Hacırahmanlı Köyü’nden Arkadaşı Halil Şahan’la Yusuf Atılgan Üzerine Söyleşi

Yusuf Atılgan

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı Köyü’nden arkadaşı Halil Şahan ile Atılgan ile mektuplaşmalarından oluşan kitabı Halil Kardeş’e Mektuplar, dostlukları ve yazarın edebi serüveni üzerine konuştuk.

Halil Bey merhaba! Sanırım ilk olarak, sizi daha yakından tanımak iyi olur. Bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

H. Şahan: 1944 Balıkesir doğumluyum. Türkçe ve Edebiyat öğretmeniyim. Öğretmenliğe 1965 yılında  Manisa’nın Saruhanlı ilçesinde başladım. Yusuf Atılgan’ın köyüne iki buçuk kilometredir Saruhanlı.  Orada askerliğim çıkıncaya kadar yalnızca bir yıl kaldım. O çevrede o vakitler Yusuf Atılgan’dan sık sık söz ediliyordu. Elbette edebiyatçılığı değil de solculuğu konuşuluyordu.

Küçüklüğümden beri okumaya ve yazmaya hevesliydim. O nedenledir ki, matematikte daha başarılı olmama karşın Eğitim Enstitüsü’ne girerken edebiyatı seçtim.

İkinci görev yerim Muğla-Ula’ydı. Askerlik dönüşü oraya atandım. Ben vardığımda oralarda turizm henüz başlamamıştı, ama kıpırtıları da yok değildi. Olanakları kısıtlı bir yerde okumaktan ve de yazmaktan başka yapacak şey yoktu. İlçede kitap okumayı seven, edebiyat düşkünü genç bir öğretmen olarak tanındım. Bu durumum, ilçenin Manisalı savcısı Cevat Pulat’ın da dikkatini çekmişti.

Yusuf Atılgan ile dostluğunuzun öyküsü ve mektuplaşmalarınız  Sevgili Halil Kardeş / Köye Mektuplar adlı kitapta anlatıldı. O kitaptan Yusuf Atılgan hakkında birçok yeni şey öğrendik. Bize bu kitap fikrinin nasıl ortaya çıkıp geliştiğini anlatır mısınız?

H. Şahan: Yusuf Abinin bana yazdığı 46 mektubu saklamayı başarmıştım. İkisini yitirdim. Aslında kırk sekiz mektup yazdı bana Yusuf Abi. Yitikleri kitabımda anlattım nedenleriyle birlikte.

Ölümünden sonra (1989) Yusuf Abi’ye ilgi daha da artmaya başlamıştı. İzmir’de bir panele beni de çağırdılar. Orada mektuplarından alıntı yapmam gerekmişti. Böylece Yusuf Atılgan’ın bende mektupları olduğu duyulmuş oldu. Ancak Edebi Şeyler Yayınevi’nin öğrenmesini sağlayan öğrencim Şair Olcay Özmen’dir. 

Ben Yusuf Abi’nin mektuplarını yayımlamayı aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Ama Burak Fidan ile Ahmet Güntan bir İzmir yolculuklarında Balıkesir’de bana uğradılar.  Onlara güven duydum, tamam dedim. Ama mektuplara uzunca bir önsöz yazmamın iyi olacağını düşündüm. Bunun birkaç nedeni vardı benim için: Sıradan ya da dikkatsiz okur bu mektuplarda ne var da yayımlamışlar diyebilirdi. Onlardaki ana ve oğul sevgisini, kişinin doğup büyüdüğü yere olan derin bağlılığını, ayrıca bir yazarın yazma ve yaşama sıkıntılarını alımlayamamış olabilirdi. Bir de edebiyatımızın en kentli romanlarını yazan bir yazarın bir köyde, üstelik bir köylü gibi yaşadığını anlatmak ilginç geldi bana.  

Böylece çalışmalar başladı ve bir yıla varmadan Sevgili Halil Kardeş yayımlandı.

Biri dışında tüm mektuplarında Yusuf Abi bana “Sevgili Halil Kardeş” diye seslendiği için o sözü kitaba ad yaptım.

Yusuf Atılgan’la tanışmadan önce onun hakkında neler biliyordunuz?

H. Şahan: Fazla bir bilgim yoktu. Kitapları bulunmuyordu çünkü. Ama iki masalıyla bir öyküsü yayımlanmıştı dergilerde. O vakitler iyi bir dergi okuruydum. On kadar dergiye aboneydim. “Korkut’a Masal” ile “Yük”, Yeni Dergi’de “Ceren’e Masal” da Yeni Edebiyat’ta yayımlanmıştı. Üçünü de beğenerek ve etkilenerek okumuştum. Oysa o dönemde ‘devrimci edebiyat’ anlayışı egemendi. İşin kötü yanı, devrimci, toplumcu edebiyatın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini doğru dürüst bilen de yoktu. Yusuf Abi dışlanan yazarlardan biri olduğu için, doğrusu kuşkuyla yaklaşmıştım. Büyük devrim lafları etmemesine karşın insan sıcaklığı taşıyordu öyküleri. Yazarın ayrıca halkını  çok iyi tanıdığını da sezmiştim bu üç anlatısından.   

Yusuf Atılgan adını ilk Saruhanlı Ortaokulu’nda öğretmenken duymuştum. O yörenin insanı bir öğretmen arkadaşım, “Madem yazmaya meraklısın Hacırahmanlı’da Yusuf Atılgan var, git onunla tanış. Ödüllü bir yazar, ama dikkat et Bolşeviktir.” demişti.

Hacırahmanlı’dan gelen öğrencilerimizden birine sordum. “Kimseyle konuşmaz Yusuf Amca öğretmenim. Bizim İngilizce sorularımızı bile babamızla gidersek öyle cevaplayıveriyor.” dedi.

Yusuf Abi’yle 1973’te Ula’da tanıştığımızda Anayurt Oteli’nin yayımlandığını duymuştum, ama henüz alıp okumamıştım. Muğla’daki kitapçılara gelmemişti daha.

Kişisel tanışmanızdan önce Yusuf Atılgan Edebiyatı’na ilişkin düşünceleriniz nelerdi?  Bu düşünceleriniz zamanla nasıl gelişip değişti?

H. Şahan: Tanışmadan önceki düşüncelerimi bir önceki soruda açıkladım. Burada yalnızca onunla ilgili yaşadığım değişimden söz edeyim.   

Ben, o dönemin modası toplumcu gerçekçiliği benimsemiştim. DostYeni UfuklarTürk Dili, vb dergilerde kitap eleştirileri ve küçük öyküler yayımlıyordum. Anayurt Oteli’ni Muğla’ya gelir gelmez aldım, okudum. Ama bir türlü örtüşemedim.  O tür bir anlatımla ilk kez karşılaşıyordum. Doğrusu o dönemde dergilerde çıkan yazılar pek aydınlatıcı değildi. Kimi kıyasıya yeriyor, kimisi de dayanaksın övüyordu. 

Kitap yayımlandıktan bir yıl sonra, diyesim 1974’te Hacırahmanlı’daydım. Yusuf Abi yazarlığından ve yapıtlarından söz etmeyi sevmez. Bana yazdığı mektuplardan birinde kendini yazar saymadığını açıkça belirtir.

Marksist yabancılaşmayla ilgili bir kitap okuyordum. Onunla buluştuğumuz ‘Gençlik Kulübü’ndeydim. Dalmışım. Geldiğini fark etmedim. “Ne okuyorsun öyle?” dedi. Elimdeki kitabı gösterdim. “Çok güzel!” dedi; “Biliyor musun, ben Anayurt Oteli’nde yabancılaşmayı anlattım aslında. Bu zamana kadar kimse değinmedi bu özelliğine.”  Ben de dedim ki, “Okuduğum kitapta işçinin emeğine yabancılaşması anlatılıyor ama! Anayurt Oteli’nde öyle bir durum görmedim ben.”  O zaman, onun anlattığını psikolojik yabancılaşma olduğunu söyledi.

Bu konuşmadan sonra günlerce düşünerek, yeniden yeniden okuyarak iki romanını da yabancılaşma açısından incelemeye çalıştım. Söz konusu yazım Türk Dili dergisinde yayımlandı. Ona daha önceden söylememiştim. Yazımı görünce çok sevindi. Sanırım bu dostluğumuzun da başlangıcı oldu.

İkinci yıldan sonra görüşlerimizi paylaşmaya başladık. Yazılıp çizildiği gibi, bir burjuva yazarı değildi Yusuf Abi. Zaten Komünizmden hüküm giymiş bir insandı. Hatta birkaç kez, tercih etmem gerekse, komünizmi seçerim dedi yanımda. Dolayısıyla ondan duyduklarımı genellikle benimsedim. Özellikle de bilinçlilik akışı yöntemiyle ilgili.

Yusuf Atılgan ile çok özel bir dostluğunuz var. Sevgili Halil Kardeş’in “Sunuş” yazısında  kısaca değiniyorsunuz buna. Bu bence Türk edebiyatının en güzel dostluklarından biri. Hem edebi hem de kişisel olarak. Bu dostluk nasıl başladı?

H. Şahan: Yukarıda değindiğim gibi, romanlarını yabancılaşma açısından inceleyince başladı. Çünkü Yusuf Abi o günden sonra bana daha yakın durmaya başladı. O zamana kadar romanlarını kimse bu açıdan ele almamışmış. Sonra birkaç kişi daha yazdı.  

Aslında ben Yusuf Abi’nin öteki dostlarından oldukça farklı bir tipim. Ötekiler, annesi Avniye Hanım Teyzenin deyişiyle, ya delibozuk ya zıpır kişilerdi. Hatta köydeki ortakçısı da öyleydi; kavgacı, küfürbaz biriydi. Savcı Cevat Abi de öyleydi. İhsan Bey vardı, birkaç yıl önce öldü, o da…

Nedense bana yakınlık duydu. İyi dost olduk. Kişisel gizlerimizi bile birbirimize açardık. Bunların kimisi komikti de. Örneğin ölmeden sekiz on ay önce Manisa’ya ziyaretime geldi. Son gelişi oldu bu. O gelişinde, ortaokul sevgilisi Ayten’in evini aradık birlikte. Ki o vakit 68 yaşındaydı Yusuf Abi.

Halil Şahan, Yusuf Atılgan’ın okuduğu lisenin önünde. Foto: Mehmet Atılgan

Tanıştıktan sonra Yusuf Atılgan’a ilişkin ilk izlenimleriniz neydi? Ula’da bir kahvede gerçekleşen bu tanışma sizde ne gibi duygular uyandırmıştı?

H. Şahan: Bu tanışmayı Sevgili Halil Kardeş’in ‘Sunuş’unda anlattım. Gene de orada söylemediğim bazı şeyler söyleyebilirim. Kasılma, poz atma gibi durumları yoktu, ama farklı bir insan olduğu da belliydi. Ula Adliyesi’ndeki yargıçlarla briç oynuyordu benim yanlarına vardığımda. Herkese tepeden bakan o yargıçlar Yusuf Abi’ye karşı belirgin bir saygı içindeydiler.

Ben mi?

Ben sevinmiştim onunla tanıştığıma. Çünkü benimle çok ilgilenmişti. Hatta ertesi gün mutlaka görüşmemizi de istemişti. Kahvehaneden çıkarken, gelecek yıl bizim köyü istemeyi unutma diye uyarıda bulunmuştu.

Yusuf Abi o zamanlar oldukça genç görünüyordu. Atletikti de. Giyimi kuşamı, üstü başı özenliydi. Datça’dan tatilden geliyordu, ama pek yanmamıştı. Bunu fırsat bulup da hiçbir zaman soramadım kendisine. Sağlığına çok düşkündü. Sık sık yürüyüş falan yaparken görürdüm onu. 

Atılgan’la 1973’te Ula’da tanıştınız. O devir nasıl bir devirdi? Yazarlara ve aydınlara karşı tutum nasıldı?

H. Şahan: 12 Mart Faşizminin en azgın olduğu dönemdi o dönem. Sağ ve sol militanlar arasında çarpışmalar oluyordu. İşin kötüsü, bunu aydınların, yazarların kışkırttığı ileri sürülüp onlara baskı yapılıyordu.

İlk olarak Savcı Cevat Bey’in size söz ettiğini ve sizi onunla tanıştırabileceğini söylediğini belirtiyorsunuz. Kimdir Savcı Cevat Bey? Sizin onunla, onun Yusuf Atılgan’la dostluklarınız nereden geliyor?

H. Şahan:  Savcı Cevat Pulat Manisalı biriydi. Vaktiyle Manisa’da Yusuf Abi’nin çevresinde toplanan gençlerden biriymiş. Atak, hatta delibozuktu. Yukarıda söylediğim gibi Yusuf Abi öyle insanları severdi. Belki de bu, kendi kişiliğinde bulunmayan bir özelliğe özlemden kaynaklanıyordu. Oldukça ağırbaşlı, çekingen ve sessiz bir insandı Yusuf Abi.

Cevat Abi’yle ben nerden mi tanışıyorum? İkimiz de aynı ilçede, ki küçük bir yerdi o ilçe, görev yapıyorduk. İkimiz de Manisa’dan evliydik. Hatta eşlerimiz okul arkadaşıydı.

Cevat Bey size, Atılgan’a Anayurt Oteli’nde kullanması için mahkeme tutanaklarını verdiğini söylemiş. Bu aslında oldukça önemli. Gerçek yaşamın ve gerçek olguların Atılgan’ın yapıtlarına girdiğini söyleyebilir miyiz?

H. Şahan: Cevat Abi, bunu bana edebiyata belge bırakmak için yapmamıştı. O, ünlü bir yazarla ahbap olduğunu gösterme çabasındaydı. Hatta ben önceleri Cevat Abi’yi gırgıra bile almıştım. Ama romanı okuyunca doğru olduğunu gördüm. Çünkü Ula’daki olay yeniydi ve herkesin konuştuğu bir olaydı. Hacırahmanlı’ya gelince, bir gün laf arasında kendinse sormuştum, o da doğrulamıştı.

Zaten Yusuf Abi genellikle gerçek kişileri ve olayları anlatırdı. Zebercet de Anayurt Oteli de gerçek. Oteli ben de görmüştüm. Zebercet’i de görenler az değil. Ayrıca özellikle köyden öykülerine girmiş birçok kişiyle tanıştım, arkadaşlık ettim. Birkaçını bizzat kendisi tanıtmıştı bana. İlk tanıttığı Boncuk Osman’dı. 

Korkut’a Masal’da anlattığı kişilerin çoğu kendi adlarıyla verilmiştir. Danacı’nın İsmail, Taşçı’nın Akif, Bilgin Efe, Arnavut Mustafa vb. Birkaçının adını değiştirmiş. Onlarla arası iyi değildi, sanırım ondan. Ama onları kişiliklerinden hemen tanımak olanaklıydı, çünkü çok iyi çizilmişlerdi.

Son romanındaki Koca Mümin benim hem komşum hem sağdıcımdı. Ayrıca bu Canistan’daki tarihsel olaylar da gerçek olaylar. Selim’in gittiği Selimşahlar Çiftliği de öyle. Birçok toprak kavgasına, cinayete neden olmuş bir yer. Yusuf Abi bunların ayrıntısına girmiyor, ama bunların ipuçları da yok değil.

Atılgan’ın bayramlardan hoşlanmadığını, bunları “ikiyüzlülüğün en yoğun yaşandığı günler” olarak gördüğünü belirtiyorsunuz. Bu söylem nasıl ortaya çıkmıştı? Atılgan, bayramları neden sevmiyordu?

H. Şahan: Geçen bayramda Facebook’ta bu konuda bir paylaşımda bulundum. Orada açıkladığım gibi, ona göre bayramlarda sevmediğimiz kişilere sevgi, saygı duymadığımız kişilere de saygı gösterisi yaparız. Daha doğrusu yapılmaktadır. Üstelik bunlar, kalıp sözler ve davranışlarla yapılır. Kalıplarda içtenlik yoktur, diyesim onlar ikiyüzlü, düzmece davranışlardır.  Kısacası bu yoğun bir yabancılaşmadır. Tüm toplumu sarmış bir hastalıktır.

Bunlar Yusuf Abi’nin görüşleri. Elbette sözcüğü sözcüğüne değil. Onunla yirmi yıla yakın arkadaşlığımız oldu. Birçok kez birçok konuyu konuştuk. O konuşmalardan aklımda kalanlar bunlar. Üstelik bunlar, özellikle Aylak Adam’a yabancılaşma eleştirisi olarak girmiştir. Orda açıkça ikiyüzlülükten de yalancılıktan da söz edilir. Ne çok yalan söylediğinden yakınılır.

Yabancılaşmadan açılmışken burada bir görüşümü açıklamak istiyorum. Anayurt Oteli’ndeki ıra(karakter), diyesim Zebercet yabancılaşmış biridir, ama Aylak Adam’ın  C’si bence yabancılaşmış bir ıra  değildir. C kendisinin bilincindedir. Topluma eleştirel bakabilmekte, hatta toplumdaki yabancılaşmışlıklara karşı durmakta, onlara değişik biçimlerde tepki göstermektedir. Zebercet ise, kendini yitirmiş bir kişiliktir. Soylu sınıfla akrabalık bağı falan  düşleyerek  yeni bir kimliğe bürünmeye çalışır. 

Elinizde başka yazı var mı?

H.Şahan: Defterler dolusu not var Yusuf Abi ile ilgili. Saklıyorum onları. Bakarsın günün birinde birilerinin işine yarar.   

*Sevgili Halil kardeş- Köye Mektuplar, Yusuf Atılgan, Edebi Şeyler, 3. Basım, 2018