Aylak Adam’ın Arzusu

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Ümit Güçlü

umitguclu2006@gmail.com

Makinelerin üretimde kullanılmasının artması, fabrika sayısındaki artış ve çalışma koşullarının giderek kötü hale gelmesi, orta ve alt sınıflar için köleleşmeye varan bir yaşam tarzına sebep oldu. Oysa makinelerin “boş vakit üreterek” beraberinde özgürleşmeyi getirmesi söz konusuydu. İşbölümünün insanlara sağladığı “boş vakit”, muktedirler tarafından istismar edildikten sonra işçilerin “üretkenlikleri onları yoksullaştırdı.”[1]

Sanayi devrimi denilen süreçten günümüze gelindikçe artık söz konusu olan; ihtiyaç fazlası malların pazarlanması, sömürgeleştirilen ülkelerle ilişkilerin temini, işçilerin çalışma saatlerinin üretimle ilişkisi, hammadde temini gibi konular değildi. Kapitalizmin taşıyıcı kolonları yerini daha soyut kavramların düzenlenmesine bıraktı. Arzu yönetimi, performans, tüketim alışkanlıklarının düzenlenmesi, tüketicilerle olan ilişkilerin reklamlarla manipüle edilmesi, komplo olarak sanat etkinliklerinin pazarlanması vs. 

Tüm bu süreçlerin sonucunda insanların yaşama bakışı da şekil değiştirdi. Artık çalışmanın ihtiyaç ya da bir “boş zaman etkinliği”[2] olarak görülmesinden ziyade çalışmanın arzulanması söz konusu. Trajik olan, bu arzuda aşırılığa kaçılması oldu. Artık iş dünyasında; geceyi gündüze katmak, başını kaşıyacak vakti olmamak, iğne atsan yere düşmeyecek ortamlar, kalabalıktan rezervasyon yaptıramamak, bu ara çok meşgul olmak gibi kullanımlar söz konusu. Paul Lafargue’nin Tembellik Hakkı’nda karşı çıktığı çalışmanın bu tarz bir kutsallaştırılmaya uğramasıydı. Hiçbir sorgulama olmaksızın herkesin delice ve hırsla çalışmayı arzulaması. Maruz kaldığımız bir illüzyon. Ama bu illüzyonun farkında olan bir tür “sınıftan” da bahsedebiliriz. Aylaklar. Bir baltaya sap olamayan, olmak istemeyen kişiler. Üretim /tüketim denilen döngünün bile isteye dışına çıkan kişiler. 

2.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ da anlattığı C. , çalışma arzusunu bile isteye ikincil planda tutan bir aylaktır. Parayı nereden bulduğu sorulduğu zaman “çalıyorum” diye cevap verir. Düzenli bir işi yoktur. Arkadaşları ile zaman geçirmek onun için yeterlidir. Taksim’in ara sokaklarında dolaşmak onun için daha tercih edilesidir. Bir tür Katip Bartleby’dir. Çalışmamayı tercih eder. Ressam arkadaşlarına modellik yapsa da bunu iş olarak görmez. Çalışma hayatının içinde çevresine karşı yabancılık yaşar. Çalışanları da anlamaz. Parası da vardır ama zengin olmadığını söyler. Ona göre “aylak olmak dünyanın en güç işidir.”

“Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur,’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek ders vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti.”[3]

Peki çalışma arzusu olmayan C. “boş zamanlarında” ne yapacaktır? Bu tür bir aylak yaşam tarzını seçen çoğu insanda olduğu gibi o da bu zamanlarını sanatla uğraşarak geçirmeyi tercih eder. Bir cümle yazmak için bir gün düşündüğü olur. Sinemaya sığınır, hatta bunu bir kurtuluş önerisi gibi sunar. Ne yaparsa yapsın yetinemez. Bunun farkındadır C.  

Arzusunun tamamına yakın kısmını kadınlara ve sanata yönlendirir. İş hayatı, çalışma gibi kategoriler zihninde garip kavramlar olarak yer alır. C. için soru şudur; çalışma hayatına yönlendirilmeyen ve kadınla tatmin olduğunda doyurulan arzu, bir sonraki aşamada neye yönelecektir? Bu soru halihazırda yaşamın içinde olan biz C’ler için de sorulması gerekir. Cinsel tatmin yaşandığında arzu nereye doğru ilerler? C. hayatını adayacağı, gerçek aşkı yaşamak istediği kadını arayıp durur. Arzusu çalışma ya da işe doğru değil, soyut arayışlara yönelir. 

“Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”(s.149)

C. aylak olsa da, onun için boş zamanlarını tasarlayan toplum aslında ona herhangi bir boşluk bırakmamıştır. Kafelerde, meyhanelerde, lokantalarda gezip durur. Sürekli zamanını tüketir. En sonunda kimsenin onu anlayamayacağından yakınır. İçten içe, anlasalar da bununla yetinemeyeceğini de hisseder. Çok güçlüdür aslında. Tenezzül etmemeyi bir üstünlük gibi sunar. 

Modernist romanı özümsemiş Atılgan, burada bir çözüm önerisi sunmaz ya da bir Peyami Safa gibi (Matmazel Noraliya’nın Koltuğu) çıkış yolu göstermez. Kent hayatının bireyi sıkıştırıp paket yaptığını kavramıştır. Karakterine isim bile vermemiştir. Çünkü C. tamamlanmamıştır. C. diyerek acaba hem öykülerinde hem de Anayurt Oteli’nde de üzerinde durduğu, insanın bir türlü doymak bilmeyen Cinsellik yönünü mü kast etmişti? Ya da Kafka’nın K. karakterinde yaptığı gibi bizi silikleştirip bütün kişiliğimizi esir alan makinelerin karşısında kimliksiz ve kişiliksiz olmamız mıydı kast edilen?

Gerçek Sevgi  

“… tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın.” (s.149)

C., romanın sonunda itiraf edermiş gibi bu cümleyi söyler. Gerçek Sevgi. C. için bu, bir kadın olsa da aslında daha fazlasıdır. Sevilmeyi de arzular. 

André Comte Sponville, Cinsellik, Aşk ve Ölüm kitabına “sevgi nedir?” sorusuyla başlar. Üç Yunanca kavramı bağlamları ile birlikte inceler. Eros, Philia ve Agapè.[4] C.’nin aradığı sevgi erostur. Erosun etimolojisini incelerken hemen bir ayrıma gider. Cinsellik ve aşk ayrımıdır bu. Eros, aşktır. Kör kütük aşık olmaktır. Aynı zamanda “yokluğu duyulanı” sevmekle de ilgilidir. C.’nin hayatında birçok kadın olmuştur, arzuları doyuma ulaşmıştır. Son olarak bilincinde “olmayan ama arzulanan kişi” vardır. Sponville, bu üç sevgi türünde de arzuyu temele alır. Spinoza’nın “hayatın özü” dediği arzu. C.’nin bu tam olarak açıklayamadığı istenci için “çift olmayı arzulamak” da denebilir. Sonu arzulamayı arzulamaya varan ve iki türlü çıkışı bulunan (yaratma ve çoğalma) bir istek. C., yazarak belli bir süre arzusunu yönlendirir. Evlilik ise onun için “o kadın” ile olması gereken, ertelenmiş bir arzudur. 

Birlikte Ama Yalnız: Emma ve C.

C.’nin bu arzusu bir tür Madam Bovary Sendromu’dur aynı zamanda. Hiçbir şeyden tatmin olmayan C., Emma gibi intihar etmese de, içinde olduğu toplumun onu anlayamayacağını düşünür. Hayli trajik bir hayal kırıklığıdır onunki. Emma, içindeki sıkıntıyı, aristokrasiye yaklaşmakla ve ona dahil olmakla çözmeye çalışırken, C. için durum bunaltıcılığa varan bir sıkıcılıkta değildir. Arzusu onu delirtecek kadar anksiyetelere yönlendirmemiştir. Bu bakımdan Emma’dan daha sağlıklı düşünebilir. C., saftır da bir bakıma. Hırsları onun gözünü köreltmez. Kent içinde dolanır durur. İnsanlarla iletişime girmeye çok meraklı ve istekli değildir. İçsel bir anlaşma sağlamıştır kendisiyle. Sevginin peşinde bir kaybolmuşluk yaşar. 

Sponville’nin bahsettiği anlamda Eros’tan diğer sevgi türlerine geçmeyi arzulasa da ( sinemayı ve yazmayı sevmesi, arzusunu yaratıcılığına yönlendirmesi) Atılgan C.’nin bu yönünü çok vurgulamaz. Sanatçı olmak için delice bir arzu duymaz. Sevgiye karşı gelen başka bir kavramla Philia arzusu yani “sevmeyi sevmek”  ya da tanrıyı sevme arzusu olan Agapé ile dolup taşmaz. 

C.’nin trajedisi kendi bahsettiği “gerçek sevgiye” ulaşamamasıdır. Yoksun olduğu şeyi dilinin ucuyla ifade eder. Muhayyel bir kadın. Bu kadın onun için arzu nesnesidir fakat Emma’nın sahte arzuları gibi değildir. C. gerçekten ister. Her iki karakterin arzusu bir anlamda madalyonun iki yüzüdür. Emma’nın arzusu sürekli aktif bir yaşantı içerisinde farklı yönlere dağılırken; C., içten içe kendinle kalmayı tercih eder. Emma orkestra olmayı arzular, her şeyi aynı anda ister. C. ise kaldırımda mızıka çalan bir dalgındır.  


[1] Paul Lafargue, Tembellik Hakkı, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Mine Karataş, s.29

[2] Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu’nda “zaman kaybetmenin imkansızlığından” bahseder. Boş vakit dediğimiz zamanlar, bizim için kurgulanmış tüketim zamanlarıdır aslında. 

[3] Yusuf Atılgan, Aylak Adam, Yapı Kredi Yayınları, s.41

[4] André Comte Sponville, Cinsellik, Aşk ve Ölüm, İletişim Yayınları, Çev. Canan Özatalay, s.31

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor