İz Öztat: “Tanıklık ettiğim bir dönemin, kendi bakış açımdan kaydını tutmuş oluyorum.”

Slideshow

no images were found

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Pi Artworks İstanbul’da “Kâğıt Üzerine Suluboya” (Watercolour on Paper) başlıklı kişisel sergisiyle sanatseverlerle buluşan İz Öztat ile sergi, sanat anlayışı, yakın dönem suluboya çalışmaları ve geçtiğimiz yıl Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Haz/Cızz kitabı üzerine konuştuk.

İz Öztat’ın araştırma süreçlerine bir günce gibi yaklaştığı, 2014 yılından bu yana farklı zamanlarda ürettiği işleri bir araya getiren “Kağıt Üzerine Suluboya” sergisi Pi Artworks İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Yapıldıkları ânların ve ilişkilendirildikleri soyut/somut dünyaların izlerini taşıyan bu eserler, Öztat’ın sanat anlayışını şekillendiren önemli meseleleri de ön plana çıkarıyor.

Geçtiğimiz yıl Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, İz Öztat ve Bige Örer’in, Elif Kamışlı ile Volkan Aslan’ın yazışmalarını ve sanatçısı  ile yapılan söyleşileri bir araya getiren Haz/Cızz ise bir dost, arkadaş ve sanatçı olarak Öztat’a dair farklı portrelerin görünmesini sağlıyor.

23 Mart 2021 tarihine kadar Pi Artworks İstanbul’da ziyaret edilebilecek sergi üzerine İz Öztat ile konuştuk.

İlk olarak biraz serginin oluşum sürecinden bahsetmek istiyorum. “Kâğıt Üzerine Suluboya”, izleyicilere Geleceğin Kuzeyindeki Nehirlerde (2014-2017), Haz/Cızzz (2018-2019) ve Nisan Güncesi (2020) başlıklı suluboya serilerinizden bir seçki sunuyor. Peki bu seçki hazırlanırken nasıl bir yol izlediniz ve sergi nasıl oluştu?

Altı yıldır kutularda biriken ve birkaç kere dar seçkiler hâlinde sergilediğim suluboyaların tümüne bakıp bir sergi olarak ele almama, Pi Artworks’ten Yeşim Turanlı ve Eda Derala’nın daveti sebep oldu. Bir bardak su, suluboya, fırça veya fırça yerine kullanılan bir araç ve kâğıdım olduğu sürece, az da olsa bir zaman yaratabildiğimde yoğunlaşabileceğim bir süreç olarak pratiğimdeki yerini anlamaya çalışıyorum ben de bu sergiyle. Genellikle, uzun zamana yayılan araştırma süreçleri sonucunda çıkan, farklı mecralarda işlerin birbirini tamamladığı yerleştirmeler üzerinde çalışıyorum. A4 kâğıt üzerine yaptığım suluboyalar bir süredir bu süreçlere eşlik edip yer yer içlerine sızsa da, seyirciyle buluşmalarının ne demek olduğunu henüz bilemiyorum. Bu sebeple malzemeyi serginin başlığına taşıyıp serileri de eşlik ettikleri süreçlere göre grupladım. Suluboya ile çalışmaya ilk başladığımda yaptığım Akan Suya Kabus Anlatmak adlı video, sergilenen suluboyalara eşlik ediyor. İzleyicinin, büyük çoğunluğu soyut imgelerden oluşan suluboyalara bakarken, videodaki metni duyabilmelerini bu soyut imgelerle dil arasında kurulabilecek ilişkinin de sergide olmasını istedim.

Sağdan sola:
1-Kağıt Üzerine Suluboya, 2021, yerleştirme görüntüsü, Pi Artworks İstanbul. Foto: Kayhan Kaygusuz
2-İz Öztat, Kağıt Üzerine Suluboya, 2021, yerleştirme görüntüsü, Pi Artworks İstanbul. Foto: Kayhan Kaygusuz
3-İz Öztat, Geleceğin Kuzeyindeki Nehirlerde (2014- 2017) ve Haz/Cızzz (2018-2019) serilerinden yerleştirme görüntüsü, kağıt üzerine suluboya ve karışık teknik, 37 x 27 cm (çerçeveli)

Ürettiğiniz her eser kendi bağlamında bir değer taşıdığı gibi parçası olduğu seri kapsamında da özel bir görev üstleniyor. Tüm bu suluboya eserleri üretirken takip ettiğiniz genel hat nedir? Önce bütünü mü hayal edersiniz yoksa her bir parça, zamanla bütünün oluşmasına katkı mı sunar?

Sorunuzun ilk kısmında yüklü ve nereden bakıldığına göre çoğul anlamları olabilecek kelimeler seçtiğiniz için, önce oradan yol almaya çalışacağım. “Eser” olarak adlandırılan suluboyanın kendi bağlamı, değeri nedir? Bir suluboyanın üstlendiği görev ne olabilir? Eser olarak konumlandırıldıklarında, içinde yer buldukları sistemle oluşan değerleri var. Sergileme ile önerilen bir bağlam var. Bakan kişi için ifade ettikleriyle oluşabilecek bağlam ve değer var. Bir de yapan kişi için bağlamları, değerleri ve görevleri var. Her birinin farklı ve çelişkili olabileceğini göz önünde bulundurarak, oluşturduğum anlatının ihtimallerden sadece biri olduğunu not düşeyim. Bu işlerin bağlamını, malzeme ve yapıldıkları ân oluşturuyor. Sanatta bir görevden bahsedebiliyorsak görevleri, içinde yapıldıkları anın dürtüsel izi olmak. Dolayısıyla, bütüne varması imkânsız olan bir sürecin, malzemeyle ilişki içinde şekillenen parçalarıdırlar. Yapıldıkları ânda atölyede bulunan diğer malzemeler ve o sırada üzerine düşündüklerimle ilişkileniyorlar. Bu sergi ile ilk defa çerçevelenmiş ve asılmış olarak gördüğümde çeşitli hatlar olduğunu, tekrar eden biçimleri fark ediyorum.

Suluboya ile çalışmaya “dere akıntılarına ket vurulmasına” ve “nehir tipi hidroelektrik santrallerin inşasına karşı verilen mücadeleler” ile ilgili giriştiğiniz araştırma süreciyle başlıyorsunuz. Suyu bir protesto aracı olarak kullanma fikri nasıl ortaya çıktı?

Suyla, insan tarafından kullanılan bir meta olarak değil de, kendi eylemliliği (agency) olan bir varlık olarak ilişkilenmeye çalışıyorum.

Bir önceki sorunun devamı olarak, söz konusu karar ve üretim sizi nasıl etkiledi? Tepkinizi sanatsal bir forma dönüştürürken odak noktanızda yer alan nedir?

Geleceğin Kuzeyindeki Nehirlerde (2014-2017) serisi ve Akan Suya Kabus Anlatmak (2015) başlıklı video, Fatma Belkıs ile birlikte çalıştığımız ve 14. İstanbul Bienali’nde Suyu Kim Taşır başlıklı yerleştirmeye evrilen kapsamlı sürecin bir parçası. 1998’den bu yana Anadolu’nun pek çok vadisinde nehir tipi hidroelektrik santrallerinin inşasına karşı verilen mücadelelerde dile gelen otonom, anonim ve muhalif yaşam biçimlerine odaklandık. Vadilere yaptığımız yolculuklarda karşılaştığımız maddi kültür ve savunulan değerlerden yola çıktık. Yapacağımız işi, elektrik kullanmadan üretmeye karar verdik ve bu karar etrafında şekillendirdik. Suyu bir protesto aracı olarak kullanmaktansa, içinde bulunduğu dolaşık ilişkiler ağındaki aktörlerden (agent) biri olarak sürecimize taşıdık.

Geleceğin Kuzeyindeki Nehirlerde başlıklı seri nehirlere, daha da ötesinde düşüncelere ket vurulmasıyla ortaya çıkıyor. Bu anlamda su ile düşünce, belirli bir ortaklık içeriyor. Peki söz konusu bu politik ve ekonomik ket vurma/engellemeler sizi nasıl etkiledi? Bu engellemelere karşı içinizde oluşan arzuyu nasıl tanımlarsınız?

Bahsettiğiniz seride, çatlağını bulan mavi akışlar ve akışlara kaynaklık eden kırmızı gözelerde direnci ve arzuyu okumak mümkün. Çok uçlu mavi akışlar, bir yerden yutulduğunda başka bir yerden kol vererek devam edebiliyor. Akan Suya Kabus Anlatmak’tan alıntılarla örnek verebilirim. Suluboyalara eşlik eden metinde anlatıcı “…Gür bir ses duyuluyor, ‘Bizim Karadeniz insanının yüksek sesle, kavga eder gibi konuşmasının nedeni bu derelerdir.’ Su boruya hapsedilince, tüm köyün dili tutuluyor.” diyor. İnsan ve içinde yaşadığı maddi çevre arasında böyle bir bağ var; su akamayınca dilin de tutulduğu… Arzuyu tanımlayamam ama işlerde nasıl ortaya çıktığını söyleyebilirim. Yine Akan Suya Kabus Anlatmak’ta, “Sevim Burak bağırıyor, ‘Seni Ganj nehrinde yıkanırken görmek istiyorum.’” Arzu da böyle direniyor, tüm sessizleştirme, sansür ve oto-sansürle birlikte arzuyu bağıran bir ses yapıtlarda gürleşererek çıkabiliyor.

Gerek araştırma süreciniz gerekse işleriniz “su”yun sizin için ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Bu noktada suyu kendisine bir hammadde olarak kabul etmiş ve ondan yola çıkmış bir sanatçı olarak suyun sizdeki karşılığı nedir?

Suyu hammadde olarak değil de eylemliliğiyle ilişkilendiğim bir varlık olarak görüyorum; aldığı ve verdiği biçimlerden, yaşama ve yaşatma gücünden, akışkanlığından ve direncinden, maruz kaldıklarından ve barındırdığı anlamlardan öğreniyorum.

Üretimleriniz bağlamında girişilebilecek tematik okumalar ayrıca dikkat çekici. Sözgelimi “su ve özgürlük”, “geçmiş ve bugün”, “tarihsel anlatılar ve kurmacanın barındırdığı potansiyel” ilk akla gelenlerden, ilk göze çarpanlardan. Bu temalar kökenini nereden alıyor? Geçen bunca yılda aynı meseleye farklı zaman ve şartlarda yaklaşmak neleri farklı görmenizi sağladı?

İçinde yaşadığım ve ürettiğim bağlam belirleyici oluyor. Bu bağlamda özgürlük duygusu devşirmenin ve irade ortaya koyabilmenin yöntemlerini araştırdıkça çıkıyor işler. Tanıklık ettiğim bir dönemin, kendi bakış açımdan kaydını tutmuş oluyorum. Farklı görmeye dair sorunuza iki yönden yaklaşabilirim. Türkiye’de içinde yaşadığımız koşullar son yıllarda çok hızlı değiştiği için, işlerin motivasyonları ve okumaları da hızla farklılaşabiliyor. Bir de zamanla, yöneldiğim konu / durum / içerik ne olursa olsun, algımda devreye girecek, bakış açımı belirleyecek araç ve deneyimleri daha iyi tanımaya başladım. Bastırılan geçmişin bugünde geri döndüğü hayaletli bir şimdi, geleceği farklı hayal etmek için fantezi ve kurmacadan beslenen bir gelecek düşüncesiyle hareket ediyorum. Çalıştığım konu ve çağırdığı malzemelerle bir deneyim alanı oluşturuyorum; orada oluşanlara tepki vererek yol alıyorum.

Sağdan sola:
1-İz Öztat: “Tanıklık ettiğim bir dönemin, kendi bakış açımdan kaydını tutmuş oluyorum.”
2-İz Öztat, Çentik (5), 2018, fotoğraf, değişebilir boyutlarda
3-İz Öztat, Yas, 2016, fotoğraf, değişebilir boyutlarda

Her bir seçki, kendi içerisinde tercih ettiğiniz renk paleti ile ayrı bir değer ifade ediyor. Tüm bu renkler ele aldığınız meseleyi daha da belirgin kılıyor. Peki söz konusu renkler/renk paletleri ve onların kâğıt üzerindeki yansımaları üzerine ne söylemek istersiniz? Mavi, kırmızı ve siyah neyi simgeler?

Suluboyalar pratiğime ilk girdiğinde, onlarla nasıl ilişkileneceğimi çözmeye çalışırken, ilk seri olan Geleceğin Kuzeyindeki Nehirlerde’de ve Akan Suya Kabus Anlatmak adlı videonun anlatısında da aktarılan, renklerin çoğul simgesel anlamları vardı. “Kırmızı bilinç, kaynak, hayat, mücadele. Siyah devlet, şirket, müdahale, çitleme, kâr, çıkar, sömürü, yutma, alıp götürme, boru, elektrik, petrol, yok etme. Mavi su, irade, ritim, akış, özgürlük, ekosistem, döngü.” Fakat, suluboyalar başka süreçlere eşlik etmeye başladığında renklerin simgesel anlamları kalmadı. Haz/Cızzz’da kırmızı ve siyah ağırlık kazandı. Nisan Güncesi’nde kristalleşme ve güncel koşullar arasındaki ilişkilerle çalışırken kırmızı, mavi ve siyahın farklı tonlarını da kullanmaya başladım ama çok uzağa gitmedim. Renk seçimindeki sınırlama ve devamlılık, yıllar içinde aynı malzemeyle çalıştığımda nelerin değiştiğini ve tekrar ettiğini görebilmek açısından iyi geliyor.

“Kâğıt Üzerine Suluboya” sergisi kapsamında Akan Suya Kâbus Anlatmak (2015) başlıklı video çalışmanız da izleyicilerle buluşuyor. Su aracılığıyla “kâbuslardan kurtulmaya” dair halk inancından yola çıkan bu video, sergi bütünlüğü içerisinde de kendisine özel bir yer ediniyor. Kuraklaşmaya direnen bir anlatıya da dönüşen bu çalışma, satır aralarında bize neler söylüyor?

Akan Suya Kabus Anlatmak başlıklı videoda yer alan suluboyaları, The Moving Museum sergisi kapsamında Şişhane Otoparkı’nda sergilediğim Yağmur Hasadı İçin Heykel ile hasat ettiğim su ile yaptım. Videoda yatay eksende akan suluboyalara, nehir isimlerini anarak başlayan bir şamanik ritüelden farklı bilinç düzlemlerine geçerek kuraklaşmaya direnen bir anlatı eşlik ediyor. Bu anlatıyı oluştururken rapor, haber, teori ve kurmaca gibi pek çok kaynaktan yaptığım okumaları kurtulmak istenen bir kâbus anlatısında buluşturdum. Suluboyalarda beliren imgeleri de metni besleyen bir kaynak olarak kullandım. Kabuslarla yatağa mıhlanan bir özne, yatağından koparılan nehirlere dair bir kâbusun içinde. Suyun akışının kontrol edilmesi ile politik ve ekonomik koşullar arasındaki ilişkiler bir kâbus olarak dile gelirken, dilin kendisi de kuraklaşıyor: “Bir ferman okunuyor; ‘Akan su yosun tutmaz’, ‘Bin bir dereden su getirmek’, ‘Taşıma suyla değirmen dönmez’ deyim ve atasözleri yasaklanıyor… Seçim barajının muhalefette oksijensizleşmeye neden olduğu tespit ediliyor.” Kuraklaşma endişesiyle görülen bu kabusta, her şeye rağmen yüreğine su serpmeyi becerebilen, genleşen, akışı engellendikçe yeni kollar oluşturabilen, suyu korumak için nöbet tutan siyasi özneler, türler arası dayanışmayla ortaya konulan bir irade var. Kâbus anlatılabildiği, videonun bir sunum performans kapsamında ilk gösteriminde suluboyalar izleyicilere armağan edildiği ve kabuslar izleyiciye aktığı için de, kabusun paralize etmektense eyleme geçmeye zemin oluşturması ihtimalini öneriyor. Bir de video kamusal bilgi alanına ithaf edildiği için, izin almadan çoğaltılması, yayılması ve değiştirilmesi mümkün. Kültürel alanda, müellifin hakkını korumakla beraber kuraklığa da çanak tutan fikri mülkiyet yasalarının dışında konumlandırmayı tercih ettim.

Haz/Cızzz serisi bünyesinde yer alan yas ve acı temalarıyla kendisine farklı bir yer ediniyor ve diğer serilerden keskin bir şekilde ayrılıyor. Peki bu seriyi diğer üretimlerinizden bunca ayrıksı kılan nedir? Haz ve yas nasıl iç içe geçti?

Bu soruyu cevaplamak için Haz/Cızzz serisiyle eş zamanlı olarak üzerinde çalıştığım, 2019 yılında Pi Artworks İstanbul’da yer alan Askıda (2019) adlı kişisel sergime değinmem gerekiyor. “Kamusal alandaki ifade özgürlüğünün ve yas tutmanın engellendiği bir ortamda, bu durumu özel alanlarda nasıl müzakere ederim? İtaat edeceğim ve şiddeti müzakere edeceğim kişileri kendim seçtiğimde, bu deneyim rızaya ve diyaloğa dayalı bir süreçle kurgulandığında güçlendirici bir pozisyon bulabilir miyim? Her zaman bedende de hissedilen şiddet ve acı karşısında çaresiz kaldığım anlarla başa çıkmak için, ıstırap ve hazla uğraşan bir dil kurabilir miyim?” sorularıyla çalışmaya başladım.  Arzunun hakikatle, kayıpla ve ölümle iç içe olduğu kabulüyle, acıyı hazla buluşturma arzusuyla uğraştım. Bu noktada, tanıklık ve sorumluluk üzerine de düşünmek gerekiyor. Tanıklık ettiğimiz acıların sorumluluğunu almak ne demek? Güç ve şiddete bedensel olarak direnemediğini kabul etmek zorunda kalmış biri olarak, suçluluk duygusuyla başa çıkmam gerekti. Cezalandırılma arzusunu yaşayarak suçlulukla başa çıkmak, kendi rızanla itaat ettiğin durumlarda acıyı bedende hissederek dışsallaştırmak mümkün mü? Böyle bir hazzın izini sürmek için fantezilerle (Türkçeye düşlem olarak çevrilebiliyor), “öznenin içinde olduğu ve savunma süreçleriyle resminin az çok biçimi bozularak çizildiği, bir arzunun, dahası bir bilinçdışı arzunun gerçekleştirildiği imgesel senaryo”[1]larla çalıştım.

İz Öztat, Askıda, 2019, yerleştirme görüntüsü, Pi Artworks İstanbul. Foto: Nazlı Erdemirel

Haz/Cızzz serisinin bir diğer önemli yanı, kâğıdın yüzeyini farklı biçimlerde kesip/tahrip edip onu biçimlendiren müdahaleler barındırması. Peki bu fiziksel müdahalelerin seri kapsamında karşılığı nedir?

Fantezilerden yola çıkarak Askıda sergisinin malzeme dilini oluştururken, Didier Anzieu’nun “Ya düşünce bir beyin meselesi olduğu kadar bir deri meselesiyse?”[2] sorusu bir yönteme dönüştü; deriyle düşünerek deriyle hissedilen bir malzeme ve biçim dili kurmaya çalıştım. Sergide, suluboya serisiyle aynı adı taşıyan heykeller vardı. Bu heykelleri oluşturan sünger, tüysü bitki ve iğne gibi malzemeleri suluboyaları yaparken de kullanmaya başladım. Heykellerin deri ile hissedilmesini, deriye müdahale eden araçlar olmasını hayal ederken bu malzemelerle kağıda müdahale ettim.

Geçtiğimiz yıl YKY’den çıkan, Bige Örer ile yazışma ve söyleşinizi içeren Haz/Cızzz başlıklı kitap, bir sanatçının üretim sürecine yakından tanık olmamızı sağlıyor. Gerek bu dostluk gerekse Örer ile profesyonel ilişkiniz, kitaba nasıl yansıdı?

Bige Örer ile benim, Elif Kamışlı ile Volkan Aslan’ın yazışmalarımız ve söyleşilerimizden oluşan iki kitap, Bige ve Elif’in beni ve Volkan’ı, her ay bir günü birlikte geçirerek birbirimizin üretimi ve düşüncelerine eşlik edeceğimiz bir sürece davet etmesiyle ortaya çıktı.  Birlikte geçirilen günlerden sonra birbirimize yazdığımız mektuplar kitabın ilk bölümünü oluşturuyor. Gündelik hayatlarımızdaki kesişmeler, henüz yatağını bulmamış akışlar, neye evrileceği belli olmayan meraklar mektuplara sızıyor. Söyleşide ise, bu süreç bir sergiye dönüştüğünde ortaya çıkan sorular üzerine konuşuyoruz.

Yazışmalarınızda özellikle Paris seyahatlerinin sizin üzerinizde ciddi bir etkisi olduğu fark ediliyor. Paris seyahatlerinizde sizi en çok etkileyen nedir?

Bige araştırma için Paris’teyken beni davet ettiğinde, onu ziyarete gittiğimde birlikte neler yapmak istediğimi sordu. Ben o sırada, Catherine Robbe-Grillet’nin Jeanne de Berg mahlasıyla yazdığı ve o dönem yasaklanan kitabı The Image’ı (1956) ve Women’s Rites’ı (1985) okuyordum. Catherine ve partneri Beverly’nin düzenlediği seremonileri, fantezilerin müzakere edildiği bu kolektif deneyimlerin nasıl şekillendiğini merak ediyordum. Paris’te Cathrine ve Beverly ile tanışmamız ve daha sonra düğünlerine katılmamız, Askıda sergisine evrilen süreçte benim için çok önemli oldu. Bu karşılaşma ve devamında açılan patikalar sayesinde gündelik hayatta deneyimlediğim güç ilişkilerini anlamaya çalıştığımı, bir dominatrix aradığımı ve bu rolü araştırdığımı fark ettim.

Söz konusu karşılıklı mektuplaşmalar sizin sanatsal üretimleriniz kadar kişisel yaşantınızı da farklı açılardan görme şansı sunuyor. Peki kişisel yaşantı ve sanatsal üretimlerinizin arka planında yaşananları görünür kılmak nasıl bir duygu?

Bu konuda konuşurken göz ardı edemeyeceğim birkaç tartışmaya değineceğim çünkü kitle iletişim araçları aracılığıyla sanatçı figürünün ve sanatçı mitlerinin nasıl inşa edildiği, bu temsillerin oluşturulmasında kişisel yaşantının nasıl devreye girdiği araştırılan ve tartışılan bir konu. Kadın sanatçı ve yazarların üretimlerinin, özel hayatları üzerinden yorumlanması, feminist bir perspektifle eleştirildi. Kişisel olanın politik olduğu, ikinci dalga feminizmle gündeme geldi. Otobiyografik ve birinci tekil şahıs anlatılardaki özneye özcü bir benlik fikriyle yaklaşamayacağımız ve belli motivasyonlarla kurulmuş olduklarını göz ardı edemeyeceğimiz bir noktadayız. Bu tartışmalar ışığında, kitapta görünür olanın, hayatın kendisi olmadığını; bu tartışmaların etkilediği kararlarla şekillendirilmiş bir anlatısı olduğunu söyleyebilirim. Bu içerik oluştuğu ve okurla buluşabildiği için kendimi şanslı hissediyorum. Bunun ne hissettirdiğini ve ne anlama geldiğini ancak okurla karşılaştıktan sonra öğrenebilirim. 

Nisan Güncesi başlıklı seriniz ise oldukça yeni, 2020 tarihli eserlerinizden meydana geliyor. Peki karantina süreci ve mevcut koşulları “kristalleştirme” çabanız bu süreci ve eserleri nasıl etkiledi?

Nisan Güncesi üzerinde çalışırken, bir yandan da Söz Konusu Koşullarda Şaşkın İnceleme başlıklı videonun araştırmasını yapıyordum. Akan Suya Kabus Anlatmak, maddenin sıvı, akışkan hâliyle yatağını yapan, biçimini nehirden alan bir işti. Kristal Berraklığı sergisine davet edilmem üzerine, kristaller aracılığıyla maddenin katı haline bakmaya başladım. Başlıkta yer alan “söz konusu koşullar” kristallerin oluşumundaki sıcaklık, basınç ve hacme, aynı zamanda pandemiyle yoğunlaşan  izolasyon, bulaşma, mutasyon ve gözetleme koşullarına gönderme yapıyor. Çizgisel olmayan zamansallıklar ve süreçlerle iç içe geçen hayata, organik ve organik olmayan arasındaki ayrımı sorgulayan bir perspektiften yaklaşıyor. Nisan Güncesi serisindeki bazı suluboyalar, videoda da yer alıyor. Bu fikirleri ben dile getirmesen suluboyalarda görmek mümkün olur mu, bu fikirler suluboyaları nasıl etkiliyor bilemiyorum.

Son bir soru olarak, “Kâğıt Üzerine Suluboya” kapsamında 2014’ten 2020’ye farklı dönemlerde ürettiğiniz işler bir araya geliyor. Bu noktada, 6 yıllık bu süreçte sizin için neler değişti?

Sorularınızı sergi özelinde alırsam; kullandığım malzemeyi daha yakından tanıdım ve sürece dâhil olan araçlar zaman içerisinde çeşitlendi. Bu seçkiyi bir arada görmek, tekrar eden biçimleri ve eğilimleri fark etmemi sağladı. Yapmaya devam edip nereye gittiğini göreceğim.

Kapsamlı sorularınız ve bu diyaloğa ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederim.

*

​İz Öztat’ın “Kağıt Üzerine Suluboya” başlıklı kişisel sergisini 23 Mart 2021 tarihine kadar Pi Artworks İstanbul’da ziyaret edebilirsiniz.


[1] J. Laplanche ve L-B Pontalis’ten alıntılayan Talat Parman, İmge ve Söz, Psikanaliz Yazıları 32, s. 18,

[2]    Didier Anzieu, Deri-Ben, Metis Yayınları, İstanbul, 2008, s. 44.