Hayat ile Hayal Arasında: Thomas Mann

Slideshow

Menekşe Toprak


Thomas Mann deyince önce onun Buddenbrooks romanı, ardından da Berlin’deki yaşamımın ilk ayları düşer aklıma. Dönüp dönüp kendime ve içinden çıktığım dünyaya baktığım, sabırsız gençliğin korkularıyla yüklü, sancılı günler…  Öyle bir günde, çantamda lacivert kapaklı, kalınca bir roman, beş saatlik bir tren yolculuğuna çıkıyorum. Hedef çocukluğumun altı yılını da geçirmiş olduğum Köln kenti. Trendeki yerime oturur oturmaz çantamdan kitabı çıkarıyorum, Thomas Mann’ın Buddenbrooks[1] romanını. Ama aslında ben ne Almanya’yla ne de yıllardır konuşmaya konuşmaya köreldiğini bildiğim Almancayla barışığım o günlerde. Köln’e gitme fikri de bendeki içsel mesafeyi ortadan kaldıracak gibi görünmüyor pek.

Tren yola koyuluyor ve ben mavi kapağı açıyorum. Janjanlı ipekli elbisesi ile sekiz yaşındaki narin Tony’nin dedeye yönelttiği sorularla başlıyor, onun Katolik annenin öğrettiği dualarla kendini sevdirme çabası ile devam ediyor, derken usul usul orta sınıf bir Alman ailesiyle tanışıyorum. Hikâyeleri capcanlı, sayfa sayfa açılıyor önüme. İnce ince iğnelenen burjuva hasetlerini ve dildeki ironiyi kavradığımı fark ediyor, seviniyorum. Tren o bahar günü bir şehirden çıkıp başka bir şehirden geçerken ben 19. yüzyılın Almanya’sının kalbine doğru nüfuz ediyor, en çok da sekiz yaşındaki Tony’nin (Antonia) on sekiz yaşına gelip de bütün kibrine rağmen, ailesini iflastan kurtarmak için sevmediği zengin bir tüccarın oğluyla evlenmeye razı olmasına üzülüyorum. Ama aslında o trende ben kendi üzüntülerimi unutuyor, bir yazarın anlatımına hayran, bir ülkeye ve bir dile varıyordum yeniden. 

Thomas Mann o günden sonra sevdiğim, sonraları ise yazıdan uzaklaştığımı hissettiğim anlarda sesinden ilham aldığım yazarlarımdan oldu. Üstelik, hakkında uzun uzun konuşacağım, hatta bir çeşit dedikodusunu yapabileceğim kişiler de hiç eksik olmadı çevremde. 

Bu kişilerden biri de Bochum Üniversitesi’ndeki doktora tezini Büyülü Dağ romanı üzerine yazmış olan, Kocaeli Üniversitesi profesörlerinden Metin Toprak, ağabeyim Metin. Yılda ancak birkaç kez yan yana gelebildiğimizde etrafında toplandığımız bir sofrada söz eninde sonunda Mann’a gelir ve biz iki kardeş epey konuşkan kesiliriz. Tabii, biliriz ki sohbetin böylesine koyulaşmasına sebep sadece Mann’ın edebiyatı değil, edebiyatında hep bir karşılığı olan hayatın kendisidir de aynı zamanda. Tabuları, aynı kadından altı çocuk sahibi olup günlüklerinde açık açık, romanlarında bazen saklı, bazen sarih bir şekilde anlattığı ama fiilen hiç yaşamadığı eşcinselliği, büyük kızı Erika ile yazar oğlu Klaus Mann’ın 1920’li yıllarda Berlin’in bohem hayatındaki rolleri, onların geleneksele meydan okuyan metinleri, tiyatro oyunları… Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında, Naziler iktidara gelip de tarumar etmeden önce Alman kültür hayatında bir Mann imparatorluğu vardı ve bu imparatorluğun etrafında dönen dedikodulara bugün bile doyum olmuyor. 

Thomas Mann, çocuklarının ve sosyalist ve özgürlükçü ağabeyi yazar Heinrich Mann’ın tersine kendini apolitik olarak tanımlar. Zaten, eserlerindeki temel mesele 1912 yılına kadar toplum ve siyaset değil,  sanat ve sanatçının evrenidir. [2] Ama büyük toplumsal yarılmaların ve dönüşümlerin yaşandığı 20. yüzyılda, üstelik Nazi faşizminin bütün bir Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde, siyaset dışı kalmak mümkün mü?

Thomas Mann, varlıklı bir tüccar ailenin ikinci oğlu olarak, Heinrich Mann’dan dört yıl sonra 1875’te Lübeck’te dünyaya gelir. Aslında on dört yaşından itibaren yazmaya başlayan birisi için şanslı bir ortama doğmuştur. Nitekim o da bu durumu “El bebek gül bebek bir çocukluk geçirdim” diyerek onaylar. Ama babasının ölümüyle birlikte bu mutlak korunaklı dünya kesintiye uğrar. Bir meslek öğrenmesi gerekir; o sigortacılığı seçer. Aile Münih’e taşınır ve Thomas Mann burada yirmi bir yaşına bastığında, ilerde şehrin ışıklarını en güzel anlatan yazar unvanını alacağından henüz bihaber, payına düşen mirasla kendini edebiyata adar. Böyle olduğu için de bazı kısa öykülerden sonra, henüz 25 yaşındayken, Orhan Pamuk gibi pek çok romancıya ilham vermiş olan, Türkçeye Buddernbrooklar şeklinde çevrilen Buddenibrooks’un ilk cildini yayımlar. Romanın ikinci cildi basıldığında 20. yüzyıla henüz yeni girilmiştir ve Mann, Almanya İmparatorluğu’nun en çok konuşulan en genç romancısıdır artık. 

Bu ünle beraber hayal ile hayat arasındaki çizgi de okurun gözünde flulaşır. Çünkü Thomas Mann Bir Ailenin Çöküşü alt başlığını taşıyan romanında, zengin bir tüccar ailenin üç nesle yayılan hikâyesini ve çöküşünü anlatırken tanıdığı bir dünyadan yola çıkmıştır.  Lübeck şehrinin önde gelen zenginleri, isimleri değiştirilmiş kuzenler, amcalar, teyzeler aniden aynalara yakalanmış gibi yakalarlar kendilerini romanda. Yazarın ironisi, karakterlerini ortaya çıkarmadaki ince mizahı ağır gelir Lübecklilere. Kurguda kim kimdir dedikoduları alıp başını yürür, öyle ki roman karakterlerinin gerçek hayatta kimleri temsil ettiğini listeleyen bir kitapçık bile dolaşır piyasada. Bu durum, yazarın doğduğu ve ilk gençlik yıllarına kadar yaşadığı Lübeck’e yıllarca uğramamasına yol açar.      

Mann’ın ikinci romanı Königlische Hoheit[3] da yine hayattan alır kaynağını. Yazarın 1909 yılında yayımlanan masal formundaki bu romanında Münihli zengin bir profesörün kızı olan eşi Katia Mann’la evliliğe giden süreci işlediği söylenir.  Edebiyatında gittikçe belirginleşmeye başlayan, burjuvazinin çöküşünün simgesi olarak gördüğü “öteki”, “hasta”, “bedensel olarak engelli ve zayıf olan” bu romanda ilk kez başkarakter olarak merkeze alınır. 

Ama, Mann’da burjuva sınıfının “ötekisi” ve “hastası” sanata düşkün hatta sanatçı olandır aynı zamanda. Bir Ailenin Düşüşü alt başlığını taşıyan Buddenbrooklar romanında düşüş, kendini hastalıklı bir şekilde sanata adamış olan ailenin üçüncü kuşak ferdinin ölümüyle tamamlanır. Oysa romanın başlarında, aile için sanat ve din yaşamın doğal birer parçası olup iş disiplini ile burjuva yaşam biçimini korumak en önemli kaidedir. Kırk yıl sonra ise kırılgan ve hassas (üçüncü kuşak) Hanno için müzik, yani sanat bir tapınç haline gelir. Mann, böylece geleneksel burjuvazinin sadece içsel çöküşünü değil, sanatçının yaratırken de kendini nasıl tükettiğini anlatır: 

Hanno öyle kesin ve yapaylık karışımı bir kararlılıkla sunuyordu ki, çaldığı şey tuhaf, gizemli ve anlamlı bir değer kazanıyordu. Şimdi de senkopların dur durak bilmeyen geliş ve gidişleri başlamıştı. Arayış içinde, yolunu şaşırmış, çığlıklara dönüşerek parça parça olan (…) sorarak, ağıt yakarak, tükenerek, arzulayarak ve vaatlerde bulunarak[“4].”

“Yüksek burjuvazi ile sanatçı veya hayat ile ruh (hayat ile tin) arasındaki çatışma Thomas Mann’ın diğer sayısız hikâye ve novellalarında da karakterize edilir. Tonio Kröger adlı uzun hikâye tam da bu çatışmaları merkezine alır.”[5] Zengin bir tüccarın oğlu olan Tonio Kröger, “öte taraftan geliyor” diyerek işaret ettiği Güneyli annesi gibi (Thomas Mann’ın annesi de Brezilyalıdır) esmerdir, içine doğduğu toplumla uyumsuzluğu bu esmerliği ve  Almanca tınısı olmayan “Tonio” ön adıyla başlar. Arkadaşı gibi bir Hans ya da bir Wilhelm değildir. Onlar gibi parlaklığın, canlılığın simgesi olan mavi gözlere ve sarı saçlara da sahip değildir. Onun, hasetle baktığı bu canlılıktan uzak başka bir özelliği de sanata olan tutkusudur. Güzel ve yüce şiire âşıktır, ilerde yazacağı kendi eserlerine de. Küçümseyen, iç çatışmalı bir kişiliktir Tonio Kröger. Bu çatışmalarını kitabın bir yerinde somutlaştırır: İki dünya arasındayım, her ikisinde de rahat edemiyorum, bu yüzden işim zor. Siz sanatçılar benim bir burjuva olduğumu söylüyorsunuz, burjuvalarsa beni tutuklamaya kalkıştılar… Hangisi beni daha çok incitti bilemiyorum.[6]

Ve geliyoruz Mann’ın hayatta ve sanatta güzele tapıncın en ünlü temsilcisine, Venedik’te Ölüm[7] adlı novellanın başkahramanı Gustav Aschenbach’a. Luchini Visconti’nin aynı adla sinemaya uyarlamasıyla bambaşka bir boyut kazanan Mann’ın bu eserinde sanat, güzellik, tutku ve hastalık ön plandadır. Münih’ten Venedik’e dinlenmeye gelen yazar Aschenbach, konakladığı otelde görüp güzelliğini Eski Yunan heykellerinin güzelliğiyle eş tuttuğu Tadzio adlı bir delikanlıya tutulur. Bu tutku öyle güçlüdür ki, şehirde yükselen pis kokuyu ve yayılan vebayı bildiği halde, oradan ayrılamaz Aschenbach. Ölümüne teslimiyettir bu. Orta yaşlı bir entelektüelin güzel bir delikanlıya duyduğu aşkı, güzel bir sanat eseri gibi yüceltmesi, bedensel hazzın tinsel hazla kamuflesidir biraz da. Çünkü güzellik, sevgili Phaidrosçuğum yalnızca güzellik, hem sevilmeye değer hem de göze görünür bir şeydir; güzellik, bunu iyice belle, tinsel olanın duyularla kavrayıp duyularla katlanabileceğimiz tek biçimidir. Yoksa öteki tanrısal kavramlar da, akıl, ardem, hakikat de bize duyularımızla görünseydi, halimiz nice olurdu? Vaktiyle Zeus karşısında Semele gibi aşktan eriyip bitmez, yanıp kül olmaz mıydık?[8]   

Thomas Mann, yaşamdaki meselelerine sadık ve onların etrafında büyük hikâyeler ve dünyalar kurabilmiş bir yazar. Bunu, dev yapıtı Büyülü Dağ (Der Zauberberg)[9] da kanıtlıyor. Aslında uzmanları onun bu metni Venedik’te Ölüm’e karşı bir parodi ve uzun bir öykü şeklinde planladığını söyler. Ancak yazım süreci uzadıkça hem metnin içeriği hem de kapsamı değişir. 

Yazar Davos’ta bir sanatoryumda tedavi gören eşi Katia Mann’ı ziyaret ettikten sonra romana başlar. Araya giren Birinci Dünya Savaşı, Almanya’da cumhuriyetin ilanı, çok sayıda fikri makaleler, kısa hikâyeler, çeşitli yazma krizleri, güvensizlik evreleri ve 12 yılın sonunda dev bir roman ortaya çıkar. 

Romanın ana kahramanı Hans Castor, bu kez ne bir sanatçı ne de sanatla ilgili biridir. Thomas Mann gibi o da birkaç haftalığına bir dağın başında bulunan bir sanatoryuma gider. Burada tanımaya başladığı hastalıklar, farklı etnik kimlikteki insanlar, felsefi tartışmalar, kavgalı siyasi görüşler, yeni idealler ve aşk, yakasını bırakmaz. Bir sürü yeniliğe gebe Almanya ve biraz da Avrupa gibi bir yerdir sanatoryum. İksiriyle insanı esir alan, hayatın dışında ama hayatı arzulatan büyülü dağdır yani. Hans Castorp sanatoryumdan ancak yedi yıl sonra ayrılır çünkü savaş çıkmıştır. 

Venedik’te Ölüm filminden bir kare.

Büyülü Dağ’ın yazılma süreci hem Almanya ve Avrupa’da hem Thomas Mann’da vuku bulan değişimleri de yakalar. Kendisini o güne kadar apolitik bir sanatçı olarak tanımlamış ve bir sanat eserinde siyasetin yer almaması gerektiğini savunmuş olan Mann, bu romanda kahramanlarına politikayı tartıştırır. “Sanat anlayışının değişmesiyle ilgili bir sonuç muydu bu? Yoksa siyasetle sanatın nasıl uzlaşamayacağını mı kanıtlamak istemişti Mann?”[10]

Uzmanlarına bakılırsa, savaştan sonra radikal bir şekilde değişen yaşam biçimleri Thomas Mann’ın dünyaya ve edebiyata bakışını da etkiler. Özellikle bu dönemlerde gazetecilik yapan kızı Erika’nın babası üzerinde etkisinin büyük olduğu söylenir. Erika, kardeşi yazar Klaus Mann ile savaş sonrasının Berlin’inde eşcinsel kimliklerini açıkça yaşamalarıyla, birlikte sahneledikleri tiyatro oyunlarıyla avangardı ve tabusuz olanı temsil ederlerken, babaları romanlarında aristokrasinin en ironik eleştirisini yapsa da cumhuriyet karşıtı bir monarşisttir başlangıçta. Ama çok geçmeden Weimar Cumhuriyeti’ne o da destek verir. En önemlisi de o güne kadar sanatta idolü olarak gösterdiği bestekâr ve yazar Richard Wagner iken, başka bir idolünden söz etmeye başlar: Goethe’den. Kozmopolit Goethe’den. 

Thomas Mann ve çocukları

Sonra? 
Nasıl ki 20 yüzyılın ilk yarısında Almanya’da geçen her güzel hikâyeyi eninde sonunda hep aynı kötü son bekliyorsa, Mannların memleketlerindeki bu hikâyelerini de aynı son bekler. Thomas Mann’ın barbar olarak tanımlamış olduğu Hitler iktidara gelir. Yıl 1933’tür, “Almanlık dışı olan bir ruhu yok etmek” isteyen Nazi rejimi Thomas Mann’ın eserlerine dokunmasa da binlerce yazarın ve düşünürün kitabının yanında ağabeyi Heinrich Mann ve oğlu Klaus Mann’ın eserlerini de yakar. Aile hiç vakit kaybetmeden önce İsviçre’den Fransa’ya, oradan da Amerika’ya geçerek Nazi Almanya’sını terk eder.  

İkinci Dünya Savaşı sonrasının önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden Yahudi kökenli Marcel Reich Ranicki de yıllar sonra şöyle bir karşılaştırma yapacaktır: “Hitler o dönemde Almanya’nın felaketiydiyse de Thomas Mann da en büyük şansıydı!”   

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya şehirlerinin yerle bir edilmesi karşısında “Her şeyin bir bedeli var” diyen Mann, bir daha ülkesine geri dönmez. 1952’de Avrupa’da yaşamaya karar verdiğinde “Almanya’daki kolektif suçtan” söz edip İsviçre’nin başkenti Zürih’e yerleşir. Edebiyatla ilgili  bazı önemli davetleri kabul edip Almanya’yı ziyaret eder, eski memleketini, evini yerli yerinde bulamaz. Mann dört yıl sonra, seksen yaşında hayata veda eder ve Zürih’te Kilchberg Mezarlığı’na defnedilir. 
                                            
                                                     ***


Almanya’nın köklü burjuva sınıfına mensup olan Thomas Mann, kendini “Almanya benim” şeklinde tanımlamış olsa da bana göre ruhen eşiklerde durmuş, beklemiş, oralarda dünyayı gözetlemiş bir yazar. Ama bir yandan da sürekli kendi üzerinde çalışmış, kendini yeniden kurmuş bir insan.  Çünkü,  pek çok eserinde, karakterleri aracılığıyla anlattığı eşcinselliğini, sonradan açılan günlüklerine bakılırsa hiç pratiğe dökmediği ama hep bunun fikri ve hayaliyle yaşadığı anlaşılıyor. Onun bugün hâlâ çok konuşuluyor olması biraz da sunduğu bu malzemede olabilir. Eşcinselliğiyle, babalarının gölgesinde kalmış yetenekli çocuklarıyla, “Almanya benim” deyip Almanya’yı kolektif suçlu ilan etmesiyle, ailece faşizme karşı duruşlarıyla muazzam bir malzeme. 

Ama bizi konuşmaya iten neden sadece bu mu gerçekten, yoksa aslında metinlerinin üzerimizde yarattığı büyü mü? Yani hayatla hayalin karıştığını zannettiğimiz en otobiyografik eserinde bile anlattıkça hayatı unutturabilme gücü, ironisiyle hakikate yaklaşabilme yeteneği mi?          

Yıllar önce bir trende, bir romanın kapağını açıp da bir ikindi vakti yemekte buluşan büyük bir ailenin sofra kurallarını, sayfalar sonra evin genç kızının mutsuz evliğini, uzaklardan anneye yazılmış mektuplarını okurken bir şey oluyor: Durduğumu, için için gülümsediğimi hissediyorum. İçimdeki fırtına diniyor. Derinlerimde ağlayan bir çocuk var da sanki o an o çocuğun başı okşanıyor, hayal hayatın karşısına kurulmuş da güzelliğiyle teskin ediyor onu. 

Kelimelerle biçimlerden duyduğu zevk de gitgide tat kazanıyordu; çünkü hep söylediği gibi ifadenin zevkleri bizi uyanık ve ayık tutmadığı sürece yalnızca zihinle bilincine varılan şeyler kişiyi melankoliye sürükleyebilirdi.[11]


[1] Thomas Mann, Boddenbrooks, Roman, Fischerverlag, 1998, (886 bininci baskı). 

[2] Metin Toprak, Die deutsche Mitte, politische Betrachtung des Zauberbergs. Europäischer Verlag der Wissenschaft, 1999.

[3]  Thomas Mann, Majesteleri Kral, Çeviri: Şeyda Öztürk, Can Yayınları, 2019. 

[4] Thomas Mann, Buddenbrooklar. Çeviri: Kasım Eğit-Yadigar Eğiy, Can Yayınları, 1998, 4.Baskı.  

[5] Metin Toprak, Die deutsche Mitte, Politische Betrachtung des Zauberbergs. Europäischer Verlag der Wissenschaft, 1999.

[6] Thomas Mann, Tonio Kröger. Çeviri: Fatih Özgüven, Can Yayınları, 2013, 2. Baskı. 

[7] Thomas Mann, Tod in Venedik, 1911. 

[8] Thomas Mann, Venedik’te Ölüm. Çeviri: Behçet Necatigil, Can Yayınları 2007.

[9] Thomas Mann, Der Zauberg, Fischer Verlag, 1924.  Türkçe: Büyülü Dağ, Çev.: İris Kantemir, Can Yayınları 1998. 

[10] Metin Toprak, Die deutsche Mitte, Politische Betrachtung des Zauberbergs. Europäischer Verlag der Wissenschaft, 1999.

[11] Thomas Mann, Tonio Kröger. Çeviri: Fatih Özgüven, Can Yayınları, 2. Baskı 2013.