan kişi. İster buna Tanrısal bir şey de, ister yetenek gibi doğuştan gelen bir şeye bağla, ister gen de fark etmiyor. O zaman senin dışında bir şey bu, senin iradenin dışında bir şey. Yani benim yapabileceğim bir şey yok, ben böyle doğmuşum. Benim babam da keman çalıyor, annem de, ben de mecburen zaten çalıyorum, bir şey yapmama gerek yok. Olumlusu bu, olumsuzu da zaten yok. Yani genimde yok, Tanrı vermemiş, o zaman yapabileceğim bir şey de yok. Halbuki tam tersi, yani sanat tamamen iradeyle ilgili bir şey. Yani birey demek iradeye bağlı bir varlık demek, bir şeyi yapabilen kişi. Dolayısıyla bunu yok eden bir bakış açısı bu. Yok ediyorsun bu bakış açısıyla ve böylelikle de birtakım insanları doğuştan sanatçı kabul ediyorsun. Sen de doğuştan işçi ol o zaman, devam et yani.

Evet. Bir azınlığın eline veriyorsun.

Bunu bir şekilde söylem üretiyor, söylem bunun üstüne kurulu. Bu konuda da gayet hassas bir denge var.

Hatta o azınlıktan kişilerin de pek çoğu bunu savunuyor zaten.

Tabii savunuyor, çünkü bu da ayrıcalıklı bir konum. Yani bu herkesin yapabileceği bir şeydir dediğin zaman, kendi değerini düşürmüş oluyorsun. Halbuki bu anlama gelmiyor. Herkesin sanatla uğraşabiliyor olması, uğraşmasının iyi bir şey olması, herkesin eşit derecede yapıtlar üreteceği anlamına gelmiyor. Yani bu sanatı küçülten bir şey değil. Herkes yemek yapabilir ama bazıları çok daha iyi yapacak tabii ki.

Yaşar Kemal, Cumhuriyet

Deminden beri konuştuklarımız zaten, işte insanın kendi üzerine düşünmesi, uğraşması, çalışması, bunların hepsi emek.

E tabii büyük yazarlara, Yaşar Kemal’e bak mesela, yani bütün hayatı aslında o hikâyeyi nasıl anlatacağıyla uğraşarak geçmiş. Bütün bunlardan yola çıkmış, yoksa kendi kendine böyle birdenbire kalem ve Tanrı benim aramdaki bir hikâye değil ki bu.

Aslında bu yazarı da önemsizleştiren bir şeye dönüşüyor yani.

Tabii, tabii. Aracı yani aslında.

Yüceltir gibi gözüküp, aslında…

Tabii, tabii. Peygamber gibi davranıyorsun, yani sen bir elçisin, senin bir önemin yok aslında. Önemli olan o söz. O söz nereden geliyor? Ya ilahi bir kaynaktan geliyor, yetenek. “Amadeus” filmi de öyledir, yorumu değil mi Mozart’ın. Onu böyle bir neredeyse tiksinilecek bir yaratık gibi çizer film, asıl ötekisi, kültüre sahip olan ama yeteneği Tanrısal dokunuşun olmadığı Salieri ise acı çeker bundan, “bu maymuna mı verdin Tanrım yeteneği?” der. O, Tanrı’nın sesidir adeta. Bir süre sonra sen filmi seyrederken artık o kişinin bir özelliği kalmaz. Müzik doğrudan doğruya Tanrı’ya ait bir şey, bir yapıt haline gelir, onun olur bir anda, insan ortadan kalkar. Halbuki bence önemli olan insandır.

Tanrısal bir güçle yazan yazarın yarattığı metnin, yani öyle olduğuna inanarak yazan yazarın yarattığı bir metnin okurla eşit bir ilişki kuramadığını hissediyorum ve bu da okurun yaratıcılığını da elinden alan bir şeye dönüşebilir mi?

Tabii, tabii. Yani okur, yani ben en azından bir okur olarak metinle nasıl ilişki kuruyorum ona bakarım. Yani her metni eşit derecede okumuyorum zaten, yani beni etkileyen metinleri okuyorum ya da kitapları okuyorum. Okurken de o etkinin ne olduğu çok önemli benim için. Yani eşitimmiş gibi hissediyorum ve bu bana dehşet veriyor, herkesle hissetmiyorum onu. Eşitimmiş gibi demek belki yanlış bir şey. Yani yaratıcılık anlamında söylemiyorum bunu, yazarlık anlamında söylemiyorum, kişi olarak yani oradaki karakter hatta ve o yazar sesi. John Fowles okurken sanki tanışıyoruz gibi hissederim mesela. Müthiş bir ortaklık hissi. Yani düşünce tarzında, temellendirişinde, hikâye anlatış biçiminde, esprisinde, her şeyinde müthiş bir ortaklık hissediyorum. Coetzee gibi yani. O da bambaşka bir karakter ama onda da kendimden başka bir yönü bulmuş oluyorum. Böylelikle de ne oluyor? Kendim ne kadar zengin bir iç dünyam olduğunu keşfediyorum onları okuyarak. Yani yoksa niye okuyayım bir yandan da, sadece hikâyenin sonunda ne oluyor diye okumuyoruz ki. O okuma süreci bize kendimizi önemli hissettiriyor. Dostoyevski’nin o karanlığında başka bir şey buluyorum, John Fowels’un mizahında başka bir şey, Coetzee’nin Utanç’ında başka bir şey buluyorum. Bunların hepsi bende var aslında bir biçimde var, görmemeye çalışıyorum ya da görüyorum ya da söyleyemiyorum. Biliyorum bir şey var orada ama dile getiremiyorum, onlar sayesinde ilişki kuruyorum. Gerçek edebiyat okuması bence öyle olmalı, yoksa bunu da okumalıyım, şunu da okumalıyım diye okuyamıyorum; zaten ona vakit de yok.

Okurun o ortaklığı kurabilmesi için, o metnin ona şunu söylememesi gerekiyor sanki: “Burada çok yüce bir şey var. Burada çok üstün bir şey var.” O kibir senin söylediğin o bağı kurmanın önünde bir engel gibi geliyor bana.  

Yok, benim sevdiğim yani okuduğum yazarların hiçbirinde, düşünüyorum da öyle bir şey yok zaten. Yani ne Kafka’da, ne Camus’da, ne Dostoyevski’de, ne George Orwel’da, ne John Fowels’da. Büyük yazarlarda zaten o çabayı görüyorsunuz. Ötekisi muhayyel bir yazar, belki öyle bir yazar bile yok, onun imajı var, yani insanların zihninde böyle bir “yazar olmak”lık durumu var. Yoksa gerçekte öyle biri yok ki.

Murat Gülsoy Fotoğrafları İçin Künye:

I: muratgulsoy.wordpress.com

II: canyayinlari.com

III: Muhsin Akgün