100 Maddede Halit Ziya Uşaklıgil

Slideshow

no images were found

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Biyografi

  1. Helvacızâdeler adıyla bilinen köklü bir aileye mensup olan Uşşakizadeler, aslen Uşak’lıdır. İzmir’e taşınan aile, halıcılıkla uğraşan aile reisi, en büyük oğlu Hacı Halil Efendi’yi, İstanbul’da bir şubesini açtığı ticarethanenin başına getirir ve Halit Ziya Uşaklıgil, ailenin üçüncü çocuğu olarak 1865’te İstanbul Eyüpsultan’da, Balcılar Yokuşu’ndaki evde doğar. Daha sonra Saraçhane’de Sepetçiler’e taşınmışlardır. 
  2. Babası Halvetiye tarikatına mensup olduğu söylenen, çok dindar Hacı Halil Efendi’dir ve halı tüccarı olan babası ve annesi Behiye Hanım ile 10 yaşına kadar İstanbul’da yaşar.
  3. Ailesiyle 1878 Mart ayında İzmir’e gelir, 24 yaşına kadar burada yaşar.
  4. Halit Ziya, dadısı Gülfidan dadının, sonraları da Dilhoş dadısının bakımında büyür.
  5. 6 yaşında ilkokulu Mercan Mahalle Mektebi’nde okur. Okulla arası iyi değildir, Kırk Yıl’da belirttiği üzere “Hastayım,” diyerek okula gitmemek için bahaneler uydurur. Evlerinin karşısındaki sübyan mektebi daha çok ilgisini çekmektedir.
  6. Saraçhane Sıbyan Mektebi’ne geçer. Kendi kendisine yazıldığı Fatih Askeri Rüşdiyesi’nde eğitimine devam eder.
  7. Aile yaz tatillerinde İhsaniye’ye gitmektedir. Geceleri Hacı Halil Efendi’nin evinde toplananlar Halit Ziya’ya gazete okutup dinlerlermiş. Halit Ziya, bu işte bir “okuma tiryakisi” olduğunu söyler.
  8. Tiyatroyu ilk kez Gedikpaşa Tiyatrosu’nda izler ve tiyatroya karşı büyük bir merakı doğar.
  9. Evde Fransızca dersleri görmüştür.
  10. Bir süre İzmir Rüşdiyesi’nde okumuştur. Buradan 1880’de İzmir’deki Mechitariste rahiplerin okuluna gönderilir.
  11. Okulda Fransızca ile İngilizce öğrenir.

12. Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamit’in padişahlığını gören Halit Ziya’nın, Rusya- Osmanlı savaşında  (1877) babası Halil Efendi’nin de işleri bozulur. Hacı Halil Efendi ile iş yapan bir tüccarın Avrupa’ya götürüp sattığı halıların parasını alıp kaçması ve ticarethanenin İstanbul şubesinin kötü duruma düşmesi üzerine aile İzmir’e taşınır. (1878) Böylece Halit Ziya ilk kez İzmir’i görür.

13. İzmir’de dedesi Halit Ziya’ya çok konuştuğu için “Papağan Halit” lakabını takar.

14. Dede, Hacı Halil Efendi’ye işlerini düzeltmesi için 1 yıl müddet tanır, yoksa ticarethanenin İstanbul şubesi kapanacaktır. Biraz İzmir’de kaldıktan sonra İstanbul’a dönülse de tekrar İzmir’e gelinir.

15. İzmir’in tanınmış hanendesi Wideman’dan müzik dersleri alır.

16. İlk okuduğu kitap Fransızca Pierre Zaccan’ın Ölümüne Kadar Düello adlı eseridir. Panson du Terraill’in  Les Nuits de la Passion’ını çevirir. Musset, Hugo ve Malharbe’den de çeviriler yapmıştır.

17. Namık Kemal, Abdülhak Hâmit’i okur, Fransızca tercümelerle ve gazete-mecmua işleriyle uğraşır. Alexandre Dumas’nın Kraliçe Margo’sunu, Scribe’ın Bir Macera-yi Aşk’ını, Racine’in La Tebaide’i çevirir.

18. Mustafa Nihat Özön’e göre ilk yazısı 3 Mart 1883’te  Hazine-i Evrâk’ta “Uşşakizâde Mehmet Halit” imzasıyla yayımlanan Deniz Danası ve Morslar’dır. 

19. 1883 yılında okulu bitirir.

20. Ubeydullah’ın yardımıyla Tevfik Nevzat ve Bıçakçızâde İsmail Hakkı ile 1 Mart -15 Ağustos 1884 tarihleri arasında Nevruz mecmuasını çıkarır.

21. Halit Ziya, Nevruz’daki Tuvalet Masası adlı köşesinde Louis Figuier’ın kitabından tercümeler yaparak tuvalet eşyalarının kullanımı hakkında bilgiler verir. Bu seri İzmir’de kahkahalara neden olur.

22. George Ohnet’ten çevirdiği Demirhane Müdürü adlı romanı ilavelerle yayımlar.

23. Kan Damlası adlı bir hikâyesi yayımlanır.

24. Babasının işleri yoluna girince küçük bir maaşla Fransızca, İngilizce öğrenir. Zamanını tütün, kitap ve eğlenceye ayırır.

25. Okuduğu kitapları gören bir yabancı, Hacı Halil Efendi’ye oğlunun ticarethanesindeki işlerden daha iyi şeyler yapabileceğini söyler. Hariciye’de görev almak isteyen Halit Ziya bir tavsiye mektubu ve yanında bir yığın kitapla İstanbul’a hareket eder. Ancak Hariciye Mektebi’ne giremez.

26. İstanbul’a dönen Halit Ziya, Ebüzziya Tevfik’i, Muallim Naci’yi, Babıali matbaalarını görür.

27. Annesi Behiye Hanım’ın rahatsızlığını öğrenenince İzmir’e döner .Halit Ziya, 20 yaşında annesini kaybedecektir. Mezardan Sesler’de kederini anlatmak ister, bu eser de Hizmet’te tefrika edilir.

28. Fransız edebiyat tarihi yazmak isteyen Halit Ziya, konuyu Abdülhalim Memduh’a açar, destek görür. Edebiyat tarihi hazırlansa da İstanbul’dan ayrıldıktan sonra basılır (Garptan Şarka Seyyale-i Edebiye-1885).

29. Tevfik Nevzat ile beraber Hizmet ve Ahenk gazetelerini kurarlar.Bu sırada İzmir İdadî’sinde öğretmenliğe başlar.

30. Hizmet’in ilk sayısında Sefile (1885) tefrika edilir fakat sansürden dolayı yarım kalır. Sefile, Ahmet Mithat Efendi’nin Henüz On Yedi Yaşında romanına çok benzese de antitez niteliğindedir.

31. Mensur Şiirler, yine bu gazetede yayımlanır. Halit Ziya, Recaizâde’ye gazetelerden birer sayı gönderir; Recaizâde Mensur Şiirler’i beğendiğini söyleyen bir mektupla karşılık verir.

32. Nemide (1888) romanı basılır. Daha sonra basılacak Aşk-ı Memnu ile benzer konular işlenir. NemideSefile’nin aksine beğeniyle karşılanır. Burada Fransız yazarlardan, özellikle Edmont Gouncourt’un Chere adlı hikâyesinden etkilendiği görülür. Nemide bitmek üzereyken Deli ve Dayda adlı iki küçük roman yayımlamak istense de bunlar sansür nedeniyle tefrika edilemez.

33.  Hikâye adlı eserini 23 yaşında yazar. 1880’li yıllarda “roman” tabiri yerine kullanılan “hikâye” ismiyle roman türünü, özellikle realist romanların özelliklerini anlatır, halk edebiyatına “adi” edebiyat derken realist romana “âlî” diyen Halit Ziya, roman türünün gelişmesi için “realist eserlere ihtiyacımız” olduğunu söyler. 

34. 1887’de intihar eden Beşir Fuat’ın pozitivizm, determinizim kavramlarını açıklayan Halit Ziya’nın hayaliyyun-hakikiyyun (realizm-romantizm) tartışmasını takip ettiğini gösterir.

35. İstanbul’a gelen bir Türk operet topluluğu için Muscotte operetini manzum olarak Türkçeye çevirir.

36. Muallim Naci’nin Tercüman-ı Hakikat’taki Ukaz-ı Osmanî köşesine karşı, Halit Ziya ve arkadaşları Hizmet’te Ukaz-ı Süphan köşesini çıkarırlar. Halit Ziya, Muallim Naci’ye karşı Püf adlı makalesini yayımlar.

37. Hizmet’te 1889’da Bir Ölünün Defteri tefrika edilir. Konusu Nemide’ye benzerdir.Yazar anılarında bundan “kısmen son zamanlarda teneffüs ettiğim ölümün soğuk havasından, kısmen Rusya Harbi’nin çocukluğumdan kalma acı intibalarının tohumu olan bu büyük roman Bir Ölünün Defteri idi,” diye bahseder.

38. 1889’da amcası Sadık Bey ile Atina-İsviçre yoluyla Paris fuarına giderler. Seyahat hatıralarını Vakit (İstanbul) gazetesine, 5-10 makale halinde de Hizmet’e gönderir.

39. Amcası Süleyman Bey gizli örgüt kurmaktan sürgün edilir. Aynı yıl Halit Ziya’nın hem kayınbiraderi hem de dedesi vefat eder.

40. İlk çocuğu Vedide’yi 4 yaşında kaybeder. 21 yaşında Köse Raif Paşa’nın yeğeni ve Halit Ziya’nın eşi olan Memnune Hanım aylarca hasta yatar, Süleyman Bey sürgünden dönse de kısa zaman içinde vefat eder.

41. II. Abdülhamit’in İnceleme Heyeti ile Trablusgarp’a gönderdiği Recaizâde İstanbul’a dönerken İzmir’e uğrar. İlk kez Recaizâde ile burada görüşen Halit Ziya’yı, R. Ekrem “Artık İstanbul’a gelseniz,” diyerek İstanbul’a davet eder. Bu sırada babası da İstanbul’a dönmek istemektedir.

42. Halit Ziya, İdadi’de yüksek sınıfların Türk edebiyatı dersini vermekte, bir yandan da Ferdi ve Şürekası’nı (1894) yazmaktadır.

43. Dünya edebiyatı tarihi yazmak ister, İbrani ve Sanskrit edebiyatı tarihi de dikkatini çekmektedir. Doğu ve Kuzey edebiyatlarıyla ilgilenir. Bunlara ait incelemeleri yine Hizmet’te yayımlanır.

44. Mehmet Rauf’un İstanbul’dan Halit Ziya’ya gönderdiği Düşmüş adlı hikâye de Hizmet’te yayımlanır. İki yazar arasındaki bağ böylece kurulmuş olur. 

45. Tercümeleri, Ebüzziya Tevfik tarafından istenir. Encümen-i Teftiş’in sansüründen sonra Nakil evvela iki cilt, sonra dört küçük kitap hâlinde basılır.

46. Halit Ziya, bu sırada bir bankada çalışmaktadır. Bankaya yeni gelen aksi bir müdürle geçinemez ve istifa eder. 

47. Vali Abdurrahman Paşa kendisini Mesalih-i Ecnebiye Müdürlüğü’ne tayin eder. Burada çok iyi karşılansa da bir kere maaş alabilir ve tam bu sırada İstanbul Reji Müdüriyet’inden başkâtiplik teklifinde bulunulur. Görevi kabul eder ve 1893’te 26 yaşında İstanbul’a hareket eder.

İstanbul Zamanı-Servet-i Fünûn

48. İstanbul’da önce Sarıyer’de kayınpederinin yalısında kalır. Reji’deki odası hemen bir edebi toplantı yeri hâline gelmiştir. 

49. Reji’ye gelenler arasında Mehmet Rauf, Hüseyin Siret, Rıza Tevfik, Ahmet Rasim gibi isimler vardır. Halit Ziya da Muallim Naci’yi, Recaizâde Mahmut Ekrem’i, Ahmet İhsan’ı ziyaret eder.

50. Ahmet Cevdet Paşa’nın teklifiyle İkdam için küçük hikâyeler yazar.

51. Kızının doğumundan sonra Cihangir’e, oradan da Nişantaşı’na taşınır. İlk evinde Mehmet Rauf aracılığıyla Hüseyin Cahit ile, son evinde ise komşusu Ahmet Hikmet ile tanışır. Ahmet Hikmet aracılığıyla da Saffeti Ziya ile tanışır.

 52. 1880’den sonra dil ve üslup anlayışı değişir. 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in Ahmet İhsan’ın Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplananların arasında Recaizâde Ekrem’in teşvik ve desteğiyle Halit Ziya da katılır.

53. Servet-i Fünûn’dan ilk tanıdığı Cenap Şehabettin olur. 

54. Server-i Fünûn dergisinin parlak kadrosu, Batı edebiyatından, Fransız klasiklerinden oldukça etkilenmişlerdir. Onlar, Batı edebiyatı okuyarak büyümüş bir neslin üyeleridir.

55. Dünya edebiyatı yazmak isteyen Halit Ziya, Sanskrit edebiyatı üzerine yazmaya başladığında Reji tarafından Hint felsefesinden bahsetmesi sebebiyle, “maddiyun mesleğini yaymakla” suçlanır. Suçsuz olduğu anlaşılsa da Sanskrit edebiyatı üzerine yazdıklarını ateşe verir.

56. Kırk Yıl’da İstanbul’daki Osmanlı Bankası baskınından o sabah karnı ağrıdığı için işe gitmediğinden kurtulduğunu söyler.

57. Bu sıralarda henüz 1 yaşındaki oğlu Sadun’u kaybeder.

Mai ve Siyah ile Aşk-ı Memnu

58. Servet-i Fünûn’da önce Mai ve Siyah (1896), daha sonra Aşk-ı Memnu (1899) tefrika edilir.

59. Mai ve Siyah’tan Kırk Yıl’da şöyle bahseder: “Bunu başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu, havadan acılı, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayal kuran yeni nesli gibi bir bahtsız tasvir etmek istedim ki ruhum bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çarpsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın.

60. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Halit Ziya “romancı” tabiatlıdır, adeta roman yazmak için doğmuştur. Tanpınar, Mai ve Siyah’ın başkahramanı  Ahmet Cemil’le hayali bir konuşma gerçekleştirdiği Ahmet Cemil’le Mülakat adlı yazılar kaleme almıştır.

61. Servet-i Fünûn’un sahibi Ahmet İhsan Tokgöz, Halit Ziya’nın tefrikaları için şunları söyleyecektir: “Halit Ziya Bey o muharrirlerdendir ki bir makalenin altında imzaları görüldüğü gibi insanın kalbinde derhal ‘Güzel bir şey okuyacağım!’ inancı gelir!”.

62. Aşk-ı Memnu, bireyin iç çatışmalarını işlemesiyle Türk edebiyatında ilk modernist romanlardan sayılır. Dönemin romancıları üzerindeki etkilerini ardılı sayılacak Mehmet Rauf’un Eylül’ü kaleme almasıyla belli olur. Mehmet Rauf, Aşk-ı Memnu’nun üzerindeki tesiri hakkında şunları söyler: “Hiçbir zaman yazar bizi bir kişi ve olayla bu kadar ciddi, samimi olarak ilgilendirmemişti. Çünkü hiçbirisini bu çözümleme başarısıyla yaşatamamıştı.”

63. Halit Ziya romanlarında “para”nın yeri mühimdi. Onunla alınacak, gidilecek, yapılacak “şey”ler, kahramanların hayallerini süsler. Bu da kahramanlara yeni “rol”ler vermiştir.

64. Romanlarında bir diğer mühim mesele ise “kırık hayatlar”dır. Oğuz Atay, Halit Ziya’nın romancılığından nasıl etkilendiğini anlatırken şunları söyler: “Halit Ziya hep kırık hayatları anlatmıştır. Yani, benim bugünkü deyimimle “tutunamayanlar”ı anlatmıştır. Hayata tutunamayan, hayat karşısında genellikle hayal kırıklıklarına uğrayan insanların dramını vermiştir. Bu yüzden onu kendime yakın buluyorum.”

Yeşil Yurt Özlemi

65. Servet-i Fünuncuların Yeşil Yurt projesi, istibdattan kurtulmak için Yeni Zelanda’ya gitmek istemeleriyle başlar. Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit gibi isimler de bu projeye dahildir. Yeşil Yurt projesi, Yeni Zelanda’ya gitmek istemekle başlasa da önce Manisa’da bir köy hayaline, oradan da İstanbul’da bir kasaba hayaline dönüşür. Halit Ziya anılarında bu durumdan şöyle bahseder: “Hüseyin Cahit’in Hayat-ı Muhayyel kitabile edebiyat cihanında daima hazaretini muhafaza edecek olan Yeşil Yurt herkesçe bilinen bir hulya yuvasıdır. O zaman yaşayabilmek için mevcudiyetini mutlaka bir ümide bağlamak ihtiyacında olan ve nihayet bütün manasile bir şair olan Fikret için bu hülyanın adeta maddiyet, fiiliyet kesbetmiş bir hakikat kuvvetini almasına hiç şaşmamıştık; fakat bunun peşine aramızdan başka takılanlar da olduğuna bakınca, ben kendi kendime, acaba onu oyalamak, hayalinde açılan ümid dünyasını söndürecek bir hakikat nefesi üfürmüş olmamak için mi mümaşat ediyorlar diye düşünür, ve nihayet müşvik bir dostluk demek olan bu iğfali mazur, hatta makbul bulurdum. Nihayet anlaşıldı ki onun sekri havasının intişarı dairesine girerek onlar da sarhoş olmuşlardır.”

66. Sadun’u kaybeden Halit Ziya, daha sonra 6 yaşındaki kızı Güzin’i kaybeder. Biraz sonra da babası Hacı Halil Efendi vefat eder. Güzin’in acısını unutmak için Büyükada’ya taşınır.

67. 1908’e kadar hiçbir şey yayımlamaz. 1905’te oğlu Bülent doğar ve Yeşilköy’e taşınırlar. Bu sırada Halit Ziya, İttihat ve Terakki Fırkası’na girmiştir.

68. 1908’den sonra hükümetin Reji’deki temsilcisi olur. 

69. Darülfünûn’da Batı edebiyatı tarihi kürsüsü açılmıştır ve başına Halit Ziya geçer, burada Hikmet-i Bedayi dersleri verir.

70. II. Meşrutiyet’ten sonra Servet-i Fünûncular tekrar toplanmak istese de bu gerçekleşmez.

 71. Sultan Reşit padişah olduğunda Halit Ziya 1909’da Mabeyn Başkatipliği’ne getirilir.

72. 4 sene sarayda kalan Halit Ziya okuma ve yazmakla hiç ilgisi kalmadığını söyler.

 73. Balkan Harbi’nin sıkıntılarını gidermek için Bükreş’e, barış için Paris’e gönderilir (1913).

74. Bütün bu işlerden sonra karaciğerinden rahatsız olduğu için Sultan Reşat tarafından Viyana’ya yollanır, Fransa’da savaşın patlamasına çok az kala zar zor memlekete döner. 

75. 1915’te İttihat ve Terakki Fırkası tarafından Almanya’ya inceleme yapması için gönderilir. Sekiz ay da burada kalır.

76. Cumhuriyetten sonra Yeşilköy’deki evinde kitaplarıyla vakit geçirir. Romanlarını sadeleştirir.

77. Son romanı Nesl-i Ahir (1908-9) Sabah gazetesinde tefrika hâlinde yayımlanır.

78. Hayatının son senelerinde oğlu Halil Vedat’ın işlerini halletmek için gider. 1937’de Tiran Elçiliği Başkatibi oğlu Halit Vedat 33 yaşında ölür.

79. Halit Ziya bu kayıptan sonra kendini ölü kabul eder. Sanat hayatının 55. yılı kutlamasında Eminönüe Halkevi’nde düzenlenen merasimde ona yöneltilen “Bundan sonraki tasavvurunuz nedir?” sorusuna şöyle yanıt verir: “Bundan sonra denenebilecek bir mesafe kalmamıştır.”

80. 27 Mart 1945’te vefat eder. Tabutu Yeşilköy’deki köşkünden alınıp Bakırköy Camii’ne getirilir. Bakırköy Kartaltepe Mezarlığı’nda oğlunun yanına gömülür. Halit Fahri ve Rıza Tevfik mezarı başında hitabeler okur.

            Alıntılar 

81. Her genç gibi bende de bir hayal, emellerimin, heyecanlarımın arasında irtisama [şekillenmeye] başlayarak hassasiyetimin daimi bir zairi [ziyaretçisi] olan genç bir kız hayali vardı ki, [onun] okunan hikâyelerden, tekrar edilen şiirlerden, dinlenilmiş bestelerden teressüp etmiş [süzülerek birikmiş], üzerine muhtelif zeminlerde tesadüf olunan veya temas edilen simalardan renkler inikas eylemiş [yansımış], silik, donuk, müphemiyet ve müşevveşiyeti [karşılığı] içinde daha cazibedar bir şekli vardı.  (Uşaklıgil H. Z., Kırk Yıl, 2008, s. 323)

82. Bu oda, cephesi bahçeye nazır olmak üzere yalının sağ köşesini işgal ediyordu. Oda kapısının karşısına tesadüf eden tarafta iki büyük pencere ağaçların arasından boğazın bir kısmını gösteriyordu. Bu pencerelerden birine ilerleyerek kanatları açtı, başını biraz sarkıtarak iki tarafına baktı, bir tarafında muzlim [karanlık] bir koru, diğer tarafında münevver [ışıklı] bir deniz gördü. Geriye çekilerek bahçeye nazır olan [bakan] pencerelere ilerledi. Bu tarafta iki pencere ile ortasında camlı bir kapı vardı, kapıyı açtı, kendisini uzun bir şehnişinde [balkonda] buldu, bu şehnişin köşkün bir kısmını büsbütün kuşatmıştı. (Uşaklıgil H. Z., Nemide, 2013)

83. Nahit bu yalnızlık içinde, gecenin bu vaktinde kendisini bu halde görmekten korkuyormuş gibi ihtiraz ediyordu [çekiniyordu]. Titrek bir elle şehnişin kapısını açtı, gözlerinin önünde bahçeyi karanlık bir deniz gibi muhib [heybetli], durgun gördü. Şehnişinde biraz ilerledi, daha öteye gitmeye cesaret edemiyormuş gibi mütereddit idi. Nihayet Nemide’nin odasının önünde durdu, titrek elini uzattı, lakin açmadı. İçinden bir seda “Ne yapmak istiyorsun?” diyordu. Evet, ne yapmak istiyor? .. Bilmiyor. Oraya girmek istiyor. O kadar… Zihnine öyle bir fikir gelmişti. Kalbinde hâkim bir sedanın bağırdığını işitiyordu: “Ne için titriyorsun?.. Nahit sende bir şey var..” (Uşaklıgil H. Z., Nemide, 2013, s. 114)

84. Ben de diğer bir roman ihzar edinceye [hazırlayıncaya] kadar gazetenin iç sayfalarında evvela romanın sonra tiyatronun bir tarihçesini yazacaktım. Şemi Bey’le bu muhavere [konuşma] neticesinde bu suretlere karar verildi: Ben “Hikâye” ile “Temaşa”yı yazdım. Bunlar “Küçük Kitaplar” silsilesine dahildi. Birincisi dahil oldu, ikincisi evvelce hikâye ettiğim surette kazaya uğradı. Nihayet epeyce uzun bir fasıladan sonra “Bir Ölünün Defteri” romanına başladım. Bu fasıla [ara] pek hayraver [hayırlı] oldu, zira üslupta ve tahkiyede [anlatımda] bir tekamül [gelişme] safhası geçirmiş oluyordum. (Uşaklıgil, Kırk Yıl, 2008)

85. Bu halet-i ruhiyenin [ruhsal durumun] içinden neler çıktı? En başta, İzmir’de yazılmış büyük romanlarımın sonuncusunu teşkil eden “Ferdi ve Şürekası” vardı. Bu eser belki kendisine takaddüm edenler [öncekiler] kadar cazip değildi, fakat öyle zannediyorum ki hayat-ı hakikiyede [gerçek yaşamda] pek yakın sayfalarla, hususuyla dedemin ve babamın ticarethanesinden, banka âleminden kalmış intibalarla [izlenimlerle] dolu idi. Eşhas [şahıslar] arasında timsaller [örnekler] vardı ki muayyen [belirli] şahsiyetlerden münakis [yansıma] olmamakla beraber birer müteayyin [belirlenmiş] ve bariz şahsiyet teşkil ederdi. Bunu bana söyleyenler pek çoktu, belki bu eser hakkında hasıl olan [oluşan] fikirlerime ona dair işitilmiş takdirler müessir [etkil] olmuştur. Bugün bu kitabı elime almak cesaretinde değilim, ihtimal o zaman kazanılan tebrik seslerine ne az nispette [oranda] müstahik [layık] olduğuma vâkıf olmamak için… (Uşaklıgil H. Z., Kırk Yıl, 2008, s. 457)

86. Ben de artık bu yeni edebi hareketin cereyanına nefsimi tamamıyla kaptırmıştım. Ben de bu cereyanın içinde bir dalgacık yapabilecek miydim? Bunu bilmiyordum, fakat herhalde onun içine atlamalıydım ve o zamana kadar zapt edilmeye [tutulmaya] çalışılan ve kısmen  mahbus [tutuklu] bırakılabilen heveslerimin birden tuğyanına [coşmasına] mukavemet edemeyerek [direnemeyerek], aynıyle herkesin denize atıldığını gören bir yüzme müptelası [tutkunu] acelesiyle üstümde endişe olarak ne varsa hepsinden soyunarak kendimi suyun içine salıvermiştim.O zamana kadar şurada burada ve bilhassa Ahmet İhsan’ın risalesinde yazılan şeylerimde bir nevi kendimi denemekten ileri gitmemişken onun matbaası artık büsbütün karargâh ittihaz edilince [merkez seçilince] ben de ne vakitten beri zihnimi tırmalayan, artık mutlaka doğurmak ihtiyacıyla beni sükundan mahrum bırakan eseri yazmak istedim: Mai [Mavi] ve Siyah! (Uşaklıgil H. Z., Kırk Yıl, 2008, s. 700)

87. Bir aile tanırız ki reisi ihtiyar olmuş, vaktiyle kazandığı bir serveti sarfa ve tutmuş olduğu suret-i maişette [yaşama tarzında] devama mecburdur. Bir çocuğu var, zengin bir pederin muhtaç olmayan bir oğlu sıfatıyla maişetini tedarik edemeyecek [geçimini kazanamayacak] bir terbiye almıştır, çalışamaz. Ailenin serveti inkıraz bulmak [tükenmek] üzeredir. Ne olacak? Bu pek âdi bir meseledir, neticesini pek kolay buluruz. Suret-i idarelerini ihtisara [yaşayışlarında kısıtlamaya gitmeye] mecbur olacaklar, çocuk bir işe girecek veyahut son servetlerini irada [gelir getiren bir yatırıma]naklederek sefilane [yoksulcasına] vakit geçirecekler. Bu neticeleri, o ailenin ahval-i hususiyelerine [özel durumlarına]az çok vukufumuz nispetinde tenevvü ettiririz [çeşitlendiririz], fakat netayic-i tabiiyesinden [doğal sonuçlarından] çıkmayız, bu esas bir hakikî [realist] için zengin bir esas addolunamaz, zira pek âdi ve tedkikat-ı hikemiyeden berîdir [felsefî incelemelerden uzaktır], bu esası bir hayalî [romantik] idare etse ya bir define buldurur veya karilerin [okuyucuların] aklına gelemeyecek yani harikulade bir netice verir. (Uşaklıgil H. , Hikâye, 2012, s. 90)

88. İşte Pygmalyon’dan alınmış siyah işlemelerle açık kül rengi eldivenler, işte Au Lion D’or’dan çıkma keçi derisinden potinler, işte siyah saten de Lion’dan herkesinkine benzer çarşaflar… Fakat herkesinkine benzeyen bu ufak tefek şeylerde zarafetlerinin ruhunda tayaran eden [uçuşan] bir nefaset [güzellik] havası bu manasız şeyleri öyle bir mümtaziyet aguşu [seçkinlik kucağı] içinde sarardı ki bunları adilikten çıkarır ve başka bir dünyanın müstesna metaı [nesnesi] hükmüne getirirdi. Onlardan taklit edilemeyen şey giydikleri değil giyinişleriydi. Peçelerini bir iliştirişleri vardı ki onu herkesin peçesinden başka bir şey yapardı. Mesela onlardan biri bir gün eldivenlerinden birini iliklemeyi unutmuş olurdu: Eldivenin tersine devrilen kapağının arasından türlü türlü ince gümüş tellerle, yahut altın zincirler arasında sıra ile inci ve mini mini yakut parçaları sıralanmış zarif bileziklerle dolu beyaz bir bilek öyle latif [hoş] bir ihmal ile açık kalırdı ki bir saniye görülebilen bu bilek artık unutulamazdı. Çarşaflarının kıvrımları, omuzları, kalçalarını sıkarak dökülüşü onları görenlere, tanıyanlara hemen kim olduklarını ifşa ederdi [açığa çıkarırdı]. (Uşaklıgil H. Z., Aşk-ı Memnu, 2013, s. 32)

89. “Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri; o önünden geçilirken pencerelerinden avizeleri, ağır perdeleri, oyma Louis XV ceviz sandalyeleri, iri kalpaklı lambaları, yaldızlı iskemleleriyle masaları, kayıkhanesinde üzerlerine temiz örtüleri çekilmiş beyaz kikle, maun sandalı fark olunan yalı demekti. Sonra Bihter’in gözlerinin önünde bu yalı bütün hayalinin tantanasıyla yükselirken üzerine kumaşlar, dantelalar, renkler, mücevherler, inciler serpiliyor; bütün o çılgıncasına sevilip de alınamayarak mütehassir kalınmış [özlem çekilmiş] şeylerden mürekkep [oluşan] bir yağmur yağıyor, gözlerini dolduruyordu.” (Uşaklıgil H. Z., Aşk-ı Memnu, 2013, s. 44-45)

90. Bir rüya içinde yahut bir âlem-i sihr karşısında idi; kemanların mühtezz eninleri, filavtanın kahkahaları, sanki bu âşetşerden, bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihr-âmiz bir nefesle canlanarak, kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atılıyor; birinden bir sâda-yı hırmân, ötekinden bir enîn-i ıztırâb, şundan bir nâle-i tahassür, diğer birinden bir cevâb-ı ümid çıkarak bütün o bir kalb-i beşere mahsus acılıkların, tatlılıkların hazinesi taşıyor, mavi siyah kelebekler gibi uçuşarak, birbirleriyle leb-ber-leb-i visal olarak dağılıyorlar, yükseliyorlar; sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine, şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor; işte işte şu aşağıya süzülen envâr-ı semâ, şu yukarıya uçuşan siyahlara bürünmüş sönük ziyaları; bârân-ı elmas… (Uşaklıgil H. Z., Mai ve Siyah, 2018, s. 34-35)

Halit Ziya Hakkında

91. “Bizde asıl romancılık Hâlit Ziya ile başlar. Namık Kemal, roman nev’ini sadece denemede kaldı. Onunla hemen aynı yıllarda işe başlayan Midhat Efendi’nin halk kütlesine okuma zevkini aşılamaktaki hizmeti inkâr edilemez. Fakat sanat eserinin ilk şartı olan şekilden daima mahrumdu. Eserlerinde birçok meselelere dokunmasına, hayatımızdaki aykırılıkları görmesine, hattâ şöyle böyle sürükleyici bir vak’a icat edebilmek kabiliyetine rağmen, yazdıklarına hiç bir hayat sıcaklığı geçirmedi. Bulduğu bazı yerli tipler, romancılık sanatına ancak Hüseyin Rahmi’nin elinde yeniden yuğrulduktan sonra mâl oldu. Hâlit Ziya ve nesli, Abdülhamid’in ilk yıllarında yetiştiler. Daha 1300 sularında, Fransız realistlerinin tesiri altında Namık Kemal’den başka türlü bir üslûp ve hayata bakış tarzı edebiyatımızda başlamıştı. Büyük dostluklara çok elverişli olan ve heyecanlarını saflıkla yaşayan Muallim Naci’yi bile peşinden sürükleyen, ona zorla Theresa Raquin’i tercüme ettiren bu realizm aşkının asıl yazıcısı, bugün pek az hatırlanan Beşir Fuad idi.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, 2007, s. 284)

92. “Bihter hem çok uzak ülkelerin hayalini kurmaktadır, ‘boğucu realiteden uzak mesut hülyasını’ yaşayacağı, kurtulacağı diyarlara gitmek istemektedir. Ancak bu yalıda hapsolur. Onun dramı “bu iki zıt mekânda aynı anda yaşamasından kaynaklanır. Romanda bu ikili yaşama, ancak ölümle içinde çıkılabilen bir durumla çözümlenir.” (Yeşim Esin Hamamcı, Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf’un Romanlarında Varlık Deneyimi Olarak Deniz (2019) başlıklı yüksek lisans tezinden )

93. “Halit Ziya’da betimleme, renkleri, gölgeleri ve ışığı, hareketle, değişimle birlikte vermek ister. Düşünceye dalma, gerçeği birden fark etmek, duygusal anlar tablo oluşturmak için fırsatlardır. Böyle durumlarda söze vurulmayan taraflar renk ağırlıklı betimlemelerden geçer. Kişinin içselliği, bakışlarının –ressamın fırçasını çağrıştıran- hareketleriyle, çoğu kez renkle de desteklenerek, okuyucuya ulaşır. Böyle durumlarda tablo kelimesinin kendisi de, Tevfik Fikret’in şiirlerini hatırlatır biçimde imge olarak da kullanılır.” (Gül Mete Yuva, Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları, 2017, 281)

94. “Tepebaşı’ndan Haliç’i seyrettiği mavi gecenin karşıtı olan bu sahne, aynı zamanda Aşk-ı Memnû’daki sahneye eşlik eden ölüm fikri burada daha belirginleşmiş, Bihter’in aynada kendini seyrederken gömülmek istediği mavi su tümüyle kararmış, Bihter’e bir sevda hayaliyle birlikte görünen yeşil denizaltı mağarası dipsiz karanlığıyla tam bir ana rahmine benzemiştir artık.” (Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, 2016, 147)

95. “Denilebilir ki kimsesizliğin, hamisizliğin çocuklukla, büyüyememekle bir tutulduğu Halit Ziya romanındaki bu uçuşan, seken çocuk kadınlar bütünlüklü, tamamlanmış, her bir arzu, ayrıntısı belirgin resimler olarak çizilmeleri, aksine yukarıdaki alıntılarda da görüşdüğü gibi, kumaşlarla, bulutsu renklerle örtülü, müphem hatlı yaratıklardır. Daha sonra özellikle Mai ve Siyah’ta giderek empressyonist birer tabloya dönüşecek bu çizimler, karakterlerin tamamlanmamışlığını, bireylerin bütünlüklü, muktedir özneler olamadığını işaret eder adeta.” (Zeynep Uysal, Metruk Ev, 2014, s. 107)

96. “Doğum üzerine kitaplar kaleme almış Halit Ziya, Ahmet Cemil ile Türkçenin yeni bir kahramanının doğuşunu gerçekleştirir. Bu kahraman, hayalleriyle yaşayan, dış gerçekliği kendi iç dünyasından gören, kafasındaki hayalleri imgeler aracılığıyla dışarı aktaran biridir. Yaşadığı bu dünya, babasının ölümünün ardından çalışmak zorunda kalması, yapabileceği tek şeyin, eğitiminin ona sağladığı yabancı dil sayesinde çeviriler yapmak olduğunu fark etmesiyle başlar ve bu noktadan itibaren onun hayalleriyle dışarının gerçekliği arasında bir çatışma başlar.”  (Seval Şahin, Zulmetten Doğan Aydınlık: Mai ve Siyah, https://t24.com.tr/k24/yazi/mai-ve-siyah,2512)

97. “Realitenin sert yüzüyle iki üç temas nasıl Ahmed Cemil’i yıkarsa, zengin, kibar, aşçılı, uşaklı, mürebbiyeli, havası garip bir hissîlikle dolu Adnan Bey’in evini de Bihter, öylece altüst eder. Güzelliğini, kadın insiyakı, biraz yabancı olan Adnan Bey’in evini de Bihter, öylece altüst eder. Güzelliğini, kadın insiyakı, biraz yabancı olan aile terbiyesi, para ihtiyacıyla ailesi için yaptığı fedakârlık, Bihter’i, etrafındaki insanlardan çok canlı, çok kuvvetli yapar. O, bu eve limonluğa düşen bir yıldırım gibi girer. Âşk-ı Memnu,küçük bir aile cehennemidir. Bir yığın karşılıklı durum, kitabın kuvvetini yapar. Kan bağları, iradesizlik, günah, romanın bütün şahıslarını birbirine kenetler. O kadar ki, ölüm, ayrılık bile bu kördüğümü çözemez. Gariptir ki, her iki roman da aynı şekilde biter. Mai ve Siyah’ta Ahmed Cemil ile annesi, Aşk-ı Memnu’da Nihal ile babası, iki çöküntü hâlinde kalırlar… Kitabın bugün için güzel taraflarından biri, bir ucunu şöyle bir gösterebildiği o zamanki İstanbul ve Boğaziçi’dir. Hâlit Ziya’da bu İstanbul, yer yer yaşanmış olarak vardır. Bir Ölünün Defteri bize belki Eylül kadar o zamanın Boğaziçi’ni bugün bile tadına varılacak bir hava ile verir. Bu, edebiyatımızda ilk def’a görülen bir hâdisedir.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, 2007, s. 285-286)

98. “Halit Ziya’da birey geniş bir tarihi freskte değil, günlük yaşam ve hayallerle dolu sınırlı bir dünyada yer alır. Yazar daha sonra anılarında bunun bir tercih olmadan öte dönemin sansürüne boyun eğme olduğunu ifade eder. Sansür olmasaydı Mai ve Siyah model aldığı eserlere daha da yaklaşabilecektir diye düşünebiliriz.” (Gül Mete Yuva, Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları, 2017, s. 282)

99. “Ahmet Cemil düşlediği her şeye sahip olmanın eşiğine geldiği anda “siyah karanlığın” içine yuvarlanacaktır. Mai ve Siyah’ı, Lukacs’ın Roman Kuramı’nda Flaubert için kullandığı terimle “romantik düş kırıklığı romanı” kategorisine yerleştiren Robert Finn’e göre, kitabın ana ekseni, “Fransız Parnasçı şair Sully Prudhomme’dan alınan ‘siyah’ ve ‘mai’ ayrımının, yani iyimserlikle karamsarlığın, idealizmle ekonomik determinizmin, roman boyunca süren ve gittikçe hızlanan çatışmasıdır” (Finn’den alıntılayan Koçak O. 1996, s. 111)  (Orhan Koçak, 1996, s. 111)

100. “Bihter’in yavaş yavaş değişen durumu onun bu adımı atmaya nasıl uygun bir ruhsal durum içinde olduğunu göstererek bizi olaya hazırlar ve genç kadının dönüşümünü okura yadırgatmaz. Bihter, Göksu’nun gezintisinde Behlül’ün Peyker’i baştan çıkarmak için ensesinden öptüğünü görür ve cinsel açlığını hisseder ve Behlül’le arasında bağ kurar. Göksu sefası, Adnan Beyler ile Firdevs Hanım (Melih Bey takımı) ailelerinin katıldığı kapalı dünyada geçer. Burada sanki başka insanlar yaşamaz. Yazarın uyandırmak istediği  yoğun ve gergin havanın etkisini bozabilecek, dikkat dağıtacak hiçbir öğeye yer vermez.” (Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış 1, 2012, s. 96)

Kaynakça

Gürbilek, N. (2016). Kör Ayna, Kayıp Şark. İstanbul: Metis Yayınları.

Hamamcı, Y.E. (2019). Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf’un Romanlarında Varlık Deneyimi Olarak Deniz. (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi.

Koçak, O. (1996). Kaptırılmış İdeal: Mâi ve Siyah Romanı Üzerine Psikanalitik Bir Deneme. Toplum ve Bilim Dergisi, 70, 94-152.

Moran, B. (2012). Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış 1. İstanbul: İletişim Yayınları.

Notos Öykü, Halit Ziya Uşaklıgil Özel Sayısı-Başlangıçta O Vardı. 60, Ekim-Kasım 2016.

Önertoy, O. (1999). Halit Ziya Uşaklıgil Romancılığı ve Romanımızdaki Yeri. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Siyah Endişe -Bir Asır Sonu Anlatısı Olarak Halit Ziya Edebiyatı-, Haz. Deniz Aktan Küçük-Murat Narcı, İletişim Yay., İstanbul, 2019.

Şahin, S. (2016).  Zamanımızın Bir Kahramanı Ahmet Cemil, Halit Ziya Uşaklıgil, Notos Öykü, 60, Ekim-Kasım 2016, 40-46.

Şahin, S. (2020). Zulmetten Doğan Aydınlık. (https://t24.com.tr/k24/yazi/mai-ve-siyah,2512)

Tanpınar, A. H. (2007). Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergah Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2008). Kırk Yıl. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2012). Hikaye. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2013). Aşk-ı Memnu. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2013). Nemide. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2015). Kırık Hayatlar. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2016). Bir Ölünün Defteri. İstanbul: Özgür Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2016). Ferdi ve Şürekası. İstanbul: Can Yayınları.

Uşaklıgil, H. Z. (2018). Mai ve Siyah. İstanbul: İletişim Yayınları.

Uysal, Z. (2014). Metruk Ev Halit Ziya Romanında Modern Osmanlı Bireyi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yuva, G. M. (2017). Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları. İstanbul: İletişim Yayınları.