Lispector’un Sesleri

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Başak Bingöl Yüce

Elena Ferrante’nin yeni romanının tanıtımı dolayısıyla geçtiğimiz haftalarda çevirmeni Ann Goldstein üzerine New York Times’ta bir makale yayımlandı. Yazının başlığı şöyleydi: “Reading Elena Ferrante in English? You Are Also Reading Ann Goldstein” (Elena Ferrante’yi İngilizce mi Okuyorsunuz? Aynı Zamanda Ann Goldstein’ı Okuyorsunuz). Alt başlıkta ise Goldstein “self effacing” yani alçakgönüllü ya da kendini görünmez kılan bir çevirmen olarak tanımlanıyordu. Okur henüz yazıya başlamadan çeviriye ya da çevirmenden beklenenlere ilişkin temel tartışmaların içinde buluyordu böylece kendini. Yazı boyunca görüşlerini dile getiren editörlerse Goldstein’ın üslubunun Ferrante’nin İngilizcedeki başarısında etkili olduğunda birleşmişti. Uzun yıllar New Yorker’da editörlük yaptı Goldstein. Derginin ünlü düzeltmenlerinden, yazar Mary Norris de Ferrante çevirilerinin başarısını yorumlarken editörlüğün görünmezlik özelliğinin Goldstein’ın işine yaramış olabileceğini söylüyordu, şunu da ekleyerek: Başarılı çeviri yazarlık da gerektiriyor.

Son yıllarda İngilizce çeviri edebiyat piyasasındaki edebiyat olaylarından biri Ferrante ise diğerinin de Clarice Lispector olduğu söylenebilir. Ancak Ferrante’nin aksine Clarice Lispector’un kitaplarının her biri farklı bir çevirmen tarafından İngilizceye çevrildi, kitapları birbirine bağlayan ise editör Benjamin Moser oldu ya da başka bir deyişle projenin sahibi oydu. Geçtiğimiz beş yıl boyunca Clarice Lispector’un dört romanını aralıklarla Monokl Yayınları için Türkçeye çevirdim. Kendimi Amerikalı çevirmenlerden bir ölçüde daha şanslı görüyorum, çünkü Monokl’un projesinin “sahibi” yoktu. Böylece Lispector’un sesini korumak ama aynı zamanda okunurluğunu sağlamak için bazen idealist bazen de gerçekçi kararlar alınabildi, Lispector’un çoksesliliğine yaraşır çok yönlü kararlar vermeye odaklanılabildi.

İngilizce çeviriler konusundaki tartışma başka bir yazının konusu, projenin henüz başında Lispector odağında çevirmen-yazar ilişkisi üzerine bir yazı daha önce kaleme almıştım. Geriye dönüp projenin benim dâhil olduğum bölümüne baktığımda, üzerinde durmak istediğim başka bir boyutun da çeviri sürecinde verilen kararlar ve bu büyük-küçük kararların projeyi nasıl biçimlendireceği olduğunu görüyorum.

Lispector’un romanlarından bazıları daha önce Türkçede de sanırım Fransızcadan çevrilerek yayımlanmıştı, benim ilk çevirileri görme şansım olmadı. Bu projeye ilişkin temel kararı Portekizce aslından çevirmeyi seçerek yayınevi verdi. Portekizce doktora sürecinde öğrenmeye başladığım bir dil ve tezimin temel dillerindendi. Bu dille ilişkim on yıllık bir sürece dayanıyordu ancak çevirdiğim romanlar üzerine daha önce düşünmüş, onları derslerde öğretmiş, birden çok kez okumuştum. Dolayısıyla çeviri sürecinde karşıma çıkabilecek sorunlara bir ölçüde hazırlıklıydım. Bunlardan en önemlisi de üsluba ilişkin verilmesi gereken ama kendi başıma veremeyeceğim bir karardı.

Clarice Lispector’un metinleri Portekizcede sesi duyularak okunan metinler. Anlatıcının sesinin alçaldığını, yükseldiğini duyabilir, duraksadığını, nefes aldığını hissedersiniz. Bu sesi korumamız gerektiği konusunda projenin editörü Volkan Çelebi ile hemfikirdik, bunu belki hikâyelerin içeriğinden daha çok Lispector’u Lispector yapan bir özellik olarak değerlendirdik. Yazarın kullandığı ve korunması konusunda editörünü uyardığı farklı noktalama ve yazım kurallarına ilişkin tercihler bu özelliğin önemli unsurlarındandı. Öte yandan, Lispector’un bu tercihlerinin metinleri daha zor okunur kıldığını, üstelik Türkçede çok daha zor okutacağını biliyorduk. Bazı İngilizce çevirilerde bu tercihler kolay okunurluğa feda edilmişti. 

Bir metne yaklaşırken, okur olarak da çevirmen olarak da, takındığımız tavır önemli. Böylece metni çoğaltabilir, azaltabilir, sıkıştırabilir, genişletebiliriz. Olduğundan başka bir şeye dönüştürmek ise okurun hakkı olabilir ama ben çevirmenin, yazarı kendi sesine, üslubuna dönüştürmemeye çalışmasından yanayım. (Bu cümleyi esnek bir biçimde kurmak istedim çünkü bunun tam mümkün olamayacağını ama hep akılda tutulacak bir ölçüt olarak ilerlenebileceğini biliyorum.) Bu nedenle Clarice Lispector’u mümkün olduğunca Clarice Lispector olarak bırakmaya, onun Türkçede de “olmasına” izin vermeye çalıştım. Bu hem çevirmen hem de editör için çetin ama öğretici bir iş aslında. Çevirmenliği hep demokrat olmayı öğrenmenin yollarından biri olarak görmüşümdür. 

Her çeviri projesi için alınan farklı kararlarla yazarın kendisi olarak kalması sağlanabilir. Lispector özelinde, yayınevi bu konuda ticari kaygı gütmedi, çevirmen de zor ilerleyen metinlerin kötü çeviri olarak değerlendirilebileceği ihtimalini göze aldı diyebilirim. Lispector’un noktalama tercihlerine, üslup özelliklerine mümkün olduğunca sadık kaldık. Sadık kalmamayı seçsek ne olurdu? Clarice Lispector’un metinleri daha çok, “kolayca” alıntılanır ve dolaşıma girerdi şüphesiz. Piyasa boyutundan pek anladığım söylenemez ama daha fazla “satardı” da sanıyorum. 

Ann Goldstein’a döneyim. İşin en önemli yanının bir yazarı mümkün olduğunca kendisi gibi duyurmaya çalışmak olduğunu söylüyor Goldstein da. Benim amacım da Clarice Lispector’un sesini, seslerini mümkün olduğunca korumaktı. Ama bunun için öncelikle o sesi oluşturan özellikleri tespit etmek, metne çalışmak gerekiyordu, bu yapılamıyorsa da en azından aklımda bu olduğu halde işe girişmek. Dört kitaplık çeviri sürecinde her iki yöntemi de uyguladım. İlk iki kitabı (Yıldızın Saati ve Yaşam Suyu) daha iyi bilmeme rağmen yazarın sesi konusunda son iki kitabı (Yabani Kalbin Yakınlarında ve G.H.’ye Göre Çile) çevirirken daha bilinçliydim. 

Noktalamaya, üslubunu oluşturan tercihlere sadakat istiyordu Lispector ama bir yandan da metinlerine ve yazar olarak kendisine tam olarak sadakat beklemiyordu bana kalırsa; bunun mümkün olmayacağının ya da pek iyi olmayacağının farkındaydı belki. Kendisi doğrudan söylemese de metinlerine yapılan yakın okuma düşündürüyor bunu. Örneğin Yıldızın Saati’nin ilk sayfasına gidelim. Yazarın önerdiği, çevirmeni de özgürleştirebilen, alternatif başlıklar görürüz. Buraya kadar özcü (essentialist) bir yaklaşım gibi gelebilir kulağa “korumacılık” vurgum. O nedenle yine karar sürecine dönmek istiyorum. Neyin korunup neyin korunmayacağının kararı da her yazara göre değişebilir bana kalırsa. Yine bunun için Walter Benjamin’in işaret ettiği “niyetlenilen etki”yi de iyi kavramaya çalışmak gerekiyor. Ben bu etkiyi yayımlanan ilk iki kitap özelinde bir tür “çığlık” olarak tanımlamıştım. Ama projenin en son yayımlanan kitabı olan Yabani Kalbin Yakınlarında’yı yine böyle tanımlayabilir miyim, emin değilim. Hep bozuk ritimli bir kalp atışı gibi duydum Lispector’un bu ilk romanının sesini. Belki yirmili yaşların başında, henüz Lispector çığlığını biriktirmemişti ve yabani bir kalbin üstüne koyduğu tedirgin eliyle anlamaya çalışıyordu yaşamın ritmini, kesik kesikti… O halde, bu duyguyla çevirmeye çalışmak bir karara dönüşüyordu. G.H.’ye Göre Çile ise (sonradan Asuman Susam kitabı “zihnimin sesini duydum” diye anlattığında ve bir “kuyu derinliğinden” bahsettiğinde anladım bunu) belki bir “nötr mırıldanma”ydı ya da “hamam böceği sessizliği”ydi. Ki okurun sesini de yansıtabiliyordu. Okur yorumlarının hikâyeler kadar Lispector’un seslerine odaklandığını görmek beni mutlu etti. Niyet edilen etkinin bir ölçüde de olsa aktarılabildiğini düşündüm.

Çeviriye ilişkin alınan kararların diğer bir boyutu da metindışı. Bir kitabın kaderini sadece metnin değil, metin dışının da (paratext) etkilediğini biliyoruz. Örneğin Lispector projesinin üzerinde çok mesai harcanan bir bölümüydü kitap kapağı. Bu konuda her aşamada yayınevinin çevirmene danışması, kitap kapağı tasarlarken çevirmenin önemli gördüğü imajlara öncelik vermesi çok rastlanan bir uygulama değil. Bunu yaptığı ve kitap kapaklarında çevirmenin adına yer verdiği için Monokl’a teşekkür ederim. Ne yazık ki çevirmeni görünmez kılmayı seçen ve bunu estetik kaygılarla açıklayan çok yayınevi var.  

Ferrante çevirileri örneğinde olduğu gibi çevirmenin hem görünür hem görünmez olmasının övülmesi aslında bir çelişki değil, daha çok bir denge beklentisini/idealini vurguluyor belki de. Bu denge şüphesiz çevirideki karar süreçlerine bağlı. Clarice Lispector’un bütün öykülerini İngilizceye çeviren Katrina Dodson bu oldukça uzun süreci kayda geçirmiş, çeviri kararlarını not aldığı bir günlük tutmuştu. Dodson’ın bunu yaptığını daha sonra öğrendim, ben de aldığım kararları, en azından önemli olduğunu düşündüklerimi, not almıştım bu süreçte. Bildiğim kadarıyla Dodson günlük şeklinde tuttuğu notları kitaplaştırmayı da planlıyor. Bu şaşırtıcı değil, Lispector’un her cümlesi çok yönlü kararlar alarak ilerlemeyi gerektiriyor ve bu küçüklü büyüklü kararları neden aldığını unutabiliyor çevirmen. 

Başka bir yanı da var Lispector çevirisinin not almayı, günlük tutmayı, yazmayı tetiklemesinin. Lispector’u çevirmeyi seçen isimlerin çoğu aynı zamanda kendileri de yazan kişiler. Türkçeden İngilizceye çeviri yapan Ümit Hussein geçtiğimiz günlerde Asymptote Journal için çeviri odaklı bir yazı kaleme almıştı. Şöyle diyordu: “Çevirmenler hayal kırklığına uğramış yazarlar değildir, yazardır çevirmenler.” Bu özelliğin son günlerde çeviri konusundaki pek çok tartışmada dile getirilmesi beni sevindiriyor. Örneğin K24’ün editörü Mustafa Arslantunalı, Kıraathane Kitap Şenliği’ndeki Çevirmenler Forum’unda, “Eğer bir gün yapay zekâ edebiyat çevirisi yapacaksa, zaten ondan önce roman yazmış demektir” diyordu. Tersi de geçerli belki. Örneğin Clarice Lispector her yazarın işinin aslında bir boyutuyla çeviri yapmak olduğunu düşünüyordu: Sessizliği nasıl çevirmeli, karanfili tuvale nasıl geçirmeli, diye soruyordu. Clarice Lispector’u çevirdiğim dönemden sanıyorum en çok da bunu deneyimlemiş olarak ve öğrenerek çıktım: Yazarken, düşünürken, yaşarken, her an bir tür çeviri anında yaşadığımı/zı. Clarice Lispector’u çevirmek beni karşı kıyıya geçirdi. Şimdi, onun da Yaşam Suyu’nda dediği gibi: “Seni kendi haline bırakıyorum, sen de beni kendi halime bırak.” 

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor