Niyazi Zorlu: “Ne yazarsam yazayım bende mevzu parçalanıyor, hayata özeniyor.”

Abdullah Ezik, İpek Bozkaya ve Dilek Sarıboğa, Odak Yazar dosyamız için Niyazi Zorlu ile kitapları ve edebiyatı üzerine konuştular.

Âdem:

Abdullah Ezik: Öncelikle farklı şekillerde uzun yıllardır yazın hayatının içerisinde olduğunuzu söyleyebiliriz. Yıllarca özel radyolar ve TRT için radyo oyunları kaleme aldınız. Bu noktada hâlihazırda yazı ile ilişki kurmuş biri olarak edebiyat ile ilişkiniz nasıl başlayıp gelişti?

Attika adlı yayımlanmamış bir roman dosyamdan alıntı ile başlayayım Sevgili Abdullah: Başlangıçlarımızın haddi hesabı yoktu. Çocukluğuma dair kafamdaki en eski resim benim başlangıçlarımın da ilki. Yazı ben beş yaşındayken, İzmir’de, Tamaşalık Mahallesi 1030 Çıkmaz Sokak, No 130’daki taraçalı eve taşındığımızda başladı; ağır demir kapı açıldığında küçük avludaki dergi, gazete kâğıtlarından oluşan, ta belime kadar gelen o havuzu gördüğümde ve içine girdiğimde yaşadığım mutluluğu dünyada unutmam, unutamadım. Yazı beni içine işte ilkin böyle buyur etti.

A.E.: Radyo oyunları yazdığınız sürecin sizin yazınınıza, roman ve hikâyelerinize sızdığını düşünüyor musunuz? (Söz konusu oyunlar ile roman ve öyküleriniz arasında herhangi bir bağ görüyor musunuz yoksa bunları birbirinden apayrı sahalar olarak mı değerlendiriyorsunuz?)

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi mezunuyum. Okuldan sonra bir arkadaşımla eve çıktık. Ben okuyup yazarken evin bütün geçim yükü onun omuzlarındaydı. Ziraat Mühendisi olarak iş bulamadım. Para kazanmak için radyo oyunları yazmaya başladım. İlkin Peride Celal’in bir öyküsünü radyoya uyarladım. İzin almak için İzmir’den İstanbul’a kadar geldim (pek ekonomik olmasa da dürüst bir girişimdi), bir yaz günü Bebek’ten Levent’e çıkan yokuşu tırmandım, kan ter içinde Peride Celal’in evine vardım. Oyunu gösterdim. Bu benim öyküm değil, bambaşka bir şeye dönüşmüş, artık o senin olmuş dedi. Bana Margaret Atwood’u sevip sevmediğimi sordu. Neyse… Bu oyunlar “Arkası Yarın” ve “Radyo Tiyatrosu”na olan çocukluk aşkımla ama TRT’nin katı ve hayatın ünlemlerine, kesintilerine, sürçmelerine kapalı, boğucu kuralları içinde yazıldı, her cümlem kurumun editörleri tarafından didik didik edildi, oyunlar türlü türlü hamasetlere savruldu. Bu deneyimin diyalog kurma, ikincil karakterler yaratma, yan alanlar oluşturma, sesleri yakınlaştırıp uzaklaştırma vb. açılardan yararı olmuştur diye düşünüyorum. (Yazdığım metinlerde, hani o sesleri yönlendirmek için kullanılan parantez içlerini hâlâ keyif alarak kullanıyorum.) Ancak TRT’nin önerdiği o alana sığmam mümkün değildi. TRT de bir dönem Bilge Karasu gibi yazarlara sağladığı özgürlüklerden çok uzaklaşmıştı.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

A.E.: 1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “dikkate değer öykücü” olarak anıldınız. Henüz yolun başındaki genç bir öykücü için bunun karşılığı nedir? Bu tür ödül ve anılmalar sizi, genç yazarları nasıl etkiliyor?

“Dikkate değer” öykücü olarak anıldığımı öğrendiğimde, “Açık Radyo” kurulma aşamasındaydı, ben de 1001 Gece Masalları’nı uyarlamak üzere gelmiştim İstanbul’a. 1001 Gece’yi 101 gece, yemek fişleri karşılığında uyarladım. Sonrasında Varlık Dergisi’ne gittim, rahmetli Enver Ercan’la tanıştım, bana “Sende intihar edecek adam tipi var. İntihar edeceğine yanımda çalış! Bana yardım edersin!” dedi. Dergide takılmaya başladım. Tahsis ve tahsis kontrolü yaptım, yazarlara teliflerini götürdüm onların yazılarını dergiye taşıdım, hatta gölge yazarlığı tecrübe ettim.

“Dikkate değer bir yazar olmak”ın bir karşılığı var mı, orasını kestirmem zor ama Varlık’ın arşiv odasında karşıma tesadüfen çıkan bir kâğıtta, benim katıldığım yarışmanın jürisinin oylarını görünce sanki o zamana kadar etmediğim dualarıma küçük bir karşılık buldum. Öykülerimin Leyla Erbil tarafından sevildiğini görmek benim için dünyalara değer bir başka başlangıç oldu.

A.E.: Şehir İçi Öyküleri’nden Âdem’e uzanan çizgide edebiyatınızın nasıl şekillendiğini düşünüyorsunuz?

Yazmak, yazarın kendisine bakması, kendi şekli şemalını anlatması kadar zor olmayabilir. Benim ilk metnim (sanırım buram buram) Beckett kokar: “Anneye Anımsamalar.” (Kim bilir nerede o metin, sana göstereyim diye aradım ama bulamadım Sevgili Abdullah! O metni aralarında Ece Ayhan’ın da olduğu birkaç kişi okudu.) Yıldırım Türker o zamanlar Metis’te editördü, o da bu metni okuyunca benimle tanışmak istedi. Türker yayınevinden ayrıldı, Varlık Ödülleri’ne başvurduğum dosya devreye girdi, genişledi ve Şehir İçi Öyküleri ortaya çıktı. Adı İçli Şehir İçi Öyküleri olsun istedim, çünkü öykülere sinmiş, hüzünlü, “içli” ve biraz da naif havanın farkında olduğumu okura başlıkta göstermek istedim. Yazarın kendisiyle alay edecek kadar ne yaptığının farkında olmasına her zaman önem verdim. İçli kısmı iç edildi. İlk öykü kitabında sanırım bir şekilde dizginlenmeye çalışılan veya kitabın sonunda kendini haykıran bir şiddet (İzmir şehri) vardı, son kitapta bu şiddet (İstanbul kenti) kitabın başından sonuna kadar her yerde ayyuka çıktı.

A.E.: İlk kitabınız Şehir İçi Öyküleri 1998’de, Hergele Âşıklar 2003’te ve Âdem 2017’de yayınlandı. Kitaplarınız arasında, özellikle son iki kitabınız arasında oldukça uzun bir süre var. Bu uzun sürenin sebebi nedir?

Hergele Âşıklar’ıben İstanbul’da başlayıp Almanya’da tamamladım, hatta Almanya’ya bu kitabı tamamlamak için kaçtım diyebilirim; çok ağır bir kitaptı, aile ile, ülke ile, aşk ile fiziksel mesafeye gereksinimim vardı. Sekiz yıl kadar Frankfurt am Main’da, sadece “kitap” yiyerek yaşadım (çok ciddiyim, bir günde birkaç kitabı devirdiğim olurdu). Tam oburluk günleriydi, okuduğum kitapların, karşılaştığım fikirlerin ıcığını cıcığını çıkardım, mesela Schopenhauer’in “Dile Gelmek” (Zur Sprache kommen) kitabını berbat Almancamla okumaya cesaret ettim ve muhtemelen yanlış anladım. Edebiyatın en büyük besinlerinden biridir yanlış anlamak.

Ve nihayet, gerçek ile yazıyı karıştırdığım, yazdığım metindeki bir fazlalığı, bir sözcüğü iki parmağım arasında bir böcek gibi tutup bilgisayar ekranından çıkarmaya kalkıştığım an panik atakla tanıştım. Sözcüklerin canlandığı, hasma dönüşmüş hısımlar gibi karşıma dikeldikleri, başları ezilesi, yok edilesi hallere dönüştükleri anların zirvesiydi bu. Kendimi evden dışarıya öyle bir fırlattım ki, Allah düşmanıma vermesin!

Bu dönemi bir ifrata kaçma, sınırları zorlama ama aynı zamanda edebiyata dair bir itiraz, bir baş kaldırma dönemi olarak adlandırsam yeridir. Necmi Zekâ şiirini, onun zarif ve bir o kadar iğneli ironisini de bu dönemde keşfettim, bu şiirle epey muhabbet ettim, Zekâ’yla mektuplaşmaya (mailleşmeye) başladım; bana uzun süre katlandı.

Bu dönemde iyi-kötü ayırt etmeden okuduğum bütün kitapların kenarlarına düşürdüğüm notlar, metinlerin kendisinden daha geniştir. Sorunuza dönersem; neredeyse on beş yıllık o uzun sürede ben boş durmadım: Ters O adlı ta Arabistan çöllerinde başlayıp kurulmakta olan Osmanlı’nın Bursa’sına uzanan, insan deri, gölgeler, aşk ve intikam gibi temalara yer verdiğim ve ne yazık ki yoğunluktan gebermiş, tasarı halinde (veya panikatakta) kalmış bir metne başladım. Yine bu dönemde Dut adlı, birkaç kitaba bedel, büyük hacimli, kelimelerin tam anlamıyla dut oldukları bir dil tecrübesi, bir roman çıktı ortaya. Birkaç yazar, şair okudu Dut’u bu zamana kadar. En gerçekçi yorum Ayşegül Devecioğlu’ndan geldi: “Dil mevzuyu bi’ güzel eziyor!” Bu girişim yayınevinden bir karşılık görmedi, “Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordular, “Dile gelmeye çalışıyorum” diyemedim; kitap sararmış çeyizimde sus pus bekliyor. Sandıklardaki nesneleri sarartan, güvelerin dışkılarıdır.

A.E.: Dil ile kurduğunuz ilişki kaleme aldığınız her metinde kendisini açıkça gösteriyor. Öyle ki sesler ve dil aracılığıyla metin içerisinde bambaşka bir dünya kurduğunuzdan da söz edebiliriz. Peki dil ile olan bu ilişkiniz kökünü nereden alıyor? Bize biraz yarattığınız dil ve edebiyatınız arasındaki ilişkiden söz edebilir misiniz?

Çok büyük konuşuyorum, Sevgili Abdullah; çünkü elimden başka bir şey gelmiyor. Ne yazarsam yazayım bende mevzu parçalanıyor, hayata özeniyor belli ki, sürekli kesintiye uğruyor, başka sesler, başka anılar, başka yüzler, başka alıntılar arasına giriyor, sözcükler ve niyetler ufalanıyor, huylar kuruyor. Başka deyişle; benimkisi hayatın kendisi gibi kırık, bozuk, dağınık bir dil olabilir. Dizgesi olmayan hayatları anlatmaya talip edebi biçim nasıl kalkar da dizgelik taslayabilir? Anlatmanın mümkün olmadığını itiraf etmek düşüyor bana. Bu çabadan geriye dilin kendisi, dilin tutturduğu terane, kapılıp gitmek üzere ortaya çıkmış bir esinti kalıyor. O esinti bana ve bazılarına iyi geliyor.

A.E.: Hikâyelerine yer verdiğiniz karakterler birçok açıdan toplumun uzağında kalmış/uzak tutulmuş kişiler. Sığınmacılar, eşcinseller, ötelenenler… Bu noktada sizi ötekilerin hikâyesini yazmaya iten nedir?

Toplumun çok da uzağında değiller aslında, tam ortasındalar, gözün ne mendebur ne iğrenç bir organ olduğunu aşikâr eden ayaklı deliller her biri. Bu yüzden iyi bir gözlemci değilimdir ben, göze inanmam, göz göze gelmekten kaçarım; iyi dinleyiciyimdir, sesin gerçekliğine, görüntüleri, biçimleri seslerin yarattığına inanırım, dünyaya vereceğimiz bir organ varsa o da kulak. Dut romanında Madam Bovary karakteri vardır, intihar ettikten sonra İzmir’de bir kitabın kapağından, saray kaçkını bir deli gibi doğar. “Ah Meryemciğim ah! Sen kim, yazmak kim?” der Madam. Yazarlığa soyunan Tamaşalıklı Meryem yanıt verir: “Hakkınız var Madam Bovari, bizim yazımız ölüm provası, cahil cesareti.” Buradaki “biz” kadındır, Şark’tır kuşkusuz.

Romanları yazarken ben garp edebiyatının burjuva veya küçük burjuva kahramanlarına bahşettiği soluk kesici benzetmelerle, muhteşem metaforlarla, derin tahlillerle dolu, her yerinden asalet ve akıl fışkıran o dili, anlatımı elimden geldiği kadar, “yazılmayanlar”ın, “çukur”dakilerin hizmetine sunmak niyetinde bir fani oldum. Tabii her şey, edebiyat da dahil, hatırladığımız kadarıyla.

A.E.: Âdem’de “İyi bir okur, gerçek yazarın öykünün ta kendisi olduğunu bilir,” diyorsunuz. Şüphesiz söz konusu kurgu bir eser de olsa bu çok önemli bir cümle. Bu noktada “yazarı öykünün ta kendisi yapan” nedir?

“İyi bir okur, gerçek yazarın öykünün ta kendisi olduğunu bilir,” demişsem, öyküye özerk bir varlık, yazarından bağımsız hareket eden, başına buyruk bir beden atfetmişim demektir. İpler veya kelemler sanıldığı gibi yazarın mı yoksa tam aksine yazdığı şeyin elinde mi sorusu kafamı kurcalamıştır. Bu cümleyi kurarken yazarın (kendimin) özgürce karar verme iradesinden kuşku duymuşumdur. Bilinmek isteyen Tanrıların araç olarak yazıya başvurduklarını okumuşumdur bir yerlerde. Yazıya duyulan inancın, yazının içinde bulunduğuna inanılan kutsallığın Tanrıyı bile şaşırttığına, mesela Arapça yazılı her kâğıdın başta ümmi insanlar herkeste saygı, dehşet uyandırdığına, eğer yerdeyse korku içinde öpülüp başa götürüldükten sonra duvar yarıklarına sıkıştırıldıklarına, insanları Tanrıyı görmüşçesine sarstığına şahit olmuşumdur. Muhtemelen yazının muska gibi boyunlara asıldığını, yazının kendisinde ne olduğunu benim de henüz bilmediğim fazladan bir şey olduğunu biliyorumdur. İnsanın insan olalı dünyanın her yerinde istihareye yattığını birileri söylemiştir bana. Mısır’da yakılan kâğıtlardaki harflerin ruhlarının kanatlanıp rüyalara gireceğine ben de inanmışımdır farkında olmadan. Bildiğim tek şey, yazının, yazınsal yaratıcılığın kaynağının gölgeli alanlar olduğu ve o alanların yazarı hayvanlaştırdığı.

Hasılı, her yazarın kendine özgü bir yolu yordamı vardır, olmalıdır diyorum.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

A.E.: Niyazi Zorlu ile yazdıkları arasında, kendi yaşantısıyla kurguladığı öyküler arasında ne tür bir ilişkiden söz edebiliriz? Öykülerinize sinmiş bir yaşanmışlık söz konusu mudur?

Yazıdaki hayvani yandan söz etmiştim… Yazarken sadece sözcüklere değil, kişilere, mekânlara, yaşanmışlıklara da eziyet ediyorum. Çünkü hepsi arsız, hepsi “kendi gelen”; ne vardan anlıyorlar ne yoktan, hiçbirinde utanma yok! Gecenin bir yarısı “yaz yaz yaz!” diye beni uyandırıyor, başımın etini yiyorlar. Oysa benim elimde sadece uykum var! Elimdeki harflere, sözcüklere, çürük çarık malzemeye çaresizce bakıyorum, ben nasıl doyurayım, hangi birine dağıtayım onları? Benim yazarlığımın bir derdi varsa, o da işte böyle, dermansız bir şey! (Söylediğim her şeyde bir abartının parmağı var gibi görünebilir bazılarına ama gece olup bitenler konusunda çok ciddiyim. Ben yazmaya bayılmıyorum, kendimi yazarken buluyorum.)

Aynı zamanda tahrif ediyorum mekân ve kahramanları, yamultuyorum, tanınmaz hâle getiriyorum, oyalıyorum, yatıştırıyorum onları. “Korkmayın,” diyorum, “sizi hiçbir dile çevrilemeyecekler, anlaşılırlık denen o doyumsuz utanmazlık, riyakârlık semtinize uğramayacak”. Tamaşalık gibi yampiri, kıç kıça mahallelerde yaşanılan şiddetli hakikat aktarılır bir şey değil çünkü, insanda eğer utanmanın zerresi varsa anlatmaya koyulmaz, yapabilecek iyiliklerin en büyüğü onların sefaletlerini, çürük kahkahalarını, ayazda kalmışçasına titremelerini, gidip de gelmemelerini sayıklamaktır; onlardan öğrendim ben sayıklamayı. Ranciere’in dediği gibi, “deliliği iyileştirmek” sahiden de bizi aşar, bizim yapabileceğimiz tek şey (benim yokluk dediğim) “tımarhaneye kapatılmalarının önüne geçmek”. Olabildiği kadar!

A.E.: “Âdem bana emanet ettiklerinde şehir değil bir kentti,” diyerek aslında ciddi bir ayrım yapıyorsunuz. “Bulunduğu konuma doğal yollardan kurulan” şehre karşılık kentlerin “sonradan inşa edilen yapılardan” meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bu da aslında bir kent olarak Âdem’i henüz şehirleşmemiş bir yapı olarak imlediğinizi gösterir. Peki sizin için kent ve şehir arasındaki fark nedir ve Âdem neden şehirleşememiştir?

Ben her şeyden önce İzmirliyim; kentli değil, taşra kokan şehirli bir yazarım. Hatta hatta, dünyadan başka bir şey olmayan bir mahallenin sakiniyim, Tamaşıklıyım. (Bunun altını çiziyorum, çünkü bana göre dünyaya ancak “göt içi büyüklüğünde” bir mahalleden, mesela Diyarbakır İstasyon Caddesi’nden, Edirne semalarındaki bir Çingene mahallesinden, Burgaz adasındaki balıkçı kahvehanelerinden girilir.) Ülkelerin, şehirlerin mahallelere bölünmesinden yanayım; kurtarılmış mahallelere bütün kalbimle inanırım. Dut adlı anlatıda Tamaşalıkça diye mahalli, her türlü dizgeden azade ve arapsaçı bir dil yaratmaya cüret edecek kadar ileri götürdüm bu inancı.

Az önce de değinmiştim… Şehirden kente (İstanbul) geldiğimde işler değişti: mahallemi ve sükûnetimi kaybettim, basınca maruz kaldım, saflığımdan oldum; mekânların, sokakların ve ille de göze gelmeye mahkûm aşkların ağırlığını tattım. Rüyalar yerini kabuslara bıraktı, resimler siluetlere dönüşürken dilin, varlıkların hatları keskinleşti.

Senin de farkına vardığın gibi, Sevgili Abdullah… Benim iki öykü kitabımda da romana yakın bir bütünlük vardır, tıpkı Hergele Âşıklar’ın öyküye yakın oluşu gibi; türler, cinsler arası keskin ayrılıklar bende silikleşir. Âdem, Defter dergisinde yayımlanan öyküden yola çıktı. Bir dosya oluşturmaya koyulduğumda, bu öyküdeki kahramanın cinsiyetinin üzerindeki örtüyü kaldırdım. Kente yanıt verdim, onun bana yaptığı şeyi ben de ona yaptım, meydan okudum; üstelik Adem’in en önemli vasıflarından birinin yokluk olduğunu bile bile.

A.E.: Âdem boyunca gerilimin hiç düşmediğinden, aksine “dışarıda kalmanın ürkütücülüğü ile içeride olmanın korkusu” arasında sıkışıp kalmanın tüm karakterleri, onlar üzerinden de metni şekillendirdiğinden söz edebiliriz. Buna aynı zamanda Âdem’in en önemli meselelerinden birisi olan “şiddet”i de ekleyebiliriz. Peki dışarısı ile içerisi arasındaki bu gerilim sizde neden bu kadar önemlidir? Sizin için şiddet ve gerilim birbirini besleyen şeyler midir?

İzmirliyim ben ama İzmir’de kimse beni tanımaz bilmez. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen İzmir’de kaybolmak daha kolaydır. İstanbul gibi “kayıt”sız kalınamayacak bir kentteyseniz, kayıt etmekten, kayıtlarınıza suç aleti gibi bakmaktan, “ben buradayım” demekten başka elinizden bir şey gelmez. Uzlaşmanın yolunu bulamadım ben İstanbul’la! İstanbul’da yaşamak bir intikam hikâyesi oldu çıktı. Ne de olsa sizi kendisiyle aşık atmaya, ara sokaklarda bile meydana çıkmaya davet eden bir hasım var karşınızda. İstiklal Caddesi’nde yürürken istiklalinizi tehdit eden, “Sen Arapsın, seni tanıdım! Var yaaa, Arap, sen yandın!” diye küfürlerle, tehditlerle size eşlik eden, sizi sahiden de henüz basılmamış bir fotoğrafın arabı olduğunuza inandıran bir gölge.

A.E.: Âdem boyunca dikkat çeken bir diğer mesele aslında Âdem’in kim olduğudur. Âdem kimdir: anlatıcı mı, yazar mı, her öyküyü bir sonrakine devreden Âdem’in sakinleri mi, yoksa bütün bir kent mi?

Sorudan ziyade zarif bir yorum bu, Sevgili Abdullah. Sahiden de dönüp baktığımda canlı cansız her şey olduğunu görüyorum Âdem’in. Tıpkı İstanbul gibi, olmadık, inanılmaz bir şey, sakinlerine huzursuzluk bulaştıran, canlı bir ölü!

Fotoğraf: Ali Altuntaş

A.E.: “İyi bir okur ol ve bana hiçbir şey sorma!” diyorsunuz. Tabii bu noktada bu söyleşiyi gerçekleştirerek iyi bir okur olamadığımızı belirtmek gerekir. Ben de bu noktada devreye girerek bir yazar olarak okur ile ne tür bir ilişki kurduğunuzu sormak istiyorum, çünkü metinleriniz birçok açıdan yorumsal, açık uçlu yapıtlar olarak değerlendirilebilir. Peki Niyazi Zorlu yazarken karşısına ne tür bir okur yerleştiriyor?

Okur meselesi önemli. Yakın bir zamanda, sanatkritik söyleşilerinin birinde değerli Enis Batur, Ece Ayhan’ın okuru umursamadığını söylemişti. [Gergedan’lı Enis Batur da Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi’ni (olay Tamaşalık’ta geçer) elime tutuşturan Ece Ayhan da benim başlangıçlarıma aittir.] Ece Ayhan ile İzmir’de, bir seneyi aşkın bir süre aynı çatı altında yaşadık. Benim gördüğüm Ece Ayhan okuru umursuyordu; onun sadece var olan okurdan bir beklentisi yoktu, o yüzden Ece kendi okurunu yine kendi elleriyle yarattı. Ben okurumla henüz tanışmamıştım, yakın bir zamanda Zafer Aracagök ve Mahmut Mutman beni mahcup eden yorumlarla ortaya çıkana kadar. İkisine de minnettarım.

A.E.: Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni kitaplar, öykü veya romanlar var mı?

Dut dışında, editörünü ve yayınevini bekleyen Attika adlı bir roman; dergilerde, seçkilerde yayımlanmış ve birkaç tane de yayımlanmamış öykülerden oluşan (yukarıda bahsettiğim bütünlüğe pek uymayan) Bir Tanrı ile Bir Çay adlı öykü dosyası var. Yazar adlı, edebiyat ortamının tuhaflıklarına, tutkularına, ihtiraslarına, hesaplarına bakmaya çalıştığım, tepelerde geçen bir cinayet romanı var. (Roman dediğime bakma: roman, öykü, bunlar hep ağız alışkanlığı!)

Şehiriçi Öyküleri:

İpek Bozkaya: Şehir İçi Öyküleri her ne kadar öykü formunda olsa da dili kullanımınız şairane olduğundan öyküler şiire yaklaşıyor. Yine kitap tür olarak öykü gibi görünse de başından sonuna bir bütünlük içinde. Dolayısıyla ne tür olarak öykünün sınırlarına dahil, ne dil olarak düzyazının. Sınırlandırmalardan, sınıflandırmalardan, verili ölçülerden, düzenlerden azade olmayı yazının başkaldırışı olarak mı algılamalıyız?

Şiir denince, okur olarak benim akan sularım duruyor. Türkçe şiirin geçmişten bugüne gelen izlediği inişli çıkışlı rotalarını hayranlıkla, gıptayla izlemeye çalışıyorum. Şiirin beklenmedik yerlerde, beklenmedik formlarda da bulunduğuna, bulunacağına; Mensur Şiirleri ve romanlarıyla Halit Ziya Uşaklıgil’in, Yaşar Kemal’in büyük şairler olduklarına inanıyorum. Bana sorulduğunda, Ece Ayhan’ın en büyük şiir kitabı Şiirin Bir Altın Çağı’dır diyorum. Keza Behçet Necatigil’in de bütün şiir birikimini Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları’na sarf ettiğini düşünüyorum. Sevim Burak’ın Mach1’e Mektuplar’daki akışı da şiirin kederli tarafına yazıyorum. Yazdıklarımın şiirden payını epeyce aldığını ben de düşünüyorum. Şiirlerimi ilk gösterdiğim kişiler ağız birliği etmişlercesine, şiiri bırakıp hikâyeye başlamayı tavsiye etmişlerdi bana geçmişte. Hikâyeler yazdım ama sanırım şiiri hiçbir zaman bırakamadım.

İ.B.: Bu ritim, bu formül, bu şiir yükü anlattıklarınızın kendi bulduğu bir dil mi? Öykülerin/karakterlerin sizden beklediği bir dilin varlığını hissettiniz mi? Bilinçli bir çaba mı?  

Dil, ben ve anlattıklarım arasında etkileşim olmazsa olmaz. Kimden, neyden ne kadar var, terazide hangimiz ağır basıyoruz, geri çekiliyoruz, onu kestirmek benim işim değil. Ancak, sanırım yazan kişi (anlatıcı) varlığını adaletin kılıcı gibi her koşulda, her zaman hissettiriyor yazdıklarımda. Bu var olma biçimini ahlaki bir zorunluluk olarak tanımlıyorum. Her fırsatta söylemeye çalıştım: Başkaları adına söz almada, yazınsal güç gösterilerinde beni mahcup eden, beni yerin dibine sokan bir yan var. Yazdığımız ne varsa, aslına bakarsanız tek kahramanı biziz.

Okura ve hatta kahramanlara yazının sahnesinde olduğumuz sürekli hatırlatmadan edemem ben, edemiyorum; heveslerini kırmak pahasına onları yavan, kuru gerçeğin alanına çekiyorum, Aşk Mektupları seçkisindeki “#somayıunutmaunutturma” öyküsünün sonunda söylemeye çalıştım, anlatının pornografik bir nitelik kazanmaya teşne yerlerini itiraf ediyorum, “edebiyat yapan”, imgelerden imgelere sıçrayan, neredeyse “şerefsiz”, “havalı, artist” bir yazarın kurgularına karşı okuru olduğu kadar öykü kahramanını da uyarıyorum: Yüz vermeyin, söz vermeyin, Devlet’inizin kapısından taşlayarak kovun bu yazarı.

İ.B.: Yazma sürecinin işleyişi hakkında soracak olursak; yazmak ve yaşamak birbirine paralel mi? Bir kırılma mı gerekliydi yazmak için sizde? Sözgelimi Marika’yı anlatmak bir ihtiyaç hâli miydi?

“Kırık dil”den dem vurmuştum yukarıda. Kırılmaktan daha güzel bir bahanesi, başlangıcı olabilir mi edebiyatın! 6-7 Eylül Olayları’ndan bizim ailenin bazı üyeleri de “fail” olarak nasibini almış (“Fail olarak nasibini almak” deyimi Türkçe felsefe sözlüklerine armağanım olsun!), Alsancak’a yağmaya katılan baba tarafından akrabalardan söz eden (Alsancaklı) anne tarafından akrabaların fısıltılarına kulak misafiri oldum. Eski İzmir’e, sakinlerine, Marika’ya, sanki bizzat ben canlarını yakmışım, evlerinden yurtlarından etmişim gibi, kendi meşrebimce, elbette çocuksu, romantik saiklerle ağıt yakmaya koyuldum, onlardan bağış dilendim. Alsancak’ta anneannemim evinin arka avlusundaki duvarın arkasındaki evde yaşayan İtalyan kökenlilerin sessizliğini kırmaya, onları, eşyalarını hayal etmeye, onları edebi yoldan yağmalamaya koyuldum gerçekte. Rumların, Ermenilerin arkalarında bıraktıkları boşluğun, bu boşluğun yaratılmasında katkısı olanlar tarafından şiddetle doldurulduğunu sezdim; o şiddetin sokaklara, evlere, beynimize sızdığını. Beddualardan ailecek korkmayı, bana öyle geliyor ki, biz Rumlardan, Ermenilerden öğrendik.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

İ.B.: Şehiriçi Öyküleri’nde şehir, ölüm, dirim, folklor, geçmiş gibi unsurların retoriğin malzemeleri olduğunu görüyoruz ama… Bir hikâye anlatıcısı olarak sizi besleyen kaynakların bunlar olduğunu söylemek mümkün mü?

Beni besleyen, uyaran, kışkırtan şey rüyalar. Özellikle Hergele Âşıklar rüya ile başladı. Tanrı bana harfler veriyordu ve biz cem-i cümle bu harflerle ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk.

Tamaşalık’ta, kavgalarımızın en hararetli, en güzel yerinde Tanrı denen o izleyiciyi “Ne bakıyorsun kardeşim, sinema mı oynatıyoruz biz burada!” diye başımızdan savuşturduktan sonra, öfkemizin bokunu veya leşini çıkarıyorduk; aşk romanlarının, “arkası yarın”ların tutkulu takipçisi, biri ölü altı çocuk sahibi, eşşşek kadar kadın olan annemin aklına uyuyorduk, gözlerimizden yaş gelene kadar tepinerek kahkahalar savuruyorduk. (Bunları yazarken sesli gülüyorum.) Benim edebiyatımın arkasında işte bu türden çatlaklar var.

İ.B.: Anlatılarınızdaki zengin ve özgün dil… Aynı anda hem yerli masal anlatıcısı hem kentli bir şairin sesi var…  Bu dili kuran kişi olarak etkilendikleriniz kimlerdir? (Sözgelimi ben Şehiriçi Öyküleri’nde yer yer Marquez’e yazma güdüsü veren büyükannenin varlığını hissettim.)

Ben ailenin tekne kazıntısıyım. Annem bu yüzden belki de benim tek arkadaşımdı. İki çocuk gibi, el ele tutuşup Kemeraltı’nın yolunu tutardık, Havra Sokağı’ndan girer Konak Meydanı’na ellerimizde maydanoz demetleri, “manço”lar, gofretler, romanlarla çıkardık. Anneme “ev kadını” demeye bin şahit isterdi, beceremezdi evi çekip çevirmesini. O evde yaralarına aşk romanları basarken, ben de ona özenirdim, ancak Agatha Christie’nin cinayet romanlarıyla yaralar açmayı tercih ederdim. Tamaşalık’ta yaşıyor, bir de üstüne 8 yaşındayken Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş’unu okumuşsanız, eh artık siz iflah olmazsınız.

Mahrem hayatıma dair gani gani malumattan muradım şudur: Siz dili seçmezsiniz, (harfler, boyalar, notalar ve saire) malzemeniz ne olursa olsun, dil gelir sizi bulur; yeter ki siz mahallenizin adresini karşı tarafa açık açık, dürüstçe verin.

Hergele Âşıklar:

Dilek Sarıboğa: Hergele Âşıklar romanınızda anlatıcı ve anlatılan çeşitli noktalarda değişikliğe uğruyor; bunu en net şekilde romanın esas akışından ayrılan, italikle yazılmış bölümlerde görüyoruz. Romanın başlarında iç ses gibi algılanan bu bölümler devamında şiirsel başka bir parça olarak katılıyor. Bu parçaların metnin esas kurgusuna etkisi nedir?

Kim demişti, şimdi hatırlamıyorum, o italik bölümler olmasa da olurmuş, diye. Haklı olabilir. Sanırım ben o italik bölümlerle başka bir sese, pencereye geçmeye çalıştım, romanın sahiden yoğun yapısını yana yatmış ve kısılmış bir gözden başka bir şey olmayan italik ile inceltmeye, mola vermeye çalıştım. Ancak o mola yerleri çok daha yoğun bir etkiye maruz bırakmış, korkutmuş olabilir okuru. (Başta Hergele Âşıklar yazdıklarımın veya ne bileyim, parçalı yazımın başka tarzlara, söylemlere fena halde alışmış bünyelere göre olmadığının farkındayım.)

D.S.: Romanda anlatıcı ve anlatılan dışında şaşırtıcı bir diğer meselenin de sözcük oyunları ve hatta bu oyunların kitap üzerindeki imlaya yansıması olduğunu söyleyebiliriz. “Y” harfi arızalı bir daktilo metni, hayatı tersine yaşamaya gönderme yapacak şekilde büyük harfle başlayan değil, büyük harfle biten, noktayla başlayan cümlelerde olduğu gibi. Anlatımda ve imlada karşılaştığımız bu dil oyunların sizin için anlatımda işlevi nedir?

Tamaşalık’ta yanı başımızdaki komşumuz başçavuşun oğlu vardı, benden iki yaş büyük. Ailesi, mahallenin en “zengin”i. Kamuflajlı oyuncakları vardı, metal ve maket cipler, uçaklar, savaş romanları… Bir de avuç içi büyüklüğünde, yağlı kâğıda basılmış, tek formalık porno dergileri. Oyuncaklara ve dergilere bakıp tahrik olur, beni de oynamaya çağırırdı… Bu tür şeylere kol kadar sıçan karşısında çaresizce miyavlayan kedi gibi baktım ben. Benim iştahımı bir ünlemin altındaki damlaya benzer, bedenden kopmuş o mayi nokta kabarttı, sertleştim. Resimlerin veremediği heyecanı ben yazıda buldum. İlk yazdığım metin (ilk başlangıcım) bir pornodur, tek okuru bendim; kahramanları yabancıydı (ceyn, riçırt); her mastürbasyon yapmak istediğimde o ince bir okul defterine yazılı kitabın kapağını açtığıma göre epey başarılı bir yazı denemesi olmalı. Daha ben ne diyeyim!

D.S.: Hergele Âşıklar’ın merkezinde 80’li yıllara kadar devam eden gecekondu mahallelerindeki hayatta yetişmiş devrimci gençlerin toplumsal meselelerinin olduğunu görüyoruz. Böyle bir mesele varken metinde anlatımın bu kadar ön plana çıkmasının meseleyi okuyucunun dikkatinde geri planda bırakacağına dair endişeniz oldu mu?

Bir yazarın birilerine bir şey anlatması, bir bildiriye, mesaja sahip olduğu sanısına kapılması ve üstelik bunu iletmeye çalışması bence en hafif deyimiyle talihsizlik, hadsizlik. “Politik” bana göre edebiyatta her zaman tırnak içinde olmalıdır. Bir kez daha söyleyeyim… Hem kurgunun, gerçeği soymanın ve/veya giydirmenin alanında at koşturacaksın hem de kendi yazdığın kitap üzerine el basıp gerçeği ve sadece gerçeği temsil ettiğini savunacaksın; tek kelimeyle aymazlık!

Ben mevzuları dilden bir kabukla sıvadığımı söyleyebilirim belki, onları biçimden başka bir şey olmayan bir kabuğun içinde hapsettiğimi de söyleyebilirim; dilden, üsluptan (veya her ne ise o’ndan) oluşan bu kabuğa bir çekiç, bir kafa darbesi indiren okur içinden çıkan şeyle tatmin olur mu olmaz mı, orasını ben bilemem.

Geçmişim, geçmişimdeki duvar yazıları, devrimcilerin (Başka bir tuhaflık ama dini kavramlarla anılırlar, hatta Hergele Âşıklar’da buna dikkat çekmeye çalıştım; halklar nezdinde onlar “melek” gibidirler, “peygamber gibi çocuklar”dır) nurlu yüzleri bugünümü şekle şemaile sokan hayati parçalardır elbette. Yüz milyarlarca yıllık yeryüzü tarihinde devrime olan inancımı küçük zaman dilimlerindeki bozgunlar için asla terk etmedim. Diğer yandan devrimci mücadelenin, ülkemizde de homofobinin değirmenine su taşıdığını gördüm. Ben bu mücadeleye Hazan ile Zekeriya gibi birbirini deliler gibi seven erkeğin varlığını, başka cinsellikleri hatırlattım. (Tarih dersi vermek gibi olmasın ama gücünü, o yere göğe sığdırılamayan Fransız Aydınlanması’ndan alan düzcinsel azgınlık karşısında rengarenk bir cinsellik kültürü memleketimizde ne yapacağını şaşırmıştır. Unutmayın, Mısır’da eşcinselliği Fransız sömürgeciler yasaklamıştır. Daha önce kimsenin iplemediği tercihler Garp’ın müdahalesiyle birer utanç vesikasına dönüşmüştür.)

(Sabrınıza sığınarak bir parantez daha açmak istiyorum… Âşkın erkek kahramanlar arasından geçmesinden hareketle, Hergele Âşıklar’ı “gay edebiyat” diye, en hafif tabirle, “uyduruk” bir türe sokmaya çalışanlar da var. Yazarların cinsel tercihleri ile yazınınkileri, çok rica edeceğim, birbirine karıştırmayalım. Ben yazarların “hetero edebiyat” yaptıklarını şimdiye kadar hiç işitmedim.)

D.S.: Hergele Âşıklar romanında mekân unsurları tam anlamıyla netlik göstermeyen ev, okul, sokak gibi alanlardan oluşurken bir yandan romanda ele alınan coğrafyanın “Çukur Mahallesi” olduğuna sıklıkla vurgu yapılıyor. Çukur’un sizin için önemi nedir? Ayrıca bu tezatlık sizin için “Çukur”da yaşamının normallerin dışında ayrık bir kültür olduğunu mu gösteriyor?

Çukur yerine oyuk da diyebiliriz. Diş problemi vardır Tamaşalık gibi mahallelerde yaşayanların; dişleri dökülür artlarında derin, karanlık çukurlar bırakarak. O çukurları kapatmak isteyen kişiler ya annem gibi güldüğünde utanarak ağızını kapar ya da benim gibi bildiği tek şeye, çürük, miadı dolmuş kelime oyunlarına sarılır ve “Dişlerimiz değil dökülen, düşlerimiz” deyiverir.

Diş yoksa dünyayı ısıramazsın. Diş geçirilmeyi bekleyen tatlara, hazlara, edebiyat nev’inden güzel sanatlara yutkunarak, gıptayla bakarsın. Dur lan, dersin, şu harfleri bir de ben kurcalayayım, öyle bir şey söyleyeyim ki, dişten farksız, keskin olsun, okuyanın içine saplansın: Hergele Âşıklar, açlıkla, yoklukla, aşağılamayla, erken ölümlerle sınanmışlar adına atılmış koca bir ısırıktır. Doğruya doğrudur. Siz edebiyat için ne yaptınız Allah aşkına, diye sorulduğunda verebileceğim en kestirme yanıt muhtemelen “Onu ısırdım; onda ısırık izi bıraktım”dır.

D.S.: Hergele Âşıklar’da geçen “Diddo” markalı çikolata, romandaki dar gelirli çevrede çocukları kontrol altına alma konusunda bir araç olarak kullanılıyor ve çikolatanın etkisine kapılan herkese zarar veren bir arzu nesnesi hâlini alıyor. Bu metinde “Diddo” paranın karşılığı ve kapitalizmin uzantısı olarak yer aldığını söyleyebilir miyiz?

Tamaşalık’ta ufak çaplı bir çetemiz vardı. Liderimiz Nagihan adlı, bizden birkaç yaş büyük, irikıyım bir kızdı. Çok çapkındı. Parasızlık yüzünden geç sünnet olan, karşımızdaki bir başka çıkmaz sokakta oturan bir çocukla kapıların ardında evcilik oynardı. İşte bu Nagihan bakkalı oyalarken biz Dido çalardık. Didoları Nagihan’a teslim ederdik. O da bize pay ederdi.

Hayatımın tek töreni Dido’yu yerken açığa çıkandı. Sessiz bir bando eşliğinde göndere bayrak çekmek gibiydi, öyle bir tarifsiz tahrik. Kıyamazdınız. Hiç kolay değildi, saatlerce sürerdi yemesi. “Çocuk” yorulurdu ama değerdi.