Mustafa Çiftçi: “Beni bıraksalar da ben geceler boyu anlatsam ama şimdilik bu kadarla yetinelim ey okur.”

Slideshow

Abdullah Ezik- Esin Hamamcı- Uğur Erden

AE: Bozkırda Altmışaltı ile edebiyatımızın sınırlarını taşraya, büyük şehirlerin ötesine doğru genişletiyorsunuz. Gerek bir yazar gerekse bir okur olarak “merkez” olarak nitelediğimiz şehirlerden uzak bir yeri yazmak nasıl bir duygu?

Merkeze uzak oldunuz mu ancak ölümünüz haber olur. Ben öyle olmasın, burada yaşayanların da bir hayatı var bilinsin istiyorum. Niyetim ve gayretim böyledir. Ne kadar becerebildiğimi zaman gösterecek; gerçekten uzakları mı yazmışım yoksa merkeze öykünen mahcup bir taşra mı anlatmışım beraberce göreceğiz.

AE: Lakaplar, insanların birbirlerini sıfatlarından tanıması… Kitaplarınızda lakaplar çok var. Bunun sebebi nedir?

Yiğit namıyla anılır denilmiştir. Herhalde o sebepten. Siz söyleyince benim de dikkatimi çekti. Küçük yerde herkes birbirini tanır ve ismiyle değil lakabıyla tanır. Bu durumun bir tezahürüdür herhalde….

AE: Bozkırda Altmışaltı’da kitap boyunca takip edebildiğimiz en önemli izleklerden birisi “babalar ve oğullar”. Peki taşrada baba veya oğul olmak nasıl bir duygu, bu sorunun Yozgat gibi şehirlerdeki anlamı nedir?

Esasen baba-oğul ilişkisini izah edebilmeye ne taşranın ne merkezin gücü yeter. Hikâyelerde yaşananlar da Yozgat’a mahsus haller olmayıp hayatın genelindeki baba-oğul ilişkilerinin Yozgat’a yansıması gibidir. Anlatması da yaşaması da zor ilişkidir. Özen ister, çok imtihan edilir, kırılgandır, tamiri zordur baba-oğul ilişkisinin.

AE: Kadın erkek ilişkileri Bozkırda Altmışaltı’nın en önemli konularından birisi. Bu ilişkilere kimi zaman aileler, komşular vs. de etkide bulunuyor. Peki bu ilişkilerin karakterler ve onların çevresi üzerindeki etkisi nedir?

Kadın-erkek ilişkisinin tesir etmediği karakter ve çevresi pek azdır. Onları anlatarak karaktere şekil vermek de yazarların pek sık başvurduğu bir metottur. Her coğrafyanın kadın-erkek ilişkisine bakışı farklıdır. Bu farkı edebiyatta görmek ise pek heyecan vericidir. Ben de taşradaki hallerini anlatmaya gayret ettim.

AE: Metinlerinizde kullandığınız dil de çok önemli. Kimi zaman bir masal dili olan bu yapı kimi zaman yöresel unsurlardan da alabildiğine yararlanıyor. Çok zengin ve doğal bir diliniz var. Bu dil, kaynağını nereden alıyor? Mustafa Çiftçi dili nasıl oluştu?

Keşke bilsem ama bilmiyorum. Dilimin nelerden etkilendiği, nereye doğru gittiği, sonunda ne hale geleceği… bütün bunlar hep merak ettiğim ama cevabını bilmediğim sorular.

EH: Ademin’in Kekliği ve Chopin’de eğitim meselesinin ısrarla altını çiziyorsunuz. Okumuşlarla okuma(ya)mışların karşılaşma anları insan ilişkilerinde acı-tatlı olaylara yol açıyor. Okumuş ve okumamışlar, bir de okulu yarım bırakıp baba mesleğini sürdürenler…. Eğitim meselesinin karakterleriniz üzerindeki etkisi nedir?

Hikâyelerde eğitimin bu kadar yer almasının sebebi babamdır diye düşünüyorum. Kendisi zor şartlarda okumuş biri olarak hemen her olayın sonunu okuyarak kendini kurtarmaya getirir. Bu bana çok tesir etmiş olmalı. Bir de yaşadığım-yazdığım yer olan memleketimde kurtulmanın yolu okumaktan geçer. Okumaya doğru kanatlanmış onlarca genç insan gördüm – görüyorum. Onların halleri hep gözümün önündedir hal böyle olunca okumak ve okumamak bütün meseleymiş gibi duruyor.

EH: Ademin’in Kekliği ve Chopin hikâyelerinizin sonları üç nokta ile bitiyor. Üç nokta diyorum çünkü bir hikâyede birçok olay geçse de, bir masalın sonu gibi yaşanıp geçmiş ancak hâlâ bitmemişlik hissi barındırıyor. Bunun sebebi nedir, üç nokta buna hizmet ediyor mu?

Üç nokta olması biraz halimi anlatmak için bir usul. “Yani bu hikâyeye burada bir son veriyoruz ama devamı var, beni bıraksalar da ben geceler boyu anlatsam ama şimdilik bu kadarla yetinelim ey okur.” diyorum. Üç nokta bu haliyle elbette işe yarıyor hem de çok yarıyor…

Mustafa Çiftçi

EH: Adem’in Kekliği ve Chopin’de memur ve esnaf çocuklarına sıkça rastlıyoruz. Bunun belirli bir sebebi var mı?

Etrafımda hep onlar var. Ben de memur çocuğuyum. Lojmanda otururdu , etrafımızda esnaf çocukları vardı. Hâlâ da çevremde onlar var. Bu durum da etkiliyor olmalı metinleri.

UE: Ah Mercimeğim’de duyguların, özellikle korku ve öfkenin öne çıktığını rahatça söyleyebiliriz. Karakterleriniz sürekli korkuyorlar veya öfkeleniyorlar. Peki neden bu kadar korku ve öfke?

Korku zayıflıktan beslenir. Zayıf insan korkar ve öfkelenir. Kendinden, durduğu yerden, tercihlerinden emin olan kişi niçin korksun? Ama kahramanlarımın endişeden emin olacak kadar bir güvenceleri yok. Bu da onları korkak ve öfkeli yapıyor. Zaten erkeklerde çaresizlik kızgınlık olarak kendini gösterirmiş. Çaresizlik öfkeyi besliyor anlaşılan…

UE: Ah Mercimeğim’deki iki hikâyede (“Baba Neredesin?” ve “Bacanaklar”) özellikle Ankara yolu üzerinde bir “nokta”nın öne çıktığını ve mutlaka bir çekirdek meselesinin olduğunu gördüm. Bu benzerlik dikkat çekici geldi bana. Nedir bu “nokta” ve “çekirdek” meselesi?

Kırıkkale- Ankara yolunun üzerindeki otobüs durağının adı “Nokta”dır. Herkes bilir. Nokta’nın böyle bir somut manası vardır. Bir de Yozgat’tan kalkan her otobüsün yolu Ankara’yadır. Diğer yönlere az araba bulursunuz ama herkes akın akın Ankara’ya gider burada…

UE: Ah Mercimeğim’in son hikâyesi olan “Uykucu Duman ve Ben”de baskın olan, ama bu kitaptaki hemen her hikâyede ortaya çıkan (Mesela “Köfte Ekmek”te Mersedes’in veya ilçedeki malların “laf olmasın diye” satılmaması gibi…) bir sorun var: Dedikodu. Dedikodu edebiyatınızda nerededir?

Dedikodu kanser gibidir. O kadar hızlı yayılır o kadar acı verir ki şaşarsınız. Ölü eti yemeye benzer dedikodu. O kadar mekruh görülmüştür yani. Edebiyatımız da hayatımızdan beslendiğine göre orada da ikrah edilecek bir şeydir dedikodu.

UE: Ah Mercimeğim’deki hikâyelerin büyük çoğunluğunda “istek” öne çıkıyor. Bu öne çıkış bazı karakterlerin hiçbir isteklerinin kalmaması şeklinde de görülebiliyor, bir şeyleri çok isteyip bir türlü elde edilememesi şeklinde de… Yanılmıyorsam tüm kitapta istenene ulaşılabilen tek hikâye “Ah Mercimeğim”… İsteyip ulaşamamak bir kader mi sizin edebiyatınızda, neden bu tükenmişlik veya sürekli engellerin çıkması hâli?

Engel çıksın ki hikâye olsun. Kurgu tamamlansın. Engel yoksa, hikâye hayat gibi olur. Hayat heyecan vermez sıkıcıdır, tek düzedir. Bu yeknesak hali aşmanın sırrı engel çıkarmaktır. Kahramanına acıyan yazardan güzel hikâye çıkmaz. Kahramanın acı çekecek, perişan olacak, koşacak, terleyecek ki o hikâye anlatılmaya değer olsun. Esasen hayatın sağına soluna heyecan serpiştirmektir anlatmak…