Istakozu Düşünmek: David Foster Wallace ve Vüs’at O. Bener

Sezen Ünlüönen

ABD menşeli yemek ve yaşam tarzı dergisi Gourmet, 2004 senesinde romancı David Foster Wallace’tan Maine eyaletinde her yıl düzenlenen “Istakoz Festivali”ni konu alan bir yazı yazmasını ister. Wallace yazının girişinde, tembel öğrencilerin ödev için gerekli kelime sayısını tutturmak için başvurduğu tüm numaralara başvurarak lafı uzattıkça uzatır: ansiklopediden devşirilirmiş ıstakozun “eklembacaklılar şubesinin kabuklular alt şubesine ait bir canlı” olduğu türü bilgiler, ıstakoz kelimesinin etimolojik kökeni, festivalin gerçekleştiği alanın coğrafi konumu derken Wallace bir türlü sadede gelemiyor gibidir.

Nihayet sadede geldiğinde, Wallace’ın lafı niçin bu kadar dolandırdığını sezer gibi oluruz: “Istakozla ilgili çoğu tarifin belirtme gereği bile duymadığı bariz bir nokta, ıstakozu pişirmek için tencereye koyduğunuzda ıstakozun hala canlı olması gerektiğidir.” Yani tüm bu festival, yüzlerce ıstakozun diri diri pişirilip yenilmesi için düzenlenmiş bir festivaldir. Peki, “bilinci olan bir canlıyı damak zevkimiz için canlı canlı haşlamaya” gerçekten hakkımız var mıdır?

Bu sorunun yarattığı tedirginliği sadece Wallace’ta değil, pek çok başka yazarda da görebiliriz. İstanbullu Rum Bir Ailenin Mutfak Serüveni kitabında Marianna Yerasimos da şöyle anlatır bu durumu:

Istakoz ve pavuryalar canlı canlı kaynar suya atılıp pişirilirdi. Bu yöntemin bende yarattığı travmayı zor atlatabildim. Yemesine yerdim, ama o pişirme anı aklıma geldikçe vicdan azabı çeker, “bir daha asla, asla, asla” diye kendi kendime söz verirdim…”Istakoz travması” –salyangozunkinden farklı olarak— sanırım oldukça yaygındır. Örneğin Selim İleri’nin Evimizin Tek Istakozu kitabında, sepetten çıkıp koridorda “yampiri yampiri” dolaşan ıstakozun gözyaşları eşliğinde “kederli bir törenle” hazırlanmasını anlatması bir travma belirtisi değil mi? (236)

(Vüsat O Bener’in aynı konuyu işlediği “Istakoz” öyküsünü aşağıda daha ayrıntılı olarak inceleyeceğim.)

Bu tür hayvan hakları, onların pişirilip yenmesi mevzuları ele alınırken başvurulan birkaç belli başlı akıl yürütme biçimi var. Bunlardan ilki, Maine’deki festival yönetiminin de ısrarla tekrar ettiği ıstakozların “acı çekmediği” iddiası. Tabii, Wallace’ın da uzun uzun bahsettiği gibi, bir hayvanın “acı çekip çekmediği”ni tespit etmek oldukça karışık bir mevzu. Wallace makalesinde bunun için iki temel kriterden bahseder: 1. Hayvanın “acı”yı mümkün kılacak bir nörolojik yapıya (ağrı reseptörleri, prostaglandinler, opioid reseptörleri vs.) sahip olup olmadığı 2. Hayvanın “acı”yla ilişkilendirdiğimiz davranışları gösterip göstermediği. İlk kriter için eldeki verilerin nasıl yorumlanacağı kısmı hala tartışmaya açık Wallace’a göre. Zira, ıstakozların ağrı reseptörleri ve prostaglandinleri (ya da en azından bunlara omurgasızlarda denk düşen yapıları) var. Karmaşık sinir sistemlerinin yoğun acıyla başa çıkmak için kullandığı doğal opioid reseptörlerinin yokluğu ise aynı anda hem ıstakozların yoğun acı deneyimlemediğine, hem de bilakis bu reseptörlerin yokluğu sebebiyle, yoğun acıya daha teşne olduklarına delil sayılabilir.  Davranış konusuna gelince, ıstakozların kaynatıldıkları tencereden kaçmaya çalışmaları, kendilerini oradan oraya atmaları, tencerenin kapağına vurmaları gibi hareketlerin acı çektikleri ve içinde bulundukları durumdan kurtulmak istedikleri anlamına gel*me*diğini iddia etmek için epey bir “zihinsel jimnastik” yapmak lazım.

Bana burada ilginç gelen husussa, ıstakozun bu tür hayvan hakları, et yeme tartışmalarında bilhassa edebiyatçıların nazarında öne çıkması. Zira ıstakoz için belki “ağrı reseptörü var ama opioid reseptörü yok, o zaman yoğun acı hissetmiyor olabilir,” diye akıl yürütmek gerekli olabilir ama Yemek Felsefesi kitabının yazarı David E. Kaplan’ın “Gıda Etiği” kısmında da dediği gibi tavuklar yavrularını eğitir, domuzların mükemmel bir hafızası vardır ve sembolik iletişimi anlayabilir, inekler bir labirentte yollarını bulabilir ve yavrularının yasını tutarlar—yani rutin olarak yenen pek çok hayvanın son derece gelişkin sinir sistemleri ve beyinlerinin olduğuna şüphe yoktur (102). Bu nedenle ıstakozun “ayrıcalıklı” konumunu belki acı çekme yetisi üzerinden değil, canlı canlı haşlanıyor olması üzerinden anlamak gerekir. Ama bence bu da yetersiz bir açıklama. Zira, yine Kaplan’ın dediği gibi, inek tavuk gibi hayvanların çoğu öldürüleceklerini anlamaya ve öleceklerini anlar anlamaz kaçmaya, bağırmaya, kısacası “ölüm korkusu” göstermeye kadirler (102). Hal böyle olunca da Wallace’ın dediğine bakılırsa, kaynar suda ölmeleri 35-45 saniye alan ıstakozlarla, söz gelimi kurban bayramlarında saatlerce kovalanıp yakalandıktan sonra öldürülen ineklerden hangisinin daha fazla acı çektiğini söylemek zor.

Bence ıstakozun edebiyatta bu kadar yer tutmasının esas sebebi, hayvanın çektiği acı değil, daha ziyade öldürülmesinin bizzat evde yemek pişirecek kişi tarafından yapılması, ölümünün gözümüzün önünde gerçekleşiyor olması. Aynı şeyi tersinden söyleyecek olursak diğer hayvanları kolaylıkla yiyor olmamızın nedeni bir nevi göz görmeyince gönlün katlanması, endüstriyel gıda üretiminin tüm nimetleri sayesinde tavuğu danayı yerken, ölmek istemeyen bir canlıyı kendi keyfin için öldürdüğün gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalmamak.

Burada tabii çok yeni bir şey söylemiyorum, Thomas More’un aşağı yukarı 500 sene önce yazdığı Ütopya’da da vatandaşlar kasaplık yapmaz, çünkü diğer canlıların öldürülmesine sıklıkla tanıklık etmek insanın erdem ve merhamet duygusunu zedeler. Yine de yazının kalanında, insan ya da değil, diğer canlılarla kurduğumuz ilişkinin niteliğini tam da böyle bir görmek ve adını koymak etiği üzerinden değerlendiren Vüsat O. Bener öyküsü “Istakoz” a eğilmek istiyorum. Öykü Ege’nin bir sahil kasabasında gümrük memurluğu yapan Ziya Efendi ile anlatıcının beraber bir ıstakozu haşlayıp yemesini konu alır. Ama geri planda kendini ısrarla hissettiren, iyiliğin ve erdemin varlığın kimi karanlık yönlerinin görülmemesi, üstünün örtülmesi, dile getirilmekten kaçınılması yoluyla mı, yoksa her şeyi adlı adınca görüp söylemekle mi mümkün olduğuna dair derinlemesine bir soruşturma yürür.

Ziya Efendi’nin dünyada var oluş biçimi, şeylerin gizliliğine, batın kalmasına yöneliktir. Dört çocukla geçinmekte zorlandığı için iskeleye yanaşan gemicilerden ufak tefek rüşvetler alır Ziya Efendi, ama en illet olduğu şey, bu rüşveti açıkça istemek zorunda kalmak, “Siftahı edelim aslan!” demek mecburiyetidir (22).

Ziya Efendi’nin mahremiyet merakı, sadece hayatın karanlık, kirli yanlarına değil, kendisinin olumlu hasletlerine de sirayet etmiştir. Kızını çocuk yanlarındayken azarlar ama kız uzaklaşınca “Böyle yapmazsan olmaz. Arkasından seveceksin, ama yüzüne karşı a’ah!” diye davranışını açıklar (27). Bu açıklamanın arkasından çocuk üç ay önce kızamık döktüğünde, karısı uyurken, bütün gece kızının başını beklediğini, sabah kadar yudum yudum koyun sütü içirdiğini anlatır Ziya Efendi. Sevginin gizlenmesi gerekliliği anlatıcıyla ilişkisinin de mahiyetini belirler. Anlatıcı “seni de severim” diyecekken Ziya Efendi’yi utandırmamak için vazgeçer, Ziya Efendi anlatıcıya “sen adamı seversin” dediğinde anlatıcının “saf yerine konulduğu için” canı sıkılır (27-29).

Bu sevgisini söyleyemeyen, hem rüşvet alıp hem rüşvet aldığıyla yüzleşmek istemeyen varoluş biçiminde güncel sanat dünyamızın en popüler ilgi alanlarından olan “taşra ikiyüzlülüğü”nü görmek mümkün elbette. Ama bir çeşit eski Anadolu terbiyesi diyebileceğimiz bu tutumu hemen yabana atmayalım. Öyküde neler olup bitiyor, biraz daha derinlemesine inceleyelim.

Anlatıcı, kendine yönelmiş, sarmallaşan bir zihinsel hesaplaşma anında bu sefer de Ziya Efendi’nin “sen adamı seversin” lafından işkillenmiş olmasına hayıflanır: “Hay Allah belasını versin…Hiç yürekten, katıksız olamayacak mıyım ben?” (30). Sonra bu sorgulamanın kendisinin de sakıncalarının ayırdına varır; ıstakozu pişirmeden önce arka tarafına pamuk tıkanmasına atıfta bulunarak “Istakozun gerisini tıkamakta iş var” diye düşünür, “Adam gibi o da. İçinin pisliğini çıkarmayacaksın meydana. Yoksa yenilir yutulur gibi değil” (30).

Bu tür bir kirli, karanlık, olumsuz şeylerin üstünü örtme eğiliminin sadece kişinin çıkarına, rahatına hizmet eden bir şey olmadığını, iyiliğin bir çeşidi olabileceğini düşündüren önemli bir an, anlatıcının Ziya Efendi ile, Ziya Efendi’nin yüzünü deforme eden durumu konuştuğunu andır. Ziya Efendi’nin suratında bir “sorun” olduğunu anlatıcıdan değil de, önden herhangi bir girizgah olmaksızın, Ziya Efendi’den öğreniriz: “(Senin adamı sevdiğini nereden mi anladım?) Ya! Herkesin bir usulü var kendine göre. Benim de derecem işte bu kel surat” (27). Sonra aralarında şöyle bir diyalog geçer:

“Ben bilirim suratımın ne mal olduğunu. Bilmem mi hiç. En dişlisi suratıma baktı mı, hiç olmazsa gözünün bebeği oynar.”

“Benim oynamadı mı gözümün bebeği?”

“Oynamadı… Sormadın bile bir gün ne oldu bu suratına diye. Merak etmedin mi hiç?”

“Ettim tabii.”

“Gördün mü? Hayvanlar. İki lafın sonunda hemen basarlar suali. Yok bir kaza geçirdin herhalde, yok nasıl oldu bu iş?”

Bu öykünün istisnai nezaketi ve inceliği bence işte tam da Ziya Efendi’nin suratını bozan durum konuşulurken bile anlatıcının bize Ziya Efendi’nin suratını betimlemeye kalkmamasında, suratıyla ilgili sözü Ziya Efendi’ye bırakıp, onun bilinmek istediği kadarıyla bilinmesine müsaade etmesinde, Ziya Efendi’yi “suratına ne oldu” diye sıkıştıranlarınkine benzer kirli merakımızı cevapsız bırakmasında yatar. Yani söylememek, görmemek, adını koymamak bir çeşit saygı ifadesi; kişinin haysiyetini, izzetinefsini korumanın bir yoludur.

Yine de öykünün terazinin kefesini bu söylememek, bakmamak, adını koymamak, gizli bırakmak istikametinde bıraktığına emin olamıyoruz. Bunun temel nedenlerinden birisi “gözünün bebeği oynamadı” ifadesinde yatan anlam muğlaklığı: Anlatıcının göz bebeği, gözü Ziya Efendi’nin yarasına kaymadığı için mi oynamaz, yoksa tam da bu gördüğü şeyden gözünü kaçırmadığı, karşısındaki “kusura” doğrudan bakabildiği için mi, bilemeyiz.

İkinci neden ise, belki bir tür aşırıyorum olduğunu benim de teslim ettiğim “Hayvanlar!” hakareti. Hayvanlığın bir hakaret olmasını, bu yazının başından beri bahsini ettiğim hayvanları diri diri haşlayıp yemeyi kendimize hak görmemizden ayrı düşünmesi zor. Öykünün kendisi de hayvanlara layık görülen muameleyi ve bunun erdemle ilişkisini—sadece ıstakoz üzerinden de değil—dert ediyor. Öykünün açılışında anlatıcı kasabaya at sırtında varır: “Çizmemde mahmuz yoktur. Hayvanın ağzına da gem vurmam. İp yular-başlık yeter” (23). Hepi topu on sayfa süren, son derece idareli, bazı şeylerin adının konmamasının gerekliliğine bu kadar yatırım yapan bir öykünün böyle açılması tesadüf değil, olsa olsa birazdan ıstakozun başına geleceklere tematik bir hazırlıktır. Karşımızda, hayvanlara eziyetin, kanıksanmış, gelenekselleşmiş biçimlerine dahi bir parça mesafeli birisi vardır.

Öykü söylemek ile söylememek, iyilik ile zulüm meseleleri arasında salınırken, göz göre göre ıstakoz haşlayıp yemenin çözümünü sembolik bir intikamda bulur. Öykünün sonunda anlatıcı ıstakozu yer, ama sonra bütün gece rüyasında ıstakozlarla boğuşur, ıstakozların saldırısına uğrar. Öykü böyle nihayete erdiğinde, yine de hala öykünün temel meselesi bir neticeye ulaşmış olmaz. Okuyucu için temel mevzu hala oradadır: bu sonucun sembolik bir sonuç olduğunu, öyküdeki ıstakoz intikamının sadece bir düş olduğunu, ıstakozlara ve diğer canlılara eziyetin devam ettiğini söylemek midir erdemli olan, yoksa bazı çirkin hakikatlerde ısrarcı olmamak mı gerekir? Çünkü son tahlilde, insanın hayvandan üstün olduğu için hayvanlara istediği muamelede bulunması haksa, o üstünlüğün tam olarak nerede yattığı, ve yine o üstünlüğün hayvanlar açısından (insanlar üzerinde de) kimi haklar doğurup doğurmadığı sorusuna göz bebeği oynamadan cevap vermek, öykünün değil, bizim işimizdir.

Bener, Vüsat O. “Istakoz.” Dost – Yaşamasız, Yapı Kredi Yayınları, 2019.

Kaplan, David M. Food Philosophy: An Introduction. Columbia Üniversitesi Yayınları, 2019.

Wallace, David Foster. “Consider the Lobster.” (“Istakozu Düşün.”) Gourmet, Ağustos 2004, www.gourmet.com.s3-website-us-east-1.amazonaws.com/magazine/2000s/2004/08/consider_the_lobster.html.

Yerasimos, Marianna. İstanbullu Rum Bir Ailenin Mutfak Serüveni. Yapı Kredi Yayınları, 2019.