Annie Ernaux’dan Seneler

Nedret Öztokat Kılıçeri

 “Fotoğraftaki kız belleğini bana miras bırakan bir yabancı”

1.Ernaux, Mémoire de fille, 2016

Annie Ernaux Ankaralı meslektaşlarımın sevdiği bir yazardır. Yazarı ilk kez bu dostlardan duymuştum. Ardından Hacettepe Üniversitesi’nde katıldığım doktora savunmasında Annie Ernaux’nun anlatılarını inceleyen Dr. Öğr. Üyesi Eylem Aksoy’un tezi de [i] yazarın kendi varlığını metinde bu denli görünür kılmasının yeni bir “yazı” anlayışı olduğuna dikkat çekiyordu. Montaigne’den, Rousseau’dan, Chateaubriand’dan bu yana parlak örnekleri olan bir türdü özyaşamöyküsü. Bununla birlikte Annie Ernaux’nun kurduğu dil alışılmış özyaşamöyküsü formüllerinin dışında bir yerlere işaret ediyordu. Kişisel ve özel deneyimlerin çıplak veriler halinde yazıya geçirilmesi yeni bir yönelimdi.

İstanbul Üniversitesi’nde 2011 yılında ağırladığımız eleştirmen, gazeteci, yazar Christine Jordis Fransa gündemindeki yazınsallıktan söz ederken “nombrilisme” terimini kullanmıştı: Yazarların yaşadıklarını birebir yazıya aktarma tarzını tanımlıyordu bu “göbek deliği” çağrışımı. En içindekini, en öz(n)eli, en mahremi dile getiren, okur kitlesine seslenmekten çok, kendine dönük bir yazı deneyini, sınırları (anlatı içinde, özellikle) dar tutulmuş bir varoluşun merkezindeki “ben” in çevresinde yaşanan küçük anlatılardı bu yeni örnekler. Christine Jordis Annie Ernaux gibi kadın yazarların başı çektiği bu anlatım biçimini yazarın ailesi, evliliği, boşanması gibi özellikle kadınlık durumuyla ilişkilenen koşullar üzerinden, mücadelenin, umutların ve düş kırıklıklarının bir anlatısını sunan daha “içeriden” bir günce yazımına benzetmişti.

Seneler (Les Années) Zeynel Kıran hocamızın “Annie Ernaux’nun en başarılı yapıtıdır” tespiti üzerine, 2016’da tesadüfen Kazablanka’da bir kitapçıdan alındı ve pandemi günlerinde okundu. Zeynel Kıran haklıydı, çok ses getirmiş bir anlatıydı ve yine Ankara bağlantılı bir Annie Ernaux okumasıydı.

Geçtiğimiz aylarda Türkçesi yayımlanan anlatının, içerdiği Fransız yakın tarihine ilişkin toplumsal, tarihsel ve siyasal göndermeleriyle; Fransız orta ve yükselen sınıf alışkanlıkları, düşünme ve algı biçimleriyle; aile ve toplumun belirlediği yaşama tarzlarını kayda geçiren, biraz Roland Barthes’ın Çağdaş Söylemleri’ni (Les mythologiques) biraz da Georges Perec’in Infraordinaires (Olağanaltı) ve Şeyler (Les Choses) anlatısını anımsatan küçük burjuva yaşantılarını özetleyen dökümleriyle (envanter) yapıt Fransız yazı ve yazın kodları içine öyle yerleşmişti ki, bizim açımızdan nasıl anlamlandırılacağını düşünmeden edemedim. Oysa yeni yayınlar arasında hızlıca yerini buldu ve sözü edildi. Çünkü okumuş bir kadının gözünden İkinci Dünya Savaşı sonrasından 2006’ya kadar Fransa odağından betimlenen dünya gidişi sadece Fransa’nın değil okumuş yazmış herkesin derdiydi.  

Annie Ernaux

Kendini Yazmak/Anlatmak

Simone de Beauvoir’ın Mémoires d’une jeune fille rangée (Bir Genç Kızın Anıları) ile Annie Ernaux’nun Mémoire de fille (Genç Kız Belleği) sırasıyla 1958’de ve 2008’de yayımlanmış. Aradaki elli yıl genelde yazınsal bir tür olarak özyaşamöyküsü (otobiyografi) özelde de kadınlık serüveninin (aile, eğitim, sosyal çevre, meslek, duygular dünyası) yazıya aktarılma tarzında değişen anlayışın süresidir bir bakıma. İki başlıktaki “mémoire(s)” ve “fille” yazarlar arasında bakhtinyen anlamda bir söyleşimi (dialogisme) akla getirir. İki yapıt arasında anlamsal/izleksel yakınlığı, türsel akrabalığı duyurur ancak Annie Ernaux’nun biçemsel (stylistique) tonu farklıdır.  

Aslında Annie Ernaux, Simone de Beauvoir gibi, kadınlık konusunda, hem aile hem de resmî ve geleneksel eğitim modelleriyle biçimlendirilmiş anlayışı, toplumsal rolleri, yaşadığı dönemi bir yazar ve bir kadın kimliğiyle sorgulamış ve itirazını dile getirmiştir. Bununla birlikte, Simone de Beauvoir örneğinden yola çıkarak, “yaşanmış” ile “yazı” arasına yazarın koyduğu mesafe [ii],  metnin şeffaflığı ya da opaklığı içinde kişisel deneyimin ve kadın kimliğinin sergilenme biçimleri, yazarlığın kişisel ve toplumsal yönü gibi temel konular bu elli yıllık süre içinde farklı bir ufka açılmıştır. Kişisel edebiyat örneği olarak “anı”, “günlük”, “günce” (mémoire, journal, chronique) tanımı gereği yaşananı yazıya aktaran alt türleri; kişisel ve toplumsal bir bellek ortaya koyan anlatıları kapsar. Bu ortak paydayı göz önünde tutarak şunu söylemeliyiz: Annie Ernaux’nun kurduğu özyaşamöyküsü “kişisel” olanı yazma kodlarını yeniden kurmaya yönelik bir çaba, bir dil kurma mücadelesidir.

Annie Ernaux Mémoire’ında ergenlikten genç kızlığa geçişini anlatmak ister; 1958 yazı (on sekiz yaşına girdiği yıl) genç kız için ilk cinsel deneyimin, aşkın ve ardından hayal kırıklıklarının anlatısına dönüşür bu kitapta. 1958’in genç kızı “içindeki öteki” olarak kalmıştır ve Annie Ernaux yazı’yla ona can verecektir. Seneler’de de bu deneyimi buluruz. Lise bitirme sınavlarının ardından diğer orta sınıf gençleri gibi “tatil kamplarında rehber öğretmenlik yapmak üzere” aile ortamından uzaklaşmaktan memnundur.  “Nihayet anne babamızdan uzakta, elimizde Gauloise, üzerimizde blucin, ilk defa kızlarla erkeklerin bir arada olmasının baş döndürücülüğü” sözleriyle betimlediği bu ortamda cinselliğini yaşayacak, hamilelik korkusu ve duygusal hüsrana rağmen çıplak bir bedene sarılarak yatmak hayatın en önemli ânı olduğunu kabul edecektir. (Seneler, s.68-69)” Mémoire de fille’de ve Seneler’de “utanma” duygusu kızların bedenleriyle ilgili algılarını yöneten başat duygu olarak dikkat çeker.

Simone de Beauvoir’ın günlüklerinin çizgisel zamanını izlemez Annie Ernaux, “yaşanan” ile “yazı” arasına yerleşen bir mücadeleye girişmiştir; yaşananları anlatmaktan çok, bastırılanı dile getirmek; utancı söze dökmenin bir yolunu bulmak ister. Onun yazıya aldığı bellek utancın belleğidir. Seneler’de genç kızların yakasını bırakmayan makyaj, giyim, gezip tozma, aile ocağından uzaklaşma hep bir “utanç tehdidi” barındırır (Seneler, s.69). Simone de Beauvoir kendi aile hikâyesini, yetişimini, eğitimini anlatmayı seçer; Annie Ernaux göstermeyi yeğleyecektir (mektuplar, fotoğraflar, belgelerle). Onun Mémoire’ında sahneler sahneleri izler, tıpkı Seneler’in anlatısını ilerleten fotoğraflar gibi.  

Kitapta her bir resim geçmişin izine düşen yazıyı tetikler, yazı bu geçmişe ait utancı, bastırılmışlık, sıkışmışlık duygusunu anlamaya çalışmanın bir yoludur. S. de Beauvoir cesaretle kendi yaşadıklarına, oluşuna tanıklık ederken, Annie Ernaux tanıklıkla yetinmeyecektir, yüklendiği rollerin ağırlığını, suçlanmayı, küçük düşmeyi ve kendinden (bedeninden) nefret etmeyi yazıya dökerek toplumsal akışın tam ortasında kadınlığını anlamaya çalışacaktır. Bu nedenle tarihsel ve toplumsal ortak belleğin sahnelerini kendi içsel süreçlerinin keşfiyle örtüştürür. Yazarın kendisinin de belirttiği gibi, ortak belleğin kişisel bellekle kesişmesi hemen tüm anlatılarına yön verir [iii]. Seneler bu yönelimin doruk noktaya çıktığı bir anlatıdır ve bireysel yazgının üzerinden yakın dönem tarih notları gibi okunur.

Bu “tarih” içinde en ayrıcalıklı izlek tüm yapıtlarında izini sürdüğümüz kadınlık serüvenidir. Annie Ernaux Mémoire’ında eleştirmenlerin deyişiyle “bir hikâyeyi yazmaz, arayışı yazar”: “Muktedir erkeğe şiddet ve küçümsemeye rağmen duyduğu tutkunun arkasındaki gizemi anlamaya çalışır; boyun eğdiği, aslında o adam değil, tartışma götürmez ve evrensel bir yasadır, eninde sonunda maruz kalınacak bir erkek haşinliğidir” [iv]. 

Fotoğraflardaki Yıllar

Annie Ernaux 1940’ta bombardımanlarla hatırladığı Normandiya’da doğar ve büyür. 1945’te Yvetot’ya (Rouen ve Le Havre arasında rüzgârlı bir kent) yerleşir ailesi. Burası işçilerin de yaşadığı, bahçeli evleri olan orta halli bir mahalledir. Ancak civardaki burjuva tarzı bir evin varlığı ona erken yaşta sınıfsal farklılık duygusunu -belli belirsiz de olsa- verecektir. Zamanla dünyanın bir yanı değişirken bir yanının fakir kaldığını görecektir.

Özel bir Katolik okuluna (Saint Michel) kaydolur. Annesi kızının iyi bir eğitim almasını önemsemektedir, o dönemde “var” olmanın bir yoludur dinsel eğitim kurumları. Okulla birlikte okuma tutkusu hayatına güçlü bir biçimde girecek; çok okuyacak, hayali arkadaşına mektuplar yazacak, okuduğu kitaplardaki kahramanlarla özdeşleşecektir. Mektuplaşmalar, yazışmalar, günlükler okuyarak günlerini dolduracaktır. Yalnızlığını (erken yaşta ölmüş bir ablası vardır, tek çocuk gibi büyümüştür) kitaplarla dolduracak ve kendine kurgusal hayatlar yaratacaktır. Büyüdüğünde ise geçmiş gitmiş zamana ait “gerçekliği” keşfetmeye çalışacaktır.

Okulda Fransızcanın nasıl konuşulması gerektiğini öğrenir. İki “dil” vardır artık, “yaşadığı” ve “okuduğu” dünyaların farklılığını kavrar; sınıfsal hiyerarşiyi, egemen dünyayı ve yönetilen sınıfı anlamasına yol açar okul. Dil ve sözle, bakış ve davranışla “sınıf savaşları” erken işaretlerini sunmaktadır. Armoires vides’de (Boş Dolaplar) okulun değerleriyle eğitilen bir ergen kızın neden ailesinin toplumun gerisinde kaldığını anlama çabası anlatılır.

Okulun verdiği eğitim onun tanımış olduğu, içine doğduğu dünyanın öteki yanına geçmesini sağlar. “Fransa konuşma biçimleri ve yemekleriyle birbirinden ayrışan farklı halkların oluşturduğu kocaman bir ülkeydi,” (Seneler, s.35) diyen anlatıcının -2000’lere doğru giderek artan nüfusuyla göçmenler ve sömürgelerden gelenlerle- “kocaman ülke imgesi” de değişecektir.  Değişen toplumun ve değişen dünya algısının anlatısına dönüşen Seneler gibi Mémoire’ı da yazarın yakından tanıdığı Pierre Bourdieu’nün kavramları (habitus/egemen sınıf/kültürel sermaye) üzerinden toplumsal okumalara açılır[v].

Seneler’in birinci cümlesi “Bütün görüntüler yok olup gidecek” önermesidir; yazarın sonlara doğru daha sıklıkla dile getirildiği gibi, aile anlatılarının (anlatıcıların yani ebeveynlerin ve büyüklerin ölümüyle) silinmesi, anıların solması karşındaki çaresizlik duygusuna karşılık, göreceli bir yengi olarak düşünülebilecek bir kurtarma isteğini kitabın var olma nedeni olarak hissettirir.  Sonlara doğru “Oysa onun için mühim olan, belirli bir dönemde yeryüzünden gelip geçişinden müteşekkil o süreyi, kendisinin içinden geçmiş olan ve sadece yaşamış olmakla kaydettiği o zamanı yakalamak.” (Seneler, s.220) şeklinde dile getirir.

Kitabına ilişkin sezgisini ise “eleştirel bir bilinç”in yardımıyla şimdi ona “silik” gibi gelen o bütününün içinde eriyerek, “o bütünü oluşturan âdetleri, davranışları, hareketleri, sözleri, bütün unsurları teker teker söküp çekmeyi başarıyor” biçiminde aktarır. Yazı kişisel anımsayışın ortak geçmişi ve dünyanın geldiği bütünsel ve karmaşık durumun kavrayışına açılır.          

Son sayfalarda ise yazma tasarısı yinelenir: “Demek ki yazılacak kitap, bir mücadele aracı rolü üstlenecekti. Bu gayeden hiç vazgeçmedi ama şimdi her şeyden çok istediği, artık bir daha göremeyeceğimiz yüzlere vuran ışığı yakalamak, yok olmuş yiyeceklerle dolu sofralara vuran, çocukluğun pazar anlatılarında orada olan, yaşanmış şeylerin üzerinde her daim vurmaya devam eden o ışığı, kadim ışığı yakalamak. Kurtarmak.” (Seneler, s.223)

Seneler fotoğraflar aracılığıyla ilerleyen bir anlatıdır: Annie Ernaux’nun bebekliğiyle başlayıp 2006 yılına kadar (altmış altı yaşındadır) geçen süreyi on üç görüntüyle kurgular. Bunların on biri fotoğraf, biri kocasının çektiği kamera görüntüsü (çocukları küçüktür; 1972) diğeri de video filmidir (sınıfta öğrencileriyle kayıt alınmıştır, 1985). Fotoğraflar bebeklik, çocukluk, ergenlik, genç kızlık, evlenme, anne olma, öğretmenlik, boşanma, emeklilik, hayatına giren erkekler, annenin hastalığı, ölümü, kedisinin ölümü, meme kanseri, torununun doğumu gibi yaşamındaki önemli evreleri eklemler:

“Kendisinin birbirinden kopuk, apayrı bir sürü görüntüsünü bir anlatı akışı içinde İkinci Dünya Savaşı yıllarında doğumundan bugüne kadarki varoluşunun anlatısında yeniden bir araya getirebilmeyi arzu ediyordu. Dolayısıyla tekil bir varoluş, ama aynı zamanda bir kuşağın hareketi içinde erimiş bir yaşam.” (Seneler, s.166)

Görüldüğü gibi yazma sürecini bir program olarak tasarlayışını da okurla paylaşır. Böylece kendi yaşam evrelerinden yola çıkarak olaylar, insanlar ve nesneler üzerinden özyaşamöyküsünü kişisel olduğu kadar toplumsal bir düzeye de taşır. Okurun kitaba gösterdiği ilginin nedeni kendisinin de içinde yer aldığı ortak geçmiştir. 

Anlatı/Bellek/Yazı

Birbirini izleyen fotoğraflar ve görüntülerle kurgulanan bu metin kişisel ve ortak belleği yeniden kurmaktadır. Belleğin işaret noktaları siyasal aktörler (Pétain, De Gaulle, Mitterrand, Chirac, Sarkozy, Gorbaçov, Walesa, Saddam, vd), siyasal olaylar (Berlin Duvarının Yıkılışı, Glasnost, 11 Eylül, Çöl Fırtınası, vd); entelektüel figürler (Foucault, Bourdieu, Debord), toplumsal değişimler (doğum kontrolü, cinsel özgürlükler, göç, neoliberal tüketim alışkanlıkları, küreselleşme, vd), siyasal değişimler (solun çöküşü, sağın yükselişi, popülizm, yabancı düşmanlığı, İslam korkusu, vd ),  gündelik hayatın yeni koşulları (AIDS, terör tehdidi, vd) ve nesneleridir (radyo, televizyon, telefonlar, bilgisayarlar, iletişim ağları, vd).

Milenyum kavramının bir umut simgesiyken,  esinlediği heyecanın yaşanan gerçeklerde karşılığını bulamayışı, tekdüzelik,  değişen toplumla, dille, kültürel ve sınıfsal algılarla içine kapanan Fransız burjuvasının depresyonu son sayfalara damgasını vurur. Böylece anımsama hiçbir müdahale gücü, isteği ve cesareti kalmamış orta sınıf ve aydınların ruhsal yalnızlığını, boşluk duygusunu bir nebze olsun iyileştirecek bir toplumsal ve bireysel edim olarak belirir. Annie Ernaux da bunu yapar: Anımsar ve yazar.

Seneler son altmış yılın siyasal, toplumsal, kültürel ve entelektüel anlamlarda bir değişim çetelesini tutuyor. Dış dünya gerçekliğinin nesnel göstergelerinden büyük bir gerçeklik yamalı bohçası (patchwork) dokuyor; iplikleriyse, kendi yaşamının tanığı olarak fotoğrafların sunduğu içerik. Savaş öncesinin aile sofralarının vazgeçilmez konusu “Büyük anlatı” Lyotard’ı doğrularcasına, silinen uçup giden anlatılara, hayatı özetleyen parça parça anlatılara dağılmış ve 2000’li yıllarda kimse o büyük (savaş) anlatısını anmaz olmuştur. Annie Ernaux kitabında o “büyük anlatı” şemasını bu parça parça anlatılarla yeniden kurmuştur. Kendi hayatının dönemlerinden oluşan kesintili yapı içinde kesintisiz bir metindir Seneler.

Anlatı kurgusu iki özne kullanmaktadır. Birincisi, “biz” adılıyla yazar Annie Ernaux’yu tekil değil de çoğul, yani kuşağının sesini/sözünü üstlenen bir “söylem öznesi” (anlatanı, sözceleyeni, kurgulayanı) olarak temsil eden birinci şahıs; diğeriyse “o” adılıyla Annie Ernaux’yu betimleyen, metin sahnesine taşıyan, anlatıya yerleştiren, onu temsil eden üçüncü şahıs.   

Bu ikili (“biz/o”) sık sık yer değiştirerek (alternans halinde) metindeki olayların aktarılmasını üstlenir. A.E. hem anlatan hem anlatılandır. Kendisinden “ben” diye söz edişi özyaşamöyküsel sözleşmenin (Ph. Lejeune / “pacte autobiographique”[vi] ) parçasıdır; kendisinden “o “diye söz ettiğinde ise “söylem/anlatı” ikilisini metne yerleştirir (E. Benveniste, “récit/discours[vii]).

Dilsel/biçemsel arayışını yazar şöyle dile getirir: “Geçmiş günleri anlatma sırası şimdi ona gelmiş de anlatıyor gibi, bir tür gayrişahsi otobiyografi [autobiographie impersonnelle için kullanılmış (NÖ)] olarak gördüğü bu anlatıda, tek bir birinci tekil şahıs, “ben” olmayacak, sadece belirsiz özne ve “biz” (Seneler, s.222).

Annie Ernaux sadece ortak bir geçmişi yeniden kurmaz, kendi deyişiyle “kurtarma”, kayda alma değildir yaptığı, aynı zamanda yazı’nın hikâyesini, yazma deneyini ve tasarımını okuruyla paylaşır. Bu çoğul işlevli yazı, metinde “palempsest” metaforuyla belirginleşir. Bir yüzeyi kazıyıp diğerini bunun üstüne yazmayı anımsatan bu terim anlatıda üç kez zamanı ve varlığı duyumsayışı betimlemek için kullanılmıştır.

Öncelikle zamanla ilgili: “Hayatının farklı anlarında hissediyor yeniden kendisini, birinden diğerine kayıp gidiyor. Hem bilincini hem bedenini ele geçiren, bilmediği türden bir zaman bu, geçmişin ve şimdinin birbiriyle karışmadan üst üste bindiği ve bugüne kadar var olmuş bütün hallerinin bir çırpıda belirdiği bir zaman.” İşte bu zamanı kavrayışa “palempsest zaman” adını verir.  Daha sonra bu algıyla içinde uyananı tanımlar: “varlığının içinde, “ben”lerini” üst üste duyumsayışını “palempsest his” olarak adlandırır. (s.188-189): Beden ve zaman algısı böylece bellek izleği içinde kendine özgü yerini bulur. Anlatı içinde Marcel Proust’tan birden çok kez söz etmesi boşuna değil.  Elimizdeki metinde iki yazar arasında “zaman duygusu” açısından akrabalıkları dikkat çekicidir.

Annie Ernaux’nun Marguerite Duras ile “yazı” akrabalığını da belirtmek gerekir. Yapıtta açık seçik bir gönderme ya da anıştırma bulamasam da (yalnızca bir ziyaret sırasında “Marguerite Duras adını taşıyan merdivenler”den söz edilir, s.187), öznel ve yalın biçemi (style) kadar bireysel olanı, yaşantısal öğeleri tüm bileşenleriyle (cinselliğiyle, toplumsal kimliğiyle, incinmeleriyle, yazarlık serüveniyle) metne taşıması; bu karmaşık hatta girift malzemeyi bir yazı deneyiminde biçimlendirmesiyle M. Duras’ın yakınında durduğunu düşünüyorum A. Ernaux’nun.

Öte yandan yazar-anlatıcının boşanmasını anlattığı “Dokuz yıl önce satın aldıkları evi ve mobilyaları satmak zorunda kaldı, bunu yaparkenki kayıtsızlığına kendi de şaşıyor” (s.145) cümlesindeki ruh hali Pascal Quignard’ın Villa Amalia’sının Ann Hidden’iyle [viii] ne kadar da yakındır. Eşyalarıyla birlikte evliliğini tasfiye etmektedir. O kadar.

Kısaca hem dilsel, hem kurgusal, hem de izleksel açılardan Simone de Beauvoir’dan başlayarak, Marcel Proust’u, Marguerite Duras’ı, Pascal Quignard’ı ve Georges Perec’i, Roland Barthes’ı unutmadan, Pierre Bourdieu’yü de anarak, Annie Ernaux’nun Seneler’inin Fransız edebiyatının unutulmaz yazarları ve anlatılarıyla geniş bir ortak alanda kendine özgü titreşimler yakaladığını söylemek yanlış olmayacaktır.


[i] Dr. Öğr. Üyesi E.Aksoy Alp, L’énonciation et la polyphonie dans l’œuvre d’Annie Ernaux. Tez Danışmanları: Prof. Georges Molinié, Prof. Dr. Ayşe Kıran, Doktora Tezi, 2012. A. Ernaux’nun anlatılarının dil özelliklerini biçemsel bir çerçevede betimleyen bu çalışma yazarın tüm yapıtını “çoksesli” bir yapı olarak tanımlamaktadır

[ii] Dr. Öğr. Üyesi Selin Gürses Şanbay, L’émergence du sujet dans le récit autobiographique: Une étude sémiotique des œuvres autobiographiques de Simone de Beauvoir, Tez Danışmanları:  Prof. Odile le Guern ve Prof. Dr. Nedret Öztokat, Doktora Tezi, 2013. Günlük yazımında « özne » durumunun hangi söylem koşullarında ortaya çıktığı ve anlatılanlara göre nasıl şekillendiğini ortaya koyan bir incelemedir.

[iii] Annie Ernaux 1/5 (franceculture.fr) M. Proust gibi yitirilmiş nesnelerin üzerinden zamanı yeniden kurmaya çalışan bir yazarın çocukluğundan olgunluğa uzanan yaşam hikâyesini yazarın sesinden dinlemek için.

[iv] https://zone-critique.com/2016/04/18/memoire-de-fille/

[v] Dr. Öğr. Gör. Eylem Aksoy Alp,  Annie Ernaux’nun Les Années (Yıllar) Adlı Eserinde Toplum, Bellek ve Yazın | AKSOY ALP | Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi s.244

[vi] Philippe Lejeune, Le pacte autobiographique, Seuil, 1996

[vii] Emile Benveniste, Genel Dilbilim Sorunları, Çev. Erdim Öztokat, YKY, 1994

[viii] Nedret Öztokat Kılıçeri, “Pascal Quignard ve Villa Amalia”, Sanat Kritik, 08.12.2020,           Pascal Quignard ve Villa Amalia(sanatkritik.com)