Bora Abdo: “Kimselerin Yazmadığını Yazmak Gibi Bir Güdü Vardı İçimde”

Bora Abdo

Abdullah Ezik, Bora Abdo ile son kitabı Hayâlî’nin Tesadüfleri’ni konuştu.

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

 

Sanırım ilk soru olarak atıflardan bahsetmek iyi olacaktır. Hayâlî’nin Tesadüfleri’ni katledilen sokak hayvanlarına, hayatımızın bizden alınan o neşeli ortaklarına adıyorsunuz. Öykülerde de kimi zaman bu konu gündeme geliyor. Bu mesele üzerine bir şeyler söylemek ister misiniz? Hayvanlarla olan ilişkiniz nasıldır ve bu konuya nasıl bakıyorsunuz? (Özellikle bir Adalı olduğunuz ve Ada’da zorla faytonlara koşulan atlar düşünüldüğünde.)

İnsanlığın geçmişine baktığımızda, paleolitik çağlarda, mağara duvarlarına avlayacakları hayvanların resimlerini çizmeye başladıklarında bu gerilimin de ilk tohumları atılmıştı sanırım. Daha çok avlayacağını, bir uğur, bir bereket ve şans getireceğini düşündükleri için çizdikleri bu yabani hayvan figürleri şimdi bizim bilinçaltımızdaki avlanma güdümüzü harekete geçiriyor. En sevdikleri atlarını ya da taylarını gök gürlediğinde korktukları o sese kurban etmeleri gibi. Hayvanlara ve doğaya yaptığımız bu eziyetin altında korku yatıyor bana kalırsa. Ben, bu korkuya öfkeliyim en çok. Hayvan Hakları Yasası’nın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini istiyorum her şeyden önce. Bu korumanın yasal bir zemine yerleşmesi gerekiyor. Kendiliğinden oluşacağı konusunda insanlığa dair hiçbir umudum yok. Adadaki atların ya da Eminönü’nde bir kedinin, bir tırtılın, örümceğin hakkı hukuku onları sevenlere de sevmeyenlere de bırakılmamalı.     

Belirli sürelerde yazmaya ara veren ve başka konularla ilgilenen bir isimsiniz. Bu araların nedenini sorabilir miyim? Aradan onca yıl geçtikten sonra tekrar yazmaya dönmek sizde nasıl bir his uyandırıyor? (Neyse ki bu kez çok beklemedik. 

Teşekkür ederim güzel düşünceniz için, bu araların burada sayamayacağım kadar çok nedeni var aslında ama öncelikli olarak çok erken yaşlarda metinlerini yayımlatma şansı bulan biri için okuma disiplinimin ve geçmişimin bu anlamda yeterli olmadığına karar verdim. Yazdıklarımı beğenmiyordum. Çok sıradan tasvirlerle yazılmış çok sıradan hikâyelerdi.  Özellikle ustalarımızı okuduğumda başka bir şeyler anlatmanın ve başka bir anlatım biçimine erişebilmenin hayaline kapıldım. Kimselerin yazmadığını yazmak gibi bir güdü vardı içimde. Bu yüzden on yıla yakın bir süre tek kelime yazmadan -ama sıklıkla notlar alıp çatılar kurarak, deneyerek, düşünerek- sadece okuyarak bir kıvama gelmeye çalıştım. Yazmayı seviyorum, yeniden dönmek hemen hemen yeniden bırakmaya da gebe. Tanbur çalma hayalleri kuruyorum çoğu zaman, yeteneğim olsaydı belki bırakırdım yazmayı. Ama yazınsal anlamda gelgitleri sevdiğim gibi yazma konusunda da bu ayrılık ya da bırakma fikrini ve sonra çok özleyerek yeniden kurmacanın içine dalmayı da çok seviyorum. Sanırım biraz çelişki içindeyim bu konuda. 

Öyküleriniz çok özel karakterleden oluşuyor. Her biri oldukça aykırı ve kendine has. Sözgelimi “Hiçbiri” öyküsündeki sekiz kadın, “Bir Geçmiş Karakalem”deki ressam ihtiyar, “Nota”daki zangoç gibi. Bu ilginç karakterler öykülerde ise cinayet/ölüm örgüsü etrafında bir araya geliyor. Gerek cinayet temelli kurulan bu ilginç örgüler, gerekse karakterleriniz üzerine ne söylemek istersiniz? Karakter oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz, bu karakterler kökenlerini nereden alıyor?

Karakterlerin sorunlu olduklarını anlayamayan bir toplumun içinde yalnız ve hasta olduklarını kabul eden ama iyileşmek için gram çaba göstermeyen tavırlarının daha ağırlıklı olduğunu söyleyebilirim. Anlamayı reddedenlerin aslında zamanla öldükleri bir dünyaya uyum sağlamaya çalışıyorlar. İnsanın kendisinin her zaman bir hastalık taşıdığının yüzde yüz bilincinde ve her zamankinden daha çok öfkelerini kusmaya ve intikam almaya meyilliler. Bunun dışında bozuk, çürük ve hasta olduklarını sanmalarını istemek gibi haksızlıklar yaptığımı söyleyebilirim. Sanırım kitapta gittikçe güçlenen bu; öfke ve intikam duygusun hâkim olması.

Metinlerinizdeki “anlatma/anlatamama derdi” bence oldukça önemli. Kekeleyen, konuşamayan, sözcükleri, dilleri elinden alınan farklı karakterler söz konusu bu metinlerde. Nedir bu mesele? Bu meseleyi çeşitli tarihi ve politik konulara bağlayabilir miyiz; ellerinden geçmişleri, varlıkları alınan insanlara?

Sanırım Beckett’in, anlatmaktan çok anlatamamanın hayalini kuruyorum gibi bir cümlesi vardı metinlerinden birinde. Çoğu zaman kullandığım bir anlayış olmasa da anlamak için çaba sarf etmeyen, bütün insanlığın önüne anlatamamayı göstermeyi deniyorum. Belki o zaman daha iyi anlatamam diye düşünüyor çoğu karakter. Anlatamadıkça daha da derinleşir belki misal evi elinden alınmış bir insanın ya da göçe zorlanan bir insanın acısı. Artık bizi anlamıyorlar ve biz de onları anlamıyoruz. Çoğu zaman ama bunu sular seller gibi anlattığım pasajlar da yazıyorum. Her halükarda bu marazi bağ daha fazla ilgimi çekiyor. 

Metinlerinizin birçok kez aile, aşk ve cinayet örgüsü etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Sizde bu meseleleri bunca güçlü kılan ve yeniden işlemenizi sağlayan dürtü nedir? Neden bu üç başlık bu denli iç içe; aile, ölümcül şeylerden biri midir?

Doğar doğmaz iki farklı renkten birine inatla çakıldığımız, sınırlı bir yapı olarak görürüm ben aileyi. Çok söz almak istemediğim, en azından dürüstçe yanıtlayamayacağımı bildiğim bir konu olsa da odamı, ailemi ve hatıralarımı gizemli, korkutucu ve bir daha da dönülmek istenmeyen bir yer olarak görürüm. Buna rağmen, yine de ne kadar uzaklaşsan da döneceğini bilen, bekleyen bir ağız, bir dildir aile. Dolaylı ya da dolaysız şiddetin çok sık konuşulduğu ama bu kıyımı dillendirirken bütün gündelik eziyetlerden de gizliden gizliye bir haz alma durumu ve bunu çıldırasıya isteme eğilimlerinin başladığı bir yapı. Aşağılayıp yerin dibine sokmaktan da abartıp sevmekten de aynı ölçüde haz duyan bir küçük birim. Dilin kamçılı ıslığı, şiddetin şehveti, hâliyle kalemimi kâğıdın damarına saplayacak kadar keskinleştiriyor. 

Yine bir önceki sorunun paralelinde öykülerinize sinen koyu bir “ölüm” duygusundan da bahsedebiliriz. Bu genel anlamda sizin öykücüğünüzdeki ana damarlardan da biri. Ölüm teması sizde neden bu kadar güçlü?

Ölüm ya da hayat hakkında varabildiğim bir yer yok. Çoğu insanın bu iki kavram arasında iyice yalnızlaşıp, iyice hastalanıp ama yine de şifalarını aramadıklarını biliyorum, bu şifayı ve anlamayı reddedişin dünyasında zamanla ve ağır ağır öldüğümüzü düşünüyorum. Anlattığımız her metni mümkün olduğunca derinleştirebilirsek görürüz ki bu yüzde yüz ölümle sonuçlanacaktır. Ölüm, yaşadığımız hayatın mümkün kılınmasına yarıyor sadece. Bir de mezara konur konmaz kahve fincanlarını bile paylaşmak için birbirini yumruklayan açgözlü mirasçılara.      

Ada bizde bir süredir bizde ihmal edilen mekânlardan biriydi. Siz ise genel olarak edebiyatını ada üzerine kuran bir yazarsınız. Bu açıdan her ne kadar içerik olarak bambaşka metinler üretseniz de özellikle Sait Faik ile olan bağınızdan söz edebiliriz. Size çok sorulan konulardan biri olduğunun farkındayım ancak Hayâlî’nin Tesadüfleri’nde yine çokça yinelendiği için soracak ve ekleyeceğim: Bir adalı olarak metinlerinizde adanın yeri nedir ve dünden bugüne ada ile olan bağınız nasıl şekillendi; bu süreçte sizde, adada ve sizdeki adada neler değişti?

Evet, bu çok sık karşılaştığım bir soru ve çok çeşitli cevaplar vermede biraz da tıkandığım bir konu. Ada’da yaşadığım için ve içerden bakabildiğim için kendiliğinden sızıyor metinlerime. Ada’da olmak kelimenin Latince anlamındaki izole kavramıyla birebir örtüşen bir yaşam biçimi. Anakaradan uzakta olmak yaşamsal birçok imkânı elinizin tersiyle itmek de demek bir anlamda. Bu duygu, vapur seferleri iptal edildiğinde kalakalmanıza rağmen, hastalandığınızda deniz ambulansıyla fırtınanın içinde zorlu bir yolculukla karşı taraftaki bir hastaneye yetiştirilmenize rağmen yine de özgür kılıyor beni.  

“Suçluyu Bulduk” isimli öykünüzde “iyi öykücü”yü şöyle tanımlıyorsunuz: “İyi öykücü, diye düşünüyor, akıp giden zamanın ritmine onu durdurmadan kalemini uydurandır. Bir süre döner o çarkla. Ve bir ölü noktayı gençince bırakır.” Bu tanımın sizi yansıttığını düşünüyor musunuz? İyi öykücü zamanının tanığı mıdır yoksa daha fazlası mı, bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında bu tanım Onat Kutlar’a aittir, söz konusu öyküde Onat Kutlar bir karakter olarak iyimser bir coşkuyla yaşamını sürdürürken bu anlayışını da dile getiriyor. Elbette, katılmamak elde değil. 

Yine aynı öykünün devamında şu kadim soruyu soruyorsunuz: “Yıllar önce sorduğu soru yine aklından geçiyor: kimin için yazıyorduk?” Bu çok önemli ve her zaman tartışılagelmiş bir soru. Peki, Bora Abdo kimin için yazıyor?

Her ne kadar yazarken, bilinen tabirle masamın karşısına bir okur koymasam da sanırım gizliden gizliye de her okura yazmadığımı biliyorum. Bu hayatı nasıl yaşamalıyız gibi soruları olan ama cevabı olmayan, belki bütün yaşamını biraz da benim gibi herkes ve her şey hakkında bocalamalarla geçiren okurlarla daha sıkı bağlar kurduğumu gözlemledim. Belki kendi yazınıma has kalabalık bir okur kitlesi oluşmasa da az sayıdaki okurlarımın zekâlarına her zaman güvenirim. Aramızda sanki bir altıncı his ya da tüm anlatılanları ve anlatılamayanları kapsayan hislerimizin dışında bir melekemiz olduğuna inanırım. Biliyorum ki okur, benim için o melekedir.

Öykülerinizi okurken farklı türden bir tedirginliğe yakalanıyoruz. Her ân her şeyin olabileceği tuhaf bir evren bu, diyoruz. Bizim okur olarak hissettiğimiz bu tedirginliği siz de taşıyor musunuz? Bu tedirginlik öykünün atmosferinden mi yoksa yazarının bilinçaltından mı kaynaklanıyor sizce?

Muhtemelen her ikisinden de kaynaklanıyordur ama ben durağan metinleri okumayı da sevmediğim gibi yazmaktan da kaçıyorum. Edebiyat sarsmalı, bozmalı ve yeri geldiğinde tuhaf denebilecek baştan çıkarıcı bir dünyaya götürmeli okuru. Bilinçaltımda tek bir insan yok, milyarlarca insanı hissedebiliyorum. Belki herkes için öyledir bu. Vapurda karşılaşılan bir cüceyi, köşedeki bakkalı çakkalı, peygamberleri dahi içinizde taşıyıp bir yakınlık kurabilirsiniz. Elbette bir katili de. Bunu sadece yazarak, bu atmosferi kurarak baş edebiliyorum sanırım. Bu özgürleştirici. Çoğunu susturup, bastırıyorum. Yoksa yalnız kalıp düşündüğümüzde içimizde yaşayan bastırılmış ideolojilerin insanları daha da tedirgin bir ruh hâline büründürür insanı. İnsanın içinde çok kalabalık bir insan güruhu daha var. Ve bunların tamamı çok tutarsız. Ama yine de hepsi gerçekliğe aittir.

Son üç öykünüzde üç özel sanatçıyı anıyorsunuz: Onat Kutlar, Sabahattin Ali ve Yadigâr Ejder. Hepsi de emeğinin karşılığını bulamamış, ölüme terk edilmiş, öldürülmüş sanatçılar. Bu üç isim, onların sanatsal kimliği ve bir sanatçı olarak sanatın kendisiyle olan ilişkiniz için ne söylemek istersiniz?

Evet, söz konusu üç isim de varlıkları ve entelektüel üretimleriyle hayatımda güzel zeminler edinen sanatçılar. Bu kurgu ile yazılmış öyküleri başka yazarlar ve şairlerle de sürdürmek amacındaydım ama bir yerden sonra sezgisel olarak bırakma kararına vardım. Ne kadar farklı kimliklerde de denemeye çalışsam bu yine de bir yineleme olacaktı benim için. Buna anlayış olarak karşı duran biriyim. Bu sebeple sanatla bağım hastalıklı, moda tabirle tekinsiz ve cinnet hâlinde olanla paralel yürüyen bir noktada. O üç kişinin hem siyasetin hem de sanatın ve sanatçının kurduğu iktidara karşı yalnız ve inançla başkaldırmaları benim konudaki meselem oldu diyebilirim. 

Son bir soru olarak içinde olduğumuz zor günlerden bahsetmek istiyorum. Çok ilginç bir süreçten geçiyoruz. Kendimizi herkesten ve her şeyden tecrit ediyoruz. (Gerçi Ada’da yaşayarak siz bunu büyük oranda önceden de yapıyordunuz. )Peki sizce bu durumun edebiyata ne gibi bir yansıması olacak veya olacak mı?

Bu gülen yüz simgelerini görünce mutlu oluyorum nedense, bunun için teşekkür ederim size. Evet, mutlaka olacaktır, Pandemi Günleri adı altında ya da benzer isimlerde seçkiler hazırlanacaktır, çok ilgimi çeken bir tema olmayacağını şimdiden söylemeliyim. Adada yaşamak her ne kadar izole bir yaşam gibi görünse de aslında sabah altı vapuruyla İstanbul’a gelip, çalışan, koşturan, şehri yaşayan ve sokakta olmanın özgürlüğünü yine de kaçırmayan biriyim. Sokağın eksikliği yaşamımızın ne kadar büyük bir alanını yitirdiğimizi gösterdi bize. Sokaklarda şimdi bir korku atmosferi hâkim. Şehir, çoğu zaman bu psikozu yayar aslında ama bu daha da korkunçlaştırdı. Bu süreç bittiğinde bu konu hakkında yazılmış bir eseri okumak isteyeceğimi şu an için düşünmüyorum. Ama şu an hissettiklerimizin biraz eksik ve genel bir depresif durumunun olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. Tıpkı bu söyleşide olduğu gibi. 😉 Bir gülen yüz de benden olsun size. 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*