Ramize Erer: “Karikatür beni dönüştürdü, özgürleştirdi, güçlendirdi”

Slideshow

no images were found

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Son olarak geçtiğimiz günlerde Galeri Nev’de düzenlenen “Tahassüs ve Heyecan” başlıklı karma sergi aracılığıyla sanatseverlerle buluşan Ramize Erer ile kariyeri, karikatürleri, resim ve gravür çalışmaları üzerine konuştuk.

Feminizm sizin çalışmalarınızda sıklıkla karşılaştığımız önemli bir konu. Ayrıca “ilk feminist karikatürist” olarak da tanımlanıyorsunuz. Peki sizin için feminizm nedir ve bu konuda kendinizi nasıl ifade edersiniz?

Feminizm en basit ifadeyle cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan ve kadınların haklarının korunmasını hedefleyen dünya görüşüdür. Kadınların ve erkeklerin doğal olarak eşit haklara sahip olması gerektiğini öngördüğü için, aslında bana göre bütün kadınların feminist olması gerekir. Ama, maalesef erkek egemen iktidarlar, söylemleri feminizmi erkek düşmanlığına indirger, feministleri şeytanileştirir. Bir sürü kadın da bu tuzağa düşer. Ben görece olarak, kadınların da söz hakkı olan rahat bir ailede büyüdüm. Annem Virginia Woolf, Simone de Beauvoir’ı bilmeden, doğal olarak feministti. Angoulême’de ki ödül konuşmamda söylediğim gibi, annem, annelerin kızlarına vermekten en çok korktuğu şeyi – ‘özgürlük’ verdi bana. Ben bu özgürlük duygusu ile cesaretlendim ve karikatürler yaptım. Doğal olarak küçük bir kızken bile bende var olan ‘eşitsizliğe, haksızlığa’ isyan, ilerleyen yaşlarımda Virginia Woolf ve Simone de Beauvoir gibi yazarları okumam, Türkiye’deki kadın hareketiyle tanışmam, onların dergilerine Pazartesi’ye destek için karikatürler çizmemle birlikte feminist bir bilince dönüştü. Feminizmin bana bu hayatta yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen kadınlar olduğunu gösterdi ve güç verdi. En son “Me Too” hareketinde de bir kadının, bütün kadınların sesi olabileceğini gördük. Bu bile bütün kadınlar için çok değerli. 

1990 yılında çıkan Bir Bıyıksız ile karikatür albümü çıkaran ilk kadın karikatürist olmanın ötesinde, aslında bu alana yeni bir soluk, yeni bir heyecan getirdiniz. Sizin için karikatürün karşılığı nedir?

Karikatür ilk başlarda bir düşünce biçimi, kendimi ifade etme şekliydi. Sonra beni dönüştürdü, özgürleştirdi, güçlendirdi. Vazgeçilmez bir yaşam biçimim oldu.

Vivet Kanetti sizin kadınlarınız için, “Ramize’nin kadınları çok hedonisttir. Kilolarını ve kadınlıklarını komplekssiz üzerlerinde taşırlar,” ifadesini kullanıyor. Peki kadınlarınız neden bunca hedonisttir ve sizce onları hedonist yapan nedir?

Kadınları erkek karikatürlerindeki klişe kadınlara karşılık, hayatta oldukları gibi bütün doğallıkları ile, sıradanlıklarıyla, defolarıyla aktarmaya çalıştım. Şimdiye kadar hiç bahsedilmediği şekilde kadınların arzularından bahsederim. Yok edilmeye çalışılan yaşama heyecanlarını çizerim. Erkek karikatürlerindeki kutsal anneye karşılık, 50’sinde, 18‘inde gibi kara sevdalara tutulan, âşık olan anneler çizerim. Benim çizgilerimde şaşırtıcı olan budur. Bazı feminist çizerler gibi, onları cinselliklerinden soyutlaştırmam, bir fikre dönüştürmem. Belki Vivet’in hedonist bulduğu bunlardır. O kadınların yaşama arzusu, iştahı, beni de çizmeye iştahlandırır. 

Karikatür anlayışınızın gelişmesinde üzerinizde etkili olan belirli bir ekol, anlayış oldu mu?

Elbette var. Gır-gır ekolü. Ama ekoller ayrı zamanda yeni bir şey yaratabilmek için, kırılmak, unutulmak için de var. Uzun süredir beni etkileyen çizerlerin yanı sıra beslendiğim yazarlar, ressamlar, sinemacılar da var.

Ramize Erer

16 yaşından itibaren çeşitli alanlarda sanatsal üretim yapıyorsunuz. Bu, oldukça uzun bir kariyere tekabül ediyor. Peki bu süreçte sizin için kırılma noktası olarak tanımlanabilecek olaylar oldu mu?

Yıllarca mizah dergilerinde çalıştıktan sonra Radikal gazetesinde çizmeye başlamak. Mizah okuyucusundan çok farklı, ağırbaşlı bir okuyucuya kendimi kabul ettirmek, onlara “Kötü Kız” gibi aykırı bir kahramanı sevdirmek. 13 yıl boyunca her gün, ama her gün ağır bir işçi gibi karikatür çizmek ve bir gün toptan işten atılmak. Üstelik atılışımızı internet sitelerinden öğrenmek. Apar topar iki çocukla Paris’e yerleşmem. İşsiz ve depresif 6-7 aydan sonra resme tekrar başlamam. Karikatürist olarak gittiğim Paris’ten ressamlığı da elde edip 12 yıl sonra geri İstanbul’a dönüş. Sanıyorum meslek hayatımdaki en önemli kırılma noktalarıydı.

Profesyonel anlamda eğitim birçok açıdan önemlidir. Siz de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü mezunusunuz. Peki üniversite eğitimi size ne kattı ve bu sırada sizi etkileyen isimler oldu mu?

Akademide özgür ve bohem bir atmosfer içinde batılı bir eğitim aldık. Resim öğrencisiydim ama diğer bölümleri de dolaşır, atölyelere girer çıkar, arkadaşlar edinirdim. Heykel atölyesi, resim atölyesi kadar heyecanlandırırdı beni. Sanatın her alanı heyecanlandırır ve denemek isterdim. Bu ancak okulda olabilirdi ve benim için büyük şanstı. Hocamız Adnan Çoker’di. Çok iyi bir hoca ve entelektüeldi. Sinema günlerinde mesela atölyeye girer “Hadi film seyretmeye,” deyip bizi sinemaya yönlendirirdi. Sadece Picasso’yu, Matisse’i bize anlatmaz, büyük bir coşkuyla Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’nı sahne sahne sanatsal bir açıdan anlatırdı. Sanatçı bakışımı akademide edindim.

Gravürden karikatür ve portreye kadar farklı türlerde sanatsal üretimler gerçekleştiriyorsunuz. Peki tüm bu üretimler sırasında sizi yönlendiren temel motivasyon nedir?

Karikatür ve resim kendimi ifade biçimi olmaktan uzun süredir çıktı. İkisi de benim yaşam biçimim. Yaptığım üretimleri yolculuğa çıkmak gibi düşünüyorum. Karikatür dışa dönüktür, çizerken sosyalleşir, haber okur, dış dünyada olup bitenlerle ilgilenirim. Resim ile içsel bir yolculuğu çıkarım. Yalnızlaşır, içe kapanırım. Sonuçta ikisi de bana mutluluk verir.

Farklı alanlarda üretim yapmak çalışmalarınıza nasıl etki ediyor?

Hepsi birbirini besliyor, farklı bakış açıları kazandırıyor. Bundan memnunum. Zenginleştiğimi hissediyorum. Ayın 10 gününü yetiştirmek zorunda olduğum karikatürlere, diğer zamanımı da resme ayırıyorum.

Özellikle Paris’te geçirdiğiniz uzun yıllar, bu süreçte kazandığınız Prix Couilles Au Cul, ardından Türkiye’ye dönüşünüz sizin için oldukça önemli olsa gerek. Peki Fransa öncesi ve sonrasında hayatınızda, sanatınızda neler değişti?

Paris’teki hayatım çok sade, mütevazı idi. Orada gerçek bir sanatçı gibi yaşadım. Mahallemizdeki ‘squat’ta atölyem vardı. Ayda en az bir iki kere komşuya gider gibi müzeye gider, en baba galerilerdeki sergileri kaçırmazdım. Pek çok sergiye katıldım. O güzel günlerimi özlüyorum açıkçası. Çizgi roman dergisi Fluide Glacial’ın verdiği Prix Couilles Au Cul benim için onur vericiydi. Ki bu efsanevi dergide pek çok hayran olduğum ve tanışma fırsatı bulduğum harika Wolinski, Cabu gibi çizerler de çizmişti. Fransa’ya karikatürist olarak gittim, ressam olarak döndüm. Hayatımdaki en büyük değişiklik bu oldu. İstanbul’da aynı atmosferi bulamasam da güzel bir atölyem var ve resim yapmaya aynı heyecanla devam ediyorum.

2016 yılında Versus Art Project’te gerçekleşen ilk kişisel serginizden bugüne resim ile ilişkinizde sizi yönlendiren ana faktör nedir?

Resme duyduğum aşk. 

Resim çalışmalarınızın büyük bir çoğunluğunu yine kız çocukları, kadınlar ve onların çevreleriyle birliktelikleri oluşturuyor. Peki sizi kadınları resmetmeye iten ne oldu?

Resim yapmaya başladığımda o zamanlar ergenlik çağında olan oğlumun, ilkokula giden kızımın portrelerini yapıyordum. O yaştaki arafta olma hâlleri, gelgitleri, kırgınlıkları, kaybolmaya başlayan masumiyetleri beni çok etkiliyordu. Aslında o portrelerle kırılganlığı resmediyordum. Aynı kırılganlık kadın portrelerinde de var. 

Hem bir karikatürist hem de bir ressam olarak renkler sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Renk kullanmayı çok seviyorum. Renk benim için resmin psikolojisi, olmazsa olmazı. 

Yine renklere paralel olarak çalışmalarınızdaki boyama tekniğiniz de dikkat çekiyor. Genel olarak hangi teknik ve formlar üzerinden hareket ediyorsunuz?

Malzeme olarak genellikle tuval üstüne yağlı boya ve akrilik kullanıyorum. Aslında sakin bir yapım olmasına rağmen, resmin karşısında heyecanlı ve sabırsız olurum. Çok hızlı boyar, bir anda çıkartmak isterim. Resmimi başladığım duygu ile bitirmek isterim. Bu yüzden uykusuz kaldığım, bütün bir geceyi resim yaparak geçirdiğim çok olur. Figüratif resmi seviyorum. Manzara resmi yapsam bile, insana dair bir şeyler koymak isterim. İnsan hikâyelerini anlatmayı seviyorum. 

Portre çalışmalarında şüphesiz en önemli konulardan birisi figürlerin yüzleri ve bu yüzlerin sahip oldukları anlamlardır. Sizinse kimi figürlerinizin bir yüze sahip olmaktan dahi âri olduğunu görüyoruz. Bir yüze dahi sahip olmayan bu insanlar neyi simgeliyor?

Akademi yıllarından beri böyle bir eğilimim var. Saatlerce uğraştığım portrenin yüzünü birden silebilirim. Bazı resimler, portreler için o yüzsüzlüğün daha güçlü bir ifade verdiğini hissediyorum. 

Aslında yazmak her şeyden önce bu serüvenin arka planında yer alan en önemli meselelerden birisi. Sözgelimi Bir Bıyıksız’dan Tehlikeli İlişkiler’e uzanan yolda hep metinsel bir yan da var. Bu noktada “yazmak” sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Beni çok heyecanlandıran ve en çok beslendiğim alan edebiyat. İyi bir edebiyat okuyucusuyum diyebilirim. Yazıyı çok seviyorum ve bir ara Bayan Yanı dergisinde de “Kız Hikâyeleri” adı altında çizgi hikâyeler anlattım. 

Son bir soru olarak, Ramize Erer önümüzdeki süreçte sanatsal üretimlerine nasıl devam edecek?

Şu anda bir planım yok. Aynı heyecanla çalışmaya devam edeceğim sanıyorum.