Gazap Üzümleri’nin Gerçekçi Dilindeki Sembol

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Handan Acar Yıldız

handanacaryildiz@gmail.com

John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanındaki bazı unsurlar, metne sembolik ya da gerçekçi dilin dışında üçüncü bir tali yol açar. Gerçekçi dildeki semboldür bu. Nasıl ki sözlükteki/dildeki somut anlamlı bir kelimenin, kullanıldıkça soyut/mecazi anlamlar yüklenme ihtimali zorunlu olarak oluşuyorsa; edebiyatta da aynı şekilde, gerçekçi dille yazılmış eserde en somut görünüme sahip sahne ve kavramlar zamanla sembolleşebilir. Şöyle ki; geçmiş ve şimdide eylem-özne/fiil-fail arasındaki hareket formülünü doğru kavrayabilmiş yazar geleceği de eşit olarak metnine ekler. Böylece, okur sayısı artarak metne eklendiğinde, gerçekçi dilin sembole doğru genişleme ihtimali artar. Simgenin imgeleşmesi dediğimiz bu evrimleşme, okurun kolektif zekâsından çok tikel zekâsına yöneliktir fakat kolektif zekâ ile çatışma halinde değildir. Yetkin her edebiyat eseri kendi kendisi olarak, belirlenmiş bir varlığa sahipken, belli bir gerçeklikle ilişkili iken, içine karıştığı şey’i (bunu daraltarak konu diyelim) dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bir olayı olduğu gibi anlatma yolunu tercih eden ve dilini gerçeğe tıpkı bir portre ressamı ya da fotoğrafçı gibi yaslayan eserin yanı sıra; “gerçeklikten kopma özgürlüğüyle ilgili gerçeği” iyice kavramakla birlikte dilini bir buzlu camın arkasındaki gölgeye, bir empresyonist ya da ekspresyonist ressam gibi yaslayan eserler vardır. Gazap Üzümleri’ndeki tali yol; eserin ilk sınıfa dahil olmasına karşın kullanılan bazı unsurların zaman ve mekânı aşarak sembolleşmesi şeklindedir.

Gazap Üzümleri’nin ilk baskısının kapağı.

1929 Ekonomik Bunalımının yarattığı tahribatı bir aileden yola çıkarak kitlesel şekilde anlatır Gazap Üzümleri. Roman, ortalığı bir toz tabakasının kaplamasıyla başlar. Toz tabakasını metinde ilk başta sözlük anlamıyla somut şekilde anlayabiliriz. Bu şekilde anlamamızın metne hiçbir zararı yoktur. Bununla birlikte eser, geçmişte ve şimdide kavradığı hareket formülü ve fiil-özne ilişkisiyle geleceği de kapsar. Böylece toz tabakası somut anlamının yanı sıra soyutlaşarak insanların “ilerisini/önlerini görememelerinin” sembolü olur. Göz gözü görmez bu toz tabakasıyla. Eserin ilk sayfalarında fiziksel anlamda gerçekleşip biten bu toz fırtınası eser boyunca zaman ve mekânın dışına taşarak devam eder. Böylece iki türlü “şimdinin dışına taşma”dan söz edebiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz birinci evrensel, eserin dışında okur nezdinde taşmaya ek, eserin içindeki taşma. Buna yapısal taşma denilebilir belki. Her iki boyutta da imge simgeleşmiştir. 

Toz bulutu her yanı bir anda fakirlik, işsizlik, açlık ve çaresizlik gibi kaplar. Joad’ın, ailesinin ve mensubu olduğu sınıfın etrafını saran belirsizlik kadar görme mesafesini azaltan toz bulutudur o. Toprağın veriminin düşeceğinin ve milyonlarca insanın iş bulma kaygısıyla yollara döküleceğinin işareti olan bu toz bulutu metinde gerçek anlamının dışına taşar. Sarıp kaplamayı somutun dışına varıp soyuta ulaşan sarma şeklinde de düşünebiliriz. Olay itibariyle biten toz fırtınası, olay örgüsünde mecazi şekilde sürer gider. Metin boyunca kendini hissettiren bir toz fırtınası okuru etkisi altına alır. Her okur bunun farkına varsın veya varmasın etkisi altında olduğu gerçeği değişmez. Tıpkı iptidai kavimlerde havayı kaplayan bir sisin tanrıların laneti olarak algılanması, çoğunlukla kuraklık beklenmesi gibi. Toz fırtınasının ardından kendilerini neyin beklediğini ilkel bir sezgiyle bilirler roman kahramanları. Erkekler tozun üzerine ellerindeki sopayla şekiller çizerler. Geometriyi formüle etmeye, teori ile pratiği birleştirmeye çalışan Grek filozofları gibi. İçine düştükleri çıkmazdan çıkamamalarının, problemi çözememelerinin simgesi bu şekiller, yine metnin gerçekçi dilindeki semboldür. Simgenin imgeleşmesidir. Elinde tüfek tutan kahramanın “Peki öyleyse ben kimi vuracağım?” sorusunu sorması, bu sayısal dengeyi çözememesinin imgeleşen simgesi: her yeri kaplayan tozun üzerine yine aynı kahramanlar tarafından anlamsızca çizilen üçgenlerdir. O formülü çözemezler çünkü bir denge şekli olan üçgenin sacayaklarından biri değillerdir.

Hapisten yeni çıkmış Joad’ın evine hediye olarak götürmek için ceketine sardığı kaplumbağa ile karşılaşması ve onu eve götürmek için yanına alması romanda fiziksel bir sahne olarak nihayete ererken; bu gerçeklik de, zaman ve mekânı aşarak bir sembol olarak metnin bütününe yayılmıştır.

Kendi halinde topraklarında yaşarken hem ekonomik hem de mekanik dönüşümle bir anda işsiz kalan tarım işçilerinin durumu, otoyolda yürürken bir aracın geçişiyle ters dönen kaplumbağaya benzemektedir. Araç ve onun şoförü, kendi güvenliğini koruyacak şekilde hareket eden ekonomik sistem/mekanik evrime karşılık gelirken, ters yüz olan kaplumbağa tarım işçilerine karşılık gelir. Kaplumbağa evini sırtında taşıyan bir hayvandır. Kiracı oldukları araziyi terk etmek zorunda kalan işçi aileler bir ev dolusu eşyayı bir kamyonun kasasına sığdırmak zorunda kalır. Tepeleme doldurdukları ve her an arıza yapabilecek kamyonlarla yavaşça seyahat ederken evini sırtında taşıyan kaplumbağa gibidirler. Kaplumbağa kadar yavaş, devrilmeye müsaittirler. Fiziksel gerçeklik olarak birkaç cümle ile bitirilen ama metnin bütününde zaman ve mekânı aşarak devam eden sahne şudur: “Kırklık bir kadının sürdüğü sedan araba yaklaşmaktaydı. Kadın kaplumbağayı gördü, direksiyonu sağa doğru kırdı, yolun dışına çıktı, lastikler çığlık attı, bir toz bulutu yükseldi. İki teker bir anlığına havaya kalktı, sonra tekrar yerine kondu. Araba dönüp yola çıktı, ilerlemeye devam etti. Ama bu sefer daha yavaş gidiyordu. Kaplumbağa kabuğuna çekilmişti. Çabucak çıktı, hızla ilerledi. Asfalt çok sıcaktı, çok yakıyordu çünkü. O ara hafif bir kamyon yaklaştı. Şoför, kaplumbağayı görünce direksiyonu ona çarpabilecek şekilde kırdı. Ön tekeri kabuğun kenarını yonttu, kaplumbağayı topaç gibi fırlattı, hayvan madeni para gibi havada döndü, sonra yolun kenarından aşağıya yuvarlandı. Kamyon tekrar sağa çekilip kendi yoluna koyuldu. Kaplumbağa sırtüstü yatıyordu. Uzun süre kabuğunun içinden çıkmaya kalkışmadı. Ama sonunda bacakları boşlukta sallandı, tutunup dönebileceği bir şey aradı. Ön ayağı bir kaya parçasına değdi. Yavaş yavaş kabuk yan döndü, sonunda yere oturdu. Yulaf başı o sırada kabuğun içinden düştü, üç tohumu toprağa değdi. Kaplumbağa yamaçtan aşağıya inerken kuyruğu toprakları, o tohumların üzerine doğru yuvarladı. Derken kaplumbağa, tozlu bir yola girdi, ilerlemeye başladı. Kabuğu tozlar üzerinde pek yüzeysel bir iz oyuyordu.”

Romanın başındaki toz bulutunun neden olduğu belirsizlik burada da okunuyor. Evine ve düzenine kavuşmaya çalışan Joad, evini sırtında taşıyan bu hayvanı yolda bulur ve eve hediye olarak götürür. Joad’ın hayvanı bulduktan sonra ellerinin arasına alarak yoklaması toprak sahiplerinin ya da çoğunlukla sözcülerinin arazilere gelerek toprağı test edip yoklamasına benzer. Kaplumbağa Joad’ın elinde ne kadar savunmasız ise kiracılar da kapitalizm karşısında o kadar savunmasızdır: “Kapalı otomobillerle geldiler, kuru toprağı parmaklarıyla yokladılar, yer yer burgular sokup toprak testleri yapmaya kalktılar/ İhtiyar kafa kabuktan dışarı uzandı, bastıran parmağa bakmak istedi. Bacaklar havada vahşice sallandı. Kaplumbağa Joad’ın elini ıslattı, havada rahatsız bir mücadele verdi. Joad onu tekrar yüzüstü çevirdi.” 

Aile ilk oturduğu yerden taşınmıştır. Joad, yeni yerlerinden de taşınmak üzere olan ailesine evini sırtında taşıyan kaplumbağayı hediye olarak verir.

Kaplumbağa ve tozdan sonra simgeden imgeye dönüşen üçüncü mevcudiyet papazdır. Papaz Casy’nin metin boyunca geçirdiği serüven yeni kapital dönüşümde dinin dönüşümünü sembolize eder. Yeni sistemde Papaz/dinin nerede nasıl konumlanacağı tartışılır. Metin, papazı, istifa etmiş haliyle adaletin ve eşitliğin yanında konumlandırır. Gerek eski gerek yeni sistemde din kurumundan beklenen mevcudun desteklenmesidir ki bu çoğunlukla bilinçli ya da bilinçsiz mağdur tarafından desteklenir. Papaz Casy istifa ettiğini defalarca söylemesine rağmen kamptaki işçiler ölen yakınları için ondan dua etmesini isterler. Papaz Casy’nin istifa etmeden önceki konumu/kurumu, sonlu yerdeki mağduriyete bağlı olarak sonsuzluktaki huzuru garantiye almak adına mağdur tarafından desteklenmektedir. Bu imgeleşen simge, değişen bütün sistemlerde “kamyona yüklenmekte”dir: Ne olursa olsun sen yine de ölümüze dua et. Kurumların devamlılığı ile ölülere tazim/dua etmeleri arasındaki ilişki, tarih boyunca, sadece dini kurumlar için değil seküler/ideolojik kurumlar için de geçerlidir. 

Gazap Üzümleri’nin 1940’taki film afişi.

Papaz Casy ile Joad ilk olarak cebinde kaplumbağa olduğu şekilde yolda karşılaşır. Şöyle ki; Joad henüz durumdan haberdar değildir fakat imgeleşen simge, kaplumbağa, durumun habercisi ve özeti olarak ceketine sarılıdır. Casy artık papaz olmadığını, istifa ettiğini ve nedenini uzun uzun Joad’a anlatır. Henüz serbest kalmış bir mahkumun karşısında papaz günah çıkartırken kaplumbağa da ceketin dışına çıkıp uzaklara kaçmak ister. Kaplumbağanın kaçma çabası ile papazın günah çıkarması eşzamanlıdır. Papaz geçmişteki bütün günahlarını bir ağacın altında (ki ağaç da kadim bağlamda bir imgeleşen simgedir) Joad’a anlatır. Papaz, o güne kadar günah çıkartılan pozisyonundan günah çıkaran pozisyonuna geçerken, saf Casy’leşirken, kaplumbağa da sarılı olduğu ceketin dışına çıkmaya çalışmaktadır. Papaz Casy’nin sıfatsız Casy’leşmesi ile kaplumbağanın özgürleşme çabası yine eserin imgeleşen simgelerinden biridir. Bu fiziki sahne tamamlansa dahi “evi taşımanın sembolü kaplumbağa ile papazın yeni işlevinin eşzamanlılığı” zaman ve mekânı aşarak metnin bütününe yayılır. Gerçekçi dil sembolleşir. 

Joad ailesinin yanına (yeni) papazla birlikte gider. Kaplumbağanın sırtında/kamyonda çok az yer vardır. Aile, kendi arasında papazı yanlarına alıp almamayı tartışır. Bu tartışma “yeni kapital sistemde papazın kamyonda yeri var mıdır?” şeklinde okunabilir. Aile bireylerinden birinin, o artık papaz değil, şeklindeki itirazına diğeri “İnsan bir kere papaz oldu mu, hep papazdır artık. Radyo kapar gibi kapayamazsın o işi” karşılığını verir. Papazı kamyona almaya karar verirler. Bu sıradan gibi görünen olay, papazı yanımıza alalım mı almayalım şeklinde süren uzun tartışma “yeni sistemde din kamyona yüklenecek mi yüklenmeyecek mi” sorusunun metin boyunca devam eden sembolüdür: “Bazı kimseler de, yanında papaz bulundurmayı iyi, saygın bir şey diye düşünür. Biri ölse, papaz gömer. Acele düğün gerekir, papaz evlendiriverir. Bebek doğsa, vaftiz için elinin altında hazır olur. Bana sorarsanız, papaz var, papaz var derim. Seçmek gerek. Bu adamı tutarım….

Durun bakayım … Dedeyle nine var, iki onlar. Ben, John ve Ana var etti beş. Noah, Tommy ve Al var, oldu sekiz. Rozaşam’la Connie, on, Ruthie’yle Winfield on iki. Köpekleri de almak zorundayız. Başka ne yapabiliriz? Köpek tüfekle vurulmaz ki! Verebileceğimiz kimse de yok. Etti on dört. Buna geriye kalan tavuklarla şu iki domuz dahil değil, dedi Noah. Baba, ‘Niyetim domuzları kesip tuzlayıp yolda yemek’ diye açıkladı. Ete ihtiyacımız olacak……Ama beni esas düşündüren, hepimiz sığıp da papaza da yer kalacak mı! Sonra bir fazla boğazı daha doyurabilir miyiz! Başını çevirmeksizin sordu. Doyurabilir miyiz, Anne? Anne boğazını temizledi. Mesele doyurabilir miyiz değil, doyurmak istiyor muyuz, dedi kesin bir sesle.” şeklindedir.

Hepimiz sığıp da papaza yer kalacak mı, sorusunun altı çizilesidir. Papaz gözden çıkarılamaz. Bir vicdan yükü olarak kamyona bindirilir. Kendisine yolda yöneltilen ilk talep cenaze duası dır. Somut olan huzursuzluktan soyut olan huzura, somut olan cehennemden soyut olan cennete geçişte köprü görevindedir. Papaz kendi konumundan vazgeçmiş, günah çıkarılan yerine çıkaran olmuşken mağdur, onu eski konumunda bırakmakta ısrar etmektedir. Çünkü mağdurun teselliye ihtiyacı vardır. İstifa ettiğini defalarca tekrarlamasına rağmen istifa etmediği zamanlardan hatırladığı dualarla cenaze başında tören yapılır. Papaz, tek başına kalmayı ve onu kamyona alan insanlara sırtını dönmeyi göze alamaz. Devlet, parası olmayan ailenin elinden cenazesini almakta, parası olan aileden ise cenaze için zorlayıcı bir meblağ istemektedir. Aile kamyona almaya karar verdikleri papaz sayesinde devletle yüz göz olmadan cenazesini gömer. Sistemle bağını koparabilen din, yoksulun yanında yer alabilmektedir fakat yoksul onun tamamen özgürleşmesinin önünde başka bir engeldir. Ona, yanımızda dua eden olarak kal, mesajı iletilir.  

Romanın sonunda, “İki kişi birlikte yatarsa sıcak olur. Ama bir kişi tek başına ısınabilir mi? Ve biri onu ezmeye kalkarsa, iki kişi olursa karşı koyabilir ve üç katlı bir ip kolay kolay kopmaz” diyen Papaz Casy grev kırıcı olarak yetkililer tarafından öldürülür. Bu olay, resmî sisteme dahil edilemeyen dinin imha edilişinin sembolüdür. Casy, güçlünün “günah çıkarılanı” değildir. Mağdura karşı da özgürlüğünü ilan etmiş, pasif bir dua edici konumundan uyandırıcı, uyarıcı konumuna geçmiştir. Tamamen yalnızlaşmıştır sistemde. Yalnızlaşmanın, ne onun ne de bunun yanında yer alamayarak yok olmanın imgeleşen simgesidir Casy. Ölüdür.

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor