Meraklı Okur Kütüphanesi: “Kolektif İmkân” serisi üzerine Eda Çaça ile söyleşi

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Kolektif Kitap Yayın Yönetmeni Eda Çaça (Foto: Elif Tekneci)

Birçok yayınevi son yıllarda yayımladığı özel serilerle okur için farklı yazarların kitaplarını bir araya getiriyor ve belirli bir merkez etrafında okura yeni bir alan açıyor. Kolektif Kitap, bu konuda giriştiği yenilikçi tavır ve Türkçeye kazandırdığı metinlerle adından sıkça söz ettiren bir yayınevi.

Bu perspektifle hazırlanan “Kolektif İmkân” serisi, günümüz sorunlarına kapı aralayan, çeşitli sanatçı ve akademisyenler tarafından yazılmış kitapları Türkiye’deki okurlarla buluşturuyor. Politikadan felsefeye birçok farklı disiplinin odağında yer alan sorunları masaya yatıran seri üzerine Kolektif Kitap’ın genel yayın yönetmeni ve serinin yayıncısı Eda Çaça ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kolektif Kitap son dönemde yayımladığı kitaplarla kendisinden oldukça söz ettiren bir yayınevi. Özellikle kitap serileriniz sunduğu olanaklarla dikkat çekiyor. Bize ilk olarak Kolektif Kitap’ın genel yayın politikasından bahsedebilir misiniz?

Kolektif’in yayımladığı kitaplardan oluşan kütüphaneye “meraklı okur kütüphanesi” diyebiliriz aslında. İlk yıllarından beri farklı türlerde, farklı konularda ve farklı okuma alışkanlıklarına hitap eden kitaplar yayımladı. 2018 yılında halihazırda var olan dizilere yenilerini ekleyerek aslında belli konularda derinleşebilmek ve her kitabı görünür kılabilmek için kütüphaneyi derleyip düzenlemiş olduk. Kolektif Düşünce, Kolektif İmkân, Kolektif Yaşam ve Kolektif Tarih kurmaca dışı dizilerimiz. Dizi dışında da ağırlıklı olarak popüler bilim, antropoloji, toplumsal cinsiyet, anlatı ve siyaset alanlarında kitaplar yayımlıyoruz. Ayrıca Kolektif Çocuk etiketiyle yayımladığımız çocuk ve gençlik kitaplarımız ve kurmaca dizilerimiz de bulunuyor. Listemizde yer alan bu farklı disiplinlerdeki kitaplar bazen bizim bile tahmin etmediğimiz kadar birbirleriyle diyalog hâlinde; karşıt ya da paralel düşüncede olabilirler ama birlikte okundukları vakit birbirlerini ya da bir düşünce hattını beslediklerini görüyoruz.

Kolektif Kitap’ın birçok önemli serisi var ama bunlar içerisinde “İmkân” oldukça yeni ve güncel. Bu seri fikri nasıl doğdu ve gelişti?

Ekim 2018’de başlattığımız bir felsefe dizisi Kolektif İmkân. Zihnimizi kurcalayan, hayatla ilişkilenme tarzımızı etkileyen meselelere felsefe bugün ne söylüyor sorusu etrafında şekillendiğini söyleyebilirim. Uzun süredir birçok şeyin arifesinde olduğumuzu biliyor, konuşuyoruz ama şimdi bugün buradan bakınca daha net bir biçimde görebiliyoruz bunu. Şimdiye kadar yayımladıklarımız da önümüzdeki kitaplar da aslında bunlara değiniyor hep, yeni toplumlar, yeni ekonomiler, insan-hayvan ilişkisi, insan-doğa ilişkisi, teknoloji, insanmerkezcilikten çıkış, popülizmler, bilgi sorunu ve tabii tüm bu sistem değişikliğinde insanın konumu ne olmalıdır sorusu. Bu açıdan, Kolektif İmkân’ın amacı için tek bir cümleyle günümüzün meseleleriyle ilgili düşünce araçlarımızı zenginleştirmek diyebilirim.

“İmkân” serisinde yayımlanan kitaplar da bir o kadar yeni ve günün nabzını tutan yakın dönem çalışmaları. Bu yeniliği nasıl başarıyorsunuz?

Yukarıda sözünü ettiğim gibi, felsefe bugün bize ne söylüyor sorusuyla hareket ediyoruz, çağdaş ve daha önce Türkçede yayımlanmamış düşünürlere yer veriyoruz, kısacası düşünce araçlarımızı güncel ve canlı tutmaya çalışıyoruz.

Yayımladığınız isimler arasında Oxana Timofeeva gibi Türkçeye ilk defa çevrilen yazarlar da söz konusu. Bu da okuru yeni bir isim ve dolayısıyla yeni bir bakış açısıyla tanışma konusunda iştahlandırıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Aslında Kolektif Kitap’ın genel listesinin en önemli özelliklerinden biri bu, risk almak. Biz metinler ve meseleler üzerinden hareket ediyoruz, tanınmış yazarlara öncelik vermek derdimiz olmadı hiç, bu işimizi zorlaştırsa da tekil işlerin, konuların, ilgi alanlarının şekillendirdiği bir yayıncılık çizgimiz var. 

Seri kapsamında yayımlanan eserler birçok farklı disiplini bir araya getiriyor. Bu da bizi aynı meseleye farklı disiplinlerin getirdiği çeşitli içerikle karşılaşma imkânı sağlıyor. Serinin bu yönü üzerine ne söylersiniz?

Aslında bu bir felsefe dizisi. Asıl Kolektif Düşünce dizisinde disiplinlerarası bağlantılar çok daha belirgin. Yine de sözünü ettiğiniz türden içerikleri mümkün kılan dizide yer alan düşünürlerin kendileri; çoğu felsefeyle başka disiplinleri bir araya getiren düşünürler, Hayvanların Tarihi’nin yazarı Timofeeva ve Yeni Bir Toplum Felsefesi’nin yazarı De Landa aynı zamanda sanatçılar, Yeni Bir Gerçekçilik Manifestosu’nun yazarı Ferraris estetik üzerine, Rota: Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız? kitabının yazarı Latour ise sosyoloji ve antropoloji üzerine de çalışıyor.

Sanırım biraz da kitap ve yazarlar üzerinden gidebiliriz. İlk olarak Bruno Latour’dan bahsedebiliriz, zira kendisi tam da şu günlerde çok tartışılan politik meseleleri ele alıyor. Rota: Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız, bize alanında yepyeni bir yol göstererek politik figür ve hadiseleri yeni baştan değerlendiriyor. Bize biraz Latour’u özel kılan şeylerden bahsedebilir misiniz?

Latour insan olan ile insan olmayan, doğa ile kültür ayrımına karşı çıkan aktör ağ teorisinin kurucularından. Bu kitabını özel kılan en önemli şey bana kalırsa, küresellik-yerellik, sağ-sol, Batı hayranlığı-karşıtlığı üzerinden politika yapmak artık geçersizdir, demesi. Onun yerine önerdiği şey bugün belki de en çok üstünde durmamız gereken meselelerden biri: “bir yandan toprağa bağlanmak, öte yandan dünyasallaşmak” – küresellik değil, yerellik değil; yerküresellik. İçinde bulunduğumuz küresel sistem değişikliğini de (ki kendisi buna, “belli bir tarihsel eğrinin sonu” diyor) bu açıdan yorumluyor Latour ve şöyle açıklıyor: toplumsal sınıf mücadelesi artık bir jeo-toplumsal yer mücadelesidir.

Yeni Gerçekçilik Manifestosu, post-modernizmin günümüzde vardığı noktayı oldukça keskin bir biçimde eleştiriyor. Bununla beraber onun ideolojik sonuçlarından da yararlanıyor. Maurizio Ferraris, bu kitabıyla nasıl bir gerçekçilik sunuyor?

Felsefede yeni gerçekçilik düşüncesini Kıta felsefesi geleneği içinde ilk ortaya atan isimlerden biri Ferraris. Spekülatif gerçekçilik ve nesne yönelimli ontolojiyle temel ortaklıklara sahip yeni gerçekçilik, felsefe alanının dışında da (özellikle sanatta) bir paradigma olarak tartışılan gerçeklik kavramını da içine alacak genişlikte tartışmalara yol açmıştır. Yeni gerçekçiliği eleştirel felsefe olarak tanımlıyor Ferraris: “Kant’taki anlamıyla neyin gerçek olup olmadığını muhakeme etme ve Marx’taki anlamıyla adil olmayanı dönüştürme”. Ferraris’in bu kitabı aslında bir hatırlatma gibi, ironik yanı da buradan geliyor bana kalırsa; postmodernizm ve popülizmle kaçan ipin ucunu bir tür yakalama ve bakın ip buydu, şimdi ne yapacaksak buradan hareketle yapalım diyen bir yeni gerçekçiliğe giriş kitabı. Aslında her şeyi tırnak içine alan postmodernizme karşı tepkisel bir jest olarak da görebiliriz bu kitabı. Bu jestin önemi bizi içine düştüğümüz ya salt dogmatizm ya salt şüphecilik ya da salt sinizm cenderesinden çıkmaya davet etmesi.

Sanatçı kimliğiyle de tanıdığımız Manuel De Landa, Yeni Bir Toplum Felsefesi’nde hem kendi sanatının arka planını hem de kendi düşünme pratiğini “toplum” meselesi üzerinden değerlendiriyor. De Landa’nın ileri sürdüğü teori, varlıkları “öbekleşmeler” biçiminde ele alıyor ve topluma dair yeni önerilerde bulunuyor. Bu da yeni bir düşünme pratiği demek. De Landa’nın toplumu ele alış biçimi üzerine ne söyleyebiliriz? Onun sanatçı kimliği üzerine de düşündüğümüzde sizce ortaya nasıl bir sonuç çıkar?

De Landa yeni materyalizmin temsilcilerinden. Bu kitabında bir toplumsal ontoloji ortaya koyuyor; buna toplumsal kuram demektense toplumsal dünyadaki yapıları nasıl düşünmemiz gerekiyor sorusuna yanıt veren bir yeni vizyon sunuyor demek belki daha doğru. Söz konusu toplumsal ontoloji aslında Deleuze’ün öbekleşme kuramından hareket etse de onu bir adım öteye taşıyan yeni bir öbekleşme kuramının da ilk adımları olarak görülebilir; buna göre birey ve toplum da kişi ve ulus-devletler de tarihsel süreçler boyunca inşa edilmiş öbekleşmelerdir. Göreceğiniz gibi öbekleşmeleri çok geniş düşünüyor De Landa; insanın zihni de öbekleşmedir, birlikte bulunuş da, sohbetler de, devletler, şirketler de öbekleşmelerdir, böyle bakıldığında De Landa’ya göre parçalar her zaman bütünden fazlasıdır, bu da yüzeydeki görünümün altındaki parçaları keşfetmeye, onlara otonom, heterojen süreçler olarak bakmaya iter bizi. Biyoçeşitliliği düşünürken de, yeni iş modelleri ararken de, mimari bir yapı tasarlarken de, onun bu kitapta ele aldığı öbekleşme kuramı hiyerarşik düşünce yapısının dışından bakmamamızı sağlar.

Slavoj Zizek’in “Sunuş” yazısında da belirttiği gibi felsefe tarihine bambaşka bir bakış sunan Hayvanların Tarihi, insanoğlunun merkezine kendisini koyarak düzenlediği bir disiplin olan tarihi yeniden ele almayı öneriyor. Oxana Timofeeva, hayvanlar üzerinden giriştiği bu tarih okumasında, Aristoteles’ten Deleuze’e kadar birçok durakta soluklanıyor. Hayvanların Tarihi ile Türkiye’deki literatüre sunduğunuz katkı üzerine ne söylersiniz?

Zizek önsözde aynı zamanda içinde bulunduğumuz sürecin insanın tanımını değiştirecek bir süreç olduğunu hatırlatıyordu bize. Oxana Timoveefa’nın bu noktaya katkısı çok kapsayıcı ve özgün. Yaklaşımının en ilginç tarafını Bejamin Noys çok güzel ifade eder: “Felsefeyi hayvanlara karşı yanlış tutumundan ötürü kolayca mahkum etmek yerine, hayvanlara haysiyetlerini iade etmek üzere Aristoteles’ten Deleuze’e filozofların nasıl daha farklı yorumlanabileceğini yeni baştan anlama çabasına giriyor.” Felsefenin imkânlarını kullanarak, insanlarla hayvanlar arasındaki sınırların ve duvarların olmadığı bir dünya tasarımı var bu kitapta.

Son bir soru olarak bizi bugüne kadar birçok değerli isimle tanıştıran “İmkân” serisi yoluna nasıl devam edecek? Önümüzdeki süreçte seriye katılacak eserler üzerine ne söylemek istersiniz? 

Çağımızın iki önemli feminist kadın düşünürünün yeni kitapları eklenecek diziye. İlki Kolektif’in daha önce iki kitabını Türkçeye kazandırdığı Rosi Braidotti’nin yeni kitabı, İnsan Sonrası Bilgi. Diğeri de okurların ilk kez 2000’lerin başında çevrilen Siborg Manifestosu’yla tanıdığı Donna J. Haraway’in son kitabı: Belayla Kalmak

Belayla Kalmak, ekolojik belaya bulaşmış bir dünyada, bu belayla gezegenimizdeki diğer organizmalarla birlikte olma, birlikte yaşama ve onlarla birlikte düşünme yolları üzerine. Belayla kalmak bir çağrı aslında; belayı taşıma çağrısı. Biyolojiyle aktivizmi, bilimle yaratıcılığı birleştiriyor. Yeryüzünün yıkımından değil de imkânından söz açıyor. 

Braidotti’nin bu kitabı ise ilk yayımladığımız İnsan Sonrası kitabının devamı niteliğinde. “Acaba insan hâlâ bilen özneyi tanımlamak için zorunlu bir referans noktası olabilir mi?” sorusundan hareketle insan sonrası insanı, bir kategori olmaktan çıkan, ayrıcalıklarını kaybeden insanı, buradan hareketle de yeni öznellik anlayışını ve bilgiyi tartışıyor. Bu soruya verdiği yanıtla hem Latour hem de Haraway’den ayrılıyor örneğin. Zaten yeni materyalizm, nesne yönelimli ontoloji ve aktör ağ teorisi gibi günümüz kuramlarıyla da ne ölçüde birleşip ne ölçüde ayrıştığını ayrıntılı olarak anlatıyor kitabında. 

Okurların hayal gücünü, düşüncesini ve yaşam bilgisini biraz olsun besleyebilmeleri dileğiyle. Kolektif İmkân’ı anlatma fırsatı verdiğiniz için de tekrar çok teşekkür ederiz.