Coetzee’nin İsa Üçlemesi: İsa’nın Çocukluğu, İsa’nın Okul Yılları ve İsa’nın Ölümü

Slideshow

Nezih Erdoğan

nezih.erdogan@gmail.com

J. M. Coetzee’nin üçlemesinin sonuncusu The Death of Jesus/İsa’nın Ölümü geçtiğimiz Mayıs sonunda yayımlandığında, eleştirmen Alex Preston eseri, “okur pahasına yapılan bir şaka” olarak niteledi. Guardian yazarı, yazarların şaka yapmasına karşı değil, ancak ona göre Coetzee’nin bu son eseri okuru hiçe sayıyor. Preston’ın iddiasının dayanaksızlığını şimdilik bir yana bırakalım, üçlemeyi oluşturan kitapların adlarına bakıp da, romanı okumaya geçince insan sahiden Coetzee’nin şaka yaptığını düşünmeden edemiyor. Önce, romanda İsa’nın adı, sözü hiç geçmiyor. Barthes’ın deyişiyle “gösterenlerin şahı olan isim” beklenti ufkumuzu tarif edip, metni okumamızda/yazmamızda yönlendirici bir rol oynar. O zaman İsa’yı nerede aramalıyız? Barthes’a güvenmeye devam edip, ilerlediğimizde çabalarımızın karşılığını alacağız. 

Üçlemenin birinci kitabı, İsa’nın Çocukluğu, yaşlılığın eşiğinde bir erkek ve küçük bir çocuğun yeni ayak bastıkları Novilla adlı bir şehirde kayıt olmalarıyla açılır. Görevliler onları kalacakları yere gönderirler ama gittiklerinde kapıyı açacak kişiye bir türlü ulaşamazlar, dışarıda kalırlar. Ertesi gün dairelerine gittiklerinde kapının aslında kilitli olmadığını görürler. Coetzee’nin başlıca kaynaklarından biri olan Kafka’yı anıştıran bir durum. Kilitli olmayan bir kapıyı açmak için zora düşmek bundan sonraki hayatlarına dair bir işaret olabilir mi? İspanyolca konuşulan ama bildiğimiz İspanya’ya hiç benzemeyen bir ülkedir burası. Erkek, çocuğun babası değildir; buraya gelirken seyahat ettikleri gemide karşılaşmışlardır. Annesi çocuğun boynuna asılı ufak bir çantada bir mektup bırakıp kayıplara karışmış, erkek, çocuğun sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalmıştır. Çocuğun çantasının askısı kopmuş, içindeki mektupla birlikte sır olmuştur (Coetzee’nin de Güney Afrika’dan kalkıp denizaşırı bir ülkeye, Avusturalya’ya göç ettiğini, bir oğlunu kaybettiğini hatırlayalım). 

Novilla’nın yerlisi yok gibidir, herkes bir gün deniz yoluyla Belstar adında bir toplanma merkezine gelmiş, topluma karışmadan önce altı hafta bir kampta İspanyolca öğrenmiş, İspanyolca yeni bir isim almış ve çalışıp hayatlarını kazanmak, eğitim almak üzere şehirlere dağıtılmıştır. Erkeğin adı artık Simón’dur, çocuğununki de David. Daha önceki hayatları sisli bir geçmişte kalmıştır. Nereden geldiklerini hatırlayamazlar, eski isimlerini bile unutmuşlardır. Daha önce nerede yaşıyorlarmış? Neden ülkelerini, dillerini terk edip buraya gelmişler, bunlara dair roman hiçbir şey söylemez. Simón’un David’in annesini aramak üzere yardım istediği görevli “insanların çoğu buraya geldikten sonra eski bağlarına ilgilerini kaybederler” der. Çalıştığı yerde de diğer işçilerin kimin nereden geldiğini, daha önce kim olduğunu merak etmemeleri dikkatini çeker. Roman geçmiş zamanın hatırlanmasının izini sürmek yerine, bu dünyada olup bitenlere odaklanır. Bununla birlikte, elbette geçmiş hayatın “hatıralarının gölgesi” şimdiki hayatlarının üzerine düşecektir. 

Hele Simón beraberinde getirdiği alışkanlık ve beklentilerinin bu hayatta bir karşılığının olmayabileceğini bir türlü kabullenemez. Çekici bulduğu bir genç kadın onları pikniğe çağırır. Simón piknikte genç kadına mahrumiyetlerinden kaynaklanan öfkesini paylaşmaya yeltendiğinde kadın ona aslında onun kendisine sarılmak istediğini ama buna izin vermeyeceği için kızgın olduğunu söyleyerek tartışmayı doğru mecraya çeker. Kadın cinsel ilişki için iştahı olmadığını, bunu tabiatın çirkin bulduğu bir yanı olduğunu ileri sürerek, geliştirdiği mantık karşısında afallayan Simón’u köşeye sıkıştırır. Başka bir kadın, Simón’un geçmişten getirdiği tutkulu aşkın hatırasına karşılık iyi niyeti öne sürer. Simón kadına “unutmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu kendine hiç sormuyor musun” diye sorar. Novilla’da arzu unutulmuş, yerini iyi niyet almıştır.

Yeni dünyada, yönetim toplumun iş, eğitim, barınma gibi ihtiyaçlarını düzenlemede görece müdahaleci bir tavır benimsemiş görünmektedir. Bürokratik mekanizmalar esnek değildir. Diğer yandan kaynaklar kıttır.  Sanayi zayıftır, ikide bir elektrikler kesilir. Yemekleri beğenmezler; et ve tuz yoktur. Konakladıkları daire çok konforsuzdur. Ustabaşına çocuğun büyümesi için et yemesi gerektiğini, nereden bulabileceğini sorduğunda ustabaşı “bazı insanların et niyetine sıçan yediklerini” duyduğunu söyler cevap olarak. Bu nedenle, bazı eleştirmenler karakterlerin bu yeni vatanını Küba gibi sosyalist bir ülke olduğunu düşünmüşler. En azından bir Avrupa ülkesi gibi tüketim üzerine kurulu olmadığı muhakkak. Diğer yandan, ülkede işlerin yürümesinde kırtasiye yok denecek kadar azdır. Gittiği klinikte ücretsiz muayene olmak için rıhtımda çalıştığını söylemesi yeterlidir. Sağlık, ulaşım ve birçok kültürel hizmet ücretsizdir. Polis gücüne de rastlanmaz; aldığı ücreti az bulan yeni gelmiş bir işçi, ustabaşını bıçakladığında polis çağırmayı akıllarına bile getirmezler.

Coetzee’nin romanlarında gördüğümüz bir erkek türüne Simon’da da rastlıyoruz. Bu erkek, roman açıldığında bir şey kaybetmiştir: Yurdunu, çocuğunu, bacağını, geçmişini.  Erkek, bu kayıp veya eksikliği telafi etmek için hareket ederken, örneğin tedavi olurken veya yeni bir ülkeye yerleşirken, başka birilerinin durumuna yoğun bir ilgi geliştirir. Onları doğru dürüst anlamadan, koşulları dikkate almadan, burnunun dikine kararlar alır, uzun ve sonuçsuz tartışmalara girer (bunlar karşılıklı konuşmaktan çok ikna mücadelesidir), hatta kimi zaman tasarladığı bir planı adım adım izleyerek hayatlarına müdahale eder. Utanç’ta öğretim üyesi tutulduğu fahişeyi, onu tehlikeye atacağını bile bile izler, ardından öğrencisiyle ilişki kurar ve kariyerini bitirir; Yavaş Adam’da bir kazada bacağı kesilen fotoğrafçı ona bakan kadının çocuğunun eğitim masraflarını üstlenmekte ısrar edince aile karışır; Petersburg’lu Usta’da oğlunu kaybeden Dostoyesvski polis ve isyancıların hesaplarına ve uyarılarına kulak vermeden, kendi bildiği gibi bir yazı yazınca beklenmedik sonuçlarla yüz yüze gelir; Summertime’da bir kadın, ölmüş Coetzee’nin arkasından “cinsel bir varlığı” olmadığını açıklar (büyük olasılıkla cinsel ilişkiyi de bir müdahale biçimi olarak görmüştü). Simón da fikirlerini başkalarına dayatmaktan çekinmez, uzun tartışmalara girer, üste çıkamadığında ironisiyle insanları bezdirir, amaçlarına ulaşmak için doğruyu eğip büker. David’in annesini bulmaya kararlıdır. Onu hiç görmemiştir ama görür görmez içindeki sesin onun kim olduğunu söyleyeceğine inanır. Bu inancını, yaptıklarını doğru bulmayanlara ısrarla dayatır. Bir gün gezerlerken tenis oynayan bir kadını gözüne kestirir, bir fırsatını bulup kadına çocuğu evladı olarak kabul etmesini teklif eder. “Nasıl, evlatlık mı edineyim?” diye sorar kadın, “Hayır, ona tam bir anne ol.”  Inés, Simón’a soğuk davranır ama çocuğu sahiplenir. Simón onlara evini verir, kendisi gizlice rıhtımda kalır. Buna benzer bütün fedâkârâne davranışlarında bile bencilce bir yan vardır. David’in Inés’in himayesine geçtikten sonraki hallerine üzülse de yanıldığını kabul edip, geri adım atmayı düşünmez. David ile annesini buluşturmuştur. Böylelikle merkezinde David olmak üzere, aile olmayan bir aile tesis edilmiş olur.

David’i tanıyan herkes onun özel bir çocuk olduğunda birleşir. Çocuk, kütüphanede eline geçen, çocuklar için uyarlanmış Don Kişot’a saplantılı bir ilgi duyar. İsa Üçlemesi’nin kurmaca evreninde romanın yazarı Cervantes değil, Cervantes’in öyküyü aldığını söylediği Arap yazar Benenengeli’dir. David okumayı ve saymayı söktüğünü söyler ama gerçekten okumayı biliyor mu, yoksa Don Kişot’u ezbere mi biliyor, Simon emin olamaz. Sayıların da zihninde farklı bir sistemi vardır. Simon, bütün üstelemelerine rağmen David’e söz geçiremez. Çocuk farklı bir hayal aleminde yaşamakta, gittiği okulun sistemine uymayı, eve gelen öğretmenlerle uzlaşmayı reddeder. Birinci kitabın sonunda, David’i uyumsuzluğundan dolayı ellerinden alacaklarından endişe eden Simon ve Inés, Novilla’dan ayrılırlar, otomobillerine aldıkları Juan (John) adında bir yolcunun kılavuzluğunda Estrella’ya giderler.

İkinci kitabın başında Estrella’ya yerleşmişlerdir. Estrella yıldız anlamına gelir. David’in bu şehirdeki hayatını yıldız imgesi kuracaktır. Hem kendisi yıldız olacak, hem de gittiği dans okulunda yıldızlar, sayılar ve dans arasında tuhaf bir ilişkinin kurulduğu bir eğitim görecektir. Üçüncü kitapta, David öldükten sonra bir karakter onun bir yıldızdan geldiğini hatta belki kendisinin bir yıldız olduğunu söylemesi akla bir başka David’i, dünyaya düşen adam David Bowie’yi getirir. Albümlerindeki yıldız göndermeleri bir yana, Bowie için yazılan kitaplardan birinin başlığı Yıldızçocuk’tur (Michael A. O’Neill, David Bowie: Starchild). Bu tarz bir eğitimi yadırgasa da David’in hareketleriyle göklerdeki yıldızlardan sayılar devşirdiği dansı karşısında herkes gibi Simón da büyülenecektir.  David üçüncü kitapta Ines’in ona doğum günü hediyesi diye aldığı saati takmak istemez çünkü “saat sayıları dairevi bir düzende sabitlemektedir”. Bir başka Guardian yazarı, Steven Poole, Yuhanna’nın (John) Amelleri diye çevirebileceğimiz bir kaynağa işaret ederek, romanın İsa göndermelerinden birini açar. Anaakım dinsel metinler arasında yer almayan, daha doğrusu dinsel kanonda zikredilmeyen bu metinde, İsa’nın nasıl raksettiği, 8 ve 12 sayılarını nasıl çağırdığı dile getirilir. O zaman birinci kitapta David’in sayılarla olan tuhaf ilişkisi aydınlanır.

Dmitri adında bir müze görevlisi saplantılı bir aşkla sevdiği dans hocaları Ana Magdalena’yı öldürünce eğitim aksar. Dmitri ceza olarak tuz madenlerinde çalışmaya gönderilir. Bu Simón’un aklını karıştırır, çünkü ülkede tuz yoktur! Son sahnede Simon’un o ana dek şüpheyle baktığı okulda ilk dans dersini aldığını okuruz. Adımlarını atar ve ilk dönüşünü yaptığında “ufukta ilk yıldız yükselmeye başlar.”

Üçüncü kitabın başlığı David’in hayatının sonuna geldiğini bildirir. Aslında daha birinci kitapta ölümün gölgesi çocuğun yüzüne düşmüştür. Novilla’ya ilk geldikleri günlerden birinde, otobüsle gezmeye giderlerken David, sözleri Goethe’nin olan bir Schubert aryası söyler. Arya, babasının yardım aramak için çaresizce at sırtında taşıdığı hasta bir çocuğun hikâyesini anlatır. Yolda, çocuğa Perilerin kralı görünür ve onunla gelmesini söyler. Baba hiçbir şey görmemekte, çocuğun başına gelenleri anlamamaktadır. Çocuk gitmek istemez ama kral ısrar eder, öfkelenir. Gidecekleri yere vardıklarında çocuk ölmüştür. 

David bir yetimler okulunda futbol oynamaya başlar. Bir maç sırasında rahatsızlanır ve ölümcül hastalığı ortaya çıkar. Hastane günleri. Ana Magdalena’yı öldüren Dmitri’nin de ıslah olup burada çalışmaya başladığını öğreniriz. O artık kendini David’e adamıştır,  sadık bir bağlısı olarak görmektedir kendini. David’e kan vermek ister ama doktorlar kan grubunun uymadığını söyleyerek teklifini geri çevirirler. Dmitri öfkelidir: “Onun için ölmeye hazırdım. Biri için ölmeye hazırsan, kanın her zaman işe yarar.”  David, okulda baktıkları kuzuyu hastaneye getirmelerini ister (böylece İsa-kuzu bağıntısıyla, okulun anlamını yeniden gözden geçirmek mümkün olur). Köpek, kuzu ve David hastane odasında bir gün geçirirler ama David uyuyakalınca köpek kuzuyu yer. 

İsa Üçlemesi, üslup ve tür olarak, Türkiye’de iyi bilinen Utanç’tan veya Yavaş Adam’dan hayli uzağa, belki daha çok alternatif bir Robinson Crusoe anlatısı olan Foe’nun yakınlarına düşüyor. Romancının Romanı – Elizabeth Costello veya Diary of a Bad Year/Kötü Geçen Bir Yılın Güncesi (İsa Üçlemesi gibi bu roman da  henüz Türkçeye çevrilmedi) gibi fikir romanı da sayamayız. Pek de yalınkat olmayan bir mesel demek daha uygun olur. Yalınkat değil, çünkü bir yandan metinlerarasılığı, diğer yandan her adımda tanıdığımız ya da gözden kaçırdığımız göndermelerle, iç içe geçen katmanlarla karmaşıklaşan ama karışıklaşmayan bir roman, okuduğumuz. Coetzee’nin ustalığı buna rağmen okunaklı, yalın bir anlatımı başarmasında. Geniş zaman kipiyle ve üçüncü tekil şahısla yazmayı diğerlerinde olduğu gibi, bu romanında da sürdürüyor Coetzee. Simón nasıl artık geri dönemeyeceği bir ülkeden getirdiği geçmişiyle ona verilen bugünde uğraşıyorsa, Coetzee de, asıl meselesi olan geçmişi sürekli bir şimdiki zaman kipiyle kurcalayarak halleşiyor.

Son sahnede, bir hastane görevlisi David’in hastanede kaybolan Don Kişot kitabını getirir. Simon kitabı karıştırdığında, arka kapakta kütüphanecinin okurlara romanın mesajını soran yazısını görür. Altta çocukların tek cümlelik açıklamaları yer almaktadır: “Sanço’yu sevdim. Kitabın mesajı, Sanço’nun dediklerini dinlemeli, çünkü o deli değil.” “Kitabın mesajı, Don Kişot öldü, böylece Dulcinea ile evlenemeyecek.” Elbette, romanın edebi değeri, mektupların, mesajların, göndermelerin ne anlama geldiği sorusuna verilebilecek cevaplarda değil. E. Forster “sadece ilişkilendirin” demişti. Bir okuma macerası olarak karşımıza çıkan, belki Coetzee’nin bile akıl edemediği, öngöremediği ilişkilendirme imkânları bu değeri sağlayan. Gemide kaybolan annenin bıraktığı mektup hiçbir zaman bulunamamıştı. Simón’a David’in ölümünden sonra arkasında bir mesaj bıraktığını söylerler. Ama içeriğinden de kimsenin haberi yoktur. Simón sorar, soruşturur, boşuna.  Filozof-psikanalistin dediği gibi “Bir mektup her zaman hedefine varır”. Bu romanda da mutlaka varır, ne var ki, “söyleyenden dinleyen arif gerek”. Ya da Preston’ın diliyle söyleyecek olursak, belki de şakayı Coetzee’den daha arifane anlayacak okur gerek.