Fatih Özgüven: “Yazı serüveni ilk okuduğumuz kitapla başlar.”

Anıl Çoban, Abdullah Ezik, Esin Hamamcı ve Dilek Sarıboğa, bu ayki Odak Yazar dosyamızın konuğu Fatih Özgüven ile kitapları ve edebiyatı üzerine konuştu

Abdullah Ezik: Sinema ve edebiyat yazıları, eleştiriler, çeviriler, öyküler, derlemeler… Fatih Özgüven isminin bize hatırlattığı birçok farklı kimlik olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ben de ilk olarak edebiyatla tanışmanız ve yazı serüveninizin nasıl başlayıp geliştiğini sormak istiyorum. Bu serüven nasıl başladı ve sizin için yazmanın anlamı nedir?

Çeşit çeşit dünyayı anlamlandırma biçimi var (bilim, politika, din vb.), hepsi de kesin sonuçlar peşindeler. Kesin cevap arayışı beni hiçbir zaman ikna etmedi. Beni gerçekten ikna eden edebiyat, çünkü bir anlamlandırma biçimi olarak varoluşumuzun en önemli yanının ‘kesinliksizlik’ olduğunu hesaba katıyor. Küçük ya da büyük bütün sorularıma sadece edebiyat cevap verdi.

Yazı serüveni ise ilk okuduğumuz kitapla başlar gibi geliyor bana; onu içinize almak zihninizde yeniden yazmaya girişmek demektir.   

A.E.: Edebiyat dünyasına aslında çeviriler kanalıyla da çok uzun zamandır bağlısınız. Özellikle yazın sürecinde bu tecrübelerden, daha önceki okuma ve çevirilerden oldukça beslendiğinizi düşünüyorum. Peki bu çevirilerin/etkileşimlerin size nasıl bir katkısı oldu?

Katkısı oldu tabii; sevdiğiniz yazarları çevirirken örgüler çözülüyor, iplikler görünüyor. Hayranlık duyduğunuz yazının nasıl inşa edildiğini, daha da önemlisi sevdiğiniz yazarın seçtiği malzemeyi, onu nasıl yazıya dönüştürdüğünü görüyorsunuz. Bu birliktelik bir insanla birliktelik gibi- sonunda nefret ettiğiniz de oluyor yazının arkasındaki kişiden, ama ilişki derin ve gerçekse o sonradan geçiyor, hayranlık geri geliyor.

Bir de kendi dilinizle tanışıklığınız artıyor. Görüyorsunuz ki her fikir ya da duygu her kültürde mutlaka düşünülmüş ya da dile getirilmiş. Bütün insanları birbirine bağlayan, insanları gerçekten ‘kardeş’ yapan şey bundan başkası değil. Ama çeviride şu da var, bunun kendi dilinizde tam nasıl söylendiğini de mutlaka bulmalısınız, o zaman gerçekten anlıyorsunuz benzerliği- farklılık üzerinden.        

A.E.: Yine çeviri sorusuna paralel olarak, yabancı bir yazarın Türkçedeki sesi olmakla kendi sesinizi bulmak arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizi bu açıdan etkileyen, yolunuzu bulmanızı sağlayan yazarlar/çeviriler/kitaplar oldu mu?

Bu çok ilginç- sevdiğim yazarların sevdiğim ve çevirirken gerçekten ‘kulağımda duyduğum’ seslerini hep o sesleri dışsallaştırmak için kullandım gibi geliyor bana. Onu sonuna kadar duyup sonra dışarı attım ve hayran olsam da benim istediğim sesin o olmadığını ya da ‘sadece o olmadığını’ farkettim. Bunlardan biri gibi çıkmamalıydı kendi sesim; ya da, yazdığım şeydeki ses sevdiğim bir yazarın sesine hafifçe gönderme ya da onu değiştirme olsa bile bu oyun sadece ikimizin arasında kalmalıydı. 

Birçok yazar oldu beni bu açıdan etkileyen ama düşününce beni derinden etkileyen üç beş kitap olduğunu görüyorum. Albert Camus’nün Tahsin Yücel çevirisi Tersi ve Yüzü, Yalçın Tura çevirisi Düşüş, Nabokov’un Pale Fire’ını okumam, çocukken okuduğum Tomris Uyar çevirisi Küçük Prens galiba hemen aklıma gelenler. Ayrıca Borges’ın kısa kesmeyi sevişi, Proust’un dört başı mamur gevezeliği.     

A.E.: Hem sinema hem de edebiyatla ilişkiniz birçok açıdan çok özel ve dikkat çekici. Ele aldığınız meseleler, düşünceleriniz kendisini yakından hissettiriyor. Edebiyatın diğer sanatlarla, özellikle de sinema gibi anlatmaya dayalı disiplinlerle ne tür bir ilişkisi üzerine ne düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim. Şöyle bence- iyi edebiyat kimi zaman sinemadır, okurken gözünüzün önünden mükemmel sahneler halinde geçerek yol alır. İyi sinema ise size mükemmel bir kitap okuyormuşsunuz hissi verir, ister hafif olsun ister ağır düşünce vardır hamurunda, ama bu düşünceler pişmemiş şeyler gibi de ağza gelmez. 

A.E.: Hiç Niyetim Yoktu’da olaylar sık sık “bir arkadaş” aracılığıyla dile geliyor. Bu arkadaş oldukça önemli olsa gerek zira aslında metnin kurgulayıcısı siz olmakla birlikte hikâyenin sahibi odur. Peki, kimdir bu arkadaş?

Dikkat etmemişim, doğru haklısınız! Arkadaşlar olmasa ne yaparız? Bizlere ya birşeyler taşırlar, çalışkan karıncalar gibi ya da birşeyleri hatırlatırlar. Maupassant, Edgar Allan Poe, Reşat Nuri Güntekin’deki anlatıcılar da bu anlamda hep arkadaşlardan öğrenmezler mi bazı hikâyeleri. Aklıma Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti hikâyesi geliyor.  Ya da Reşat Nuri’nin ‘Acımak’ındaki hatıra defteri.     

A.E.: Bu kitaptaki metinlerin önemli özelliklerinden birisi de kişisel deneyimlerle örülmesi. Bu açıdan otobiyografik yanları olan bir metinden söz ediyoruz. Peki siz kurgu metinlerde otobiyografik unsurları anlatıya taşırken nasıl bir yol izliyorsunuz? İnsanın kendisine ve kendi yaşadıklarına yazınsal bir biçim vermesi nasıl bir duygu?

Herhâlde her yazı otobiyografiktir. Malzemeyi kendimizden değilse nereden bulacağız? Nasıl işe yaratıldığına gelince; deneyim denen şey sanki bir görünüp bir kaybolmalı- onu yazıya dönüştürürken varabileceğimiz ‘gerçekte olmamış’ şeylere kendimizi bırakmalıyız, kimi zaman güvenle ve hoşlanarak, kimi zaman da korkarak, çoğu zaman ikisi bir arada. Böylelikle – sevmediğim klişe tabirle – ‘yaşanmışlık’ denen şey, ‘yaşanmamış’a, ‘yaşanabilir’e, ‘ya yaşansaydı’ya, ‘niye yaşanmasın’a hatta ‘ölüm de şöyle şöyle bir şey olabilir’e dönüşecek.

Fatih Özgüven

A.E.: Metinlerinizde ele aldığınız coğrafya aslında oldukça ilginç. Beyoğlu’ndan Robert Ranelagh Sokak’a kadar oldukça geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz. Peki bunca geniş sınırlar, farklı kentler, ülkeler, kültürler dile gelirken sizde nasıl bir yankı uyandırıyor? Aslında okur için oldukça uzak olabilecek tüm bu sokaklar, apartmanlar, mekânlar yazınsal süreçte sizin için ne ifade ediyor?

Çoğu birbiriyle bitiştirilmiş adres parçaları bunlar- bazen gerçekte yoklar, varsalar da değişikler, şu merdivenle bu kulübe değişik yerlerden alınıp yanyana getirilmişler, hemen her zaman da o varolan ya da olmayan parçalardan edindiğim/hatırladığım duygusal ya da resimsel izlenimlerin rengine boyanmışlar.

Yazıda gezmeyi ve hayal kurmayı sevmemin izleri olduğu kadar, resim sanatını sevmemin de izleri var. Bütün bu yerler, sokaklar, masalar, kırmızı çoraplar vb. hep resmedilen şeyler.

Tasvir etmeyi çok severim. Eşya sadece tasvir edilmez onun üzerine düşünülebilir de; tersinden, düşünceler de pekala resmedilebilir.

A.E.: Hayatı başka türlü kurgulamak ve geçmişe bakıp hayıflanmak kimi karakterlerinizde açıkça hissedilen özel bir mesele. Bu tavır, ortak bir ifade biçimi gibi birçok metinde kendisini hissettiriyor. Peki geçmiş Fatih Özgüven karakterleri için neden bu kadar önemlidir? Geçmiş yeniden kurgulanırken neler değişir?

Ben öyle olduğunu pek düşünmüyorum. Belki örneklerden konuşsak daha iyi anlardım. Tersine, karakterlerim belli bir anda geçmişle ilgili olsalar hep ‘şimdi’de yüzüyor gibiler bence. Geçmişi malzeme olarak kullanırken ona hayıflandığımı pek sanmıyorum. Başka türlü kurgulamak daha doğru belki.

Benim için geçmiş de gelecek kadar güvenilmez şeyler aslında. Geçen gün gördüğüm bir filmde ‘hepimiz geleceğin hayaletleriyiz’ diye bir cümle vardı. Geçmişle de gelecekle de ilgili düşüncemin özeti gibi.    

A.E.: Metinlerinize anlatıcı üzerinden dâhil olan ironi, sizi bence birçok noktada diğer yazarlardan ayırt ediyor, bir imza olma görevi üstleniyor. Bu noktada söz konusu bu ironinin kaynağı sormak istiyorum. Karakterlerinize ve anlatınıza doğrudan biçim veren bu ironi, sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Her metinde yok bu, bence sinema yazarlığı sesimle hikâyelerdeki sesim karıştırılıyor olabilir ya da bu ses, hikâyelerde ironinin gerekli olduğu yerlerde aniden görünür oluyor, ağır basıyordur. Böyle bir ironi kullanımı deyince aklıma ilk gelen hikâye Gürol’un Annesi ki, orada bir korku hikâyesi sözkonusu aslında. (Yeri gelmişken korku anlatısı kipini – diyelim ona – sahne ve gerilim kurmakta seviyorum ve korku hikâyesini değişik işlere yaratmaya çalıştığımı düşünüyorum- her hikâyede biraz gerginlik olmalı.) Aklıma gelen ikinci hikâye ise Can Dostu ki, orada ironik olmaktan ziyade camp denen abartma tarzıyla konuşan bir kahraman var ve onun da asıl derdi  dünyayla abartılı duygular/hatıralar aracılığıyla bağlantı kurmak. 

Anıl Çoban: Bir Şey Oldu kitabının alt başlığı “Endişe Hikâyeleri”. Bu adlandırmadaki endişenin kaynağı nedir? Öykü karakterlerinin bulundukları durumlardan veya hissettikleri şeylerden kaynaklanan bir endişe olabileceği gibi öykülerin okurda yarattığı gerginliği, endişeyi de işaret ediyor olabilir mi veya bu, yazım süreciyle bağlantılı bir adlandırma mı?

Hemen bir önceki sorunun cevabında var bu sorunun cevabı da- kısmen en azından. Cevap tabii ki ‘karakterlerde ve okurda yaratılan endişe’.

Yazım sürecindeki tek endişe ise ‘tam istediğim kelime’yi nasıl bulacağım endişesi, yani anlatmak istediğimi tamı tamına, tam istediğim gibi nasıl söyleyeceğim endişesi ki, o da yazı ile ilgili- görünürde teknik ama aslında da öze ait bir endişe. Flaubert’in ‘mot juste’ dediği, aşağı yukarı ‘tam kelimesi’ diye çevrilebilecek fikir.    

A.Ç.: Bir Şey Oldu bünyesindeki bazı öyküler son birkaç cümlesinde okurları girdikleri atmosferden uzaklaştırıyor. Yer yer keskin bir sonuca ulaşmamalarının yanında son derece yalın bir şekilde sonlanıyorlar ve adeta okuru (o öykü dünyasında olsa bile) gerçeğe döndürüyorlar. Bu durum özellikle metafiziğe kayan unsurlar barındıran öykülerde (“Seyahatte ve Ölümde”, “Bir Şey Oldu”, vb.) daha da belirgin. Bu kullanım metin oluştururken özellikle başvurduğunuz bir yöntem mi ve size göre öykülerinize ne katıyor?

Bu sorunun da cevabı da gene iki önceki cevapta kısmen var. Dediğiniz gibi oluyor bazı hikâyelerde, haklısınız, güzel tespit. Çünkü bu durum o hikâyeleri sizin kullandığınız tabirle daha metafizik yapıyor. Çünkü yani ‘oraya geldik gittikse peki aslında neredeyiz?’

Bir de tabii gerçek dediğimiz şey bazen çok daha fantastik olabiliyor.

Edebiyatı açıklamak-anlamak dendiğinde aklıma eleştirel metinlerden çok başka edebiyat yapıtları gelir. Benim için, edebiyatla ilgili soruların cevapları gene edebiyattadır. Bu meselede de hep T. S. Eliot’un şu dizeleri aklıma geliyor: ‘Denizin odalarında oyalandık bir süre/ İnsan sesleri bizi uyandırıncaya dek, sonra boğulduk’ 

A.Ç.: 13 hikâyeden oluşan Bir Şey Oldu kitabında öykülerin bütününde değişken bir ritim var. Bir öykünün verdiği hisle hemen arkasından gelenin verdiği his epey farklı. Kitap “Penguen Masalı”yla gayet yavaş başlayıp “Akıllı Şey” ve “Büyük Yeşillik”le tekinsizleşip hızlanıyor. Üzüntü, nostalji, acıma, şaşırma gibi hislerde okuyucuyu gezdirdikten sonra “Boğaziçi Cinayetleri” yükselişinin ardından tam “sakinleşti” deyip kapatmaya hazırlanırken “Bir Şey Oldu”yla son buluyor. Ama hiçbir öykünün verdiği his ve ritmi aynı değil, bir dalgalanma var. Böyle biçimsel bir yaklaşımınız var mı? Yoksa da öykülerinizden böyle bir tat alınmasının sebebi sizce nedir?

Çok güzel tarif etmişsiniz. Bence başka eklenecek bir şey yok. Böyle biçimsel bir yaklaşımım yok, ama sıralamada sözünü ettiğiniz o ‘dalgayı’, o ‘kabarıp sönmeyi’ elbette seviyorum. Kısacası, ritmi. Ayrıca zararsız görünüşlü olanlar daha bile tekinsiz. Penguen Masalı, tekinsiz bir hikâyedir benim anladığım kadarıyla. Tekinsiz görünenler de tam öyle değiller. Bir Şey Oldu bayağı duygusal bir hikâye mesela.   

Fatih Özgüven

Bir Şey Oldu’daki öyküleriniz hem sayfa sayısı hem de “olay” açısından tutumlu olsa da aralara sıkıştırılan birçok detayda, düşüncede, hatırada saklı kalan pek çok eksik hikâye seziliyor. Bu sözde sınırlı öykülerin altında aslında bir mikrokozmos olduğuna, hatta bu devamı getirilmeyen hikâyelerin okurda ortaya çıkan sonuçsuzluk, eksiklik hissine katkı yaptığına katılıyor musunuz?

Doğru, ve böyle olması gerektiğine de inanıyorum. Edebiyatla ve okumakla ilgili ilk sorunun cevabında buna değindim. Edebiyat, benim için kesin bilginin tersi, ve bir şeyi okumak ise zihnimizde onu kendimize göre yeniden yazmaya başlamak demek. O mikrokozmos’lara kendimiz dalmak yani.   

Fatih Özgüven

Esin Hamamcı: Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’ndeki hikâyelerinizde İstanbul öne çıkıyor. Özellikle eski Beyoğlu yer alıyor. “Masalarında kızlı, erkekli oturulan”, daha da eskisi İstiklal’e kravatsız, şapkasız çıkılmayan günlere özlem aslında bir şehrin sosyo-kültürel kimliğine olan özlem aynı zamanda. Buradan yola çıkarak hikâyelerinizdeki bu “eski, mutlu” anlara dönme isteğinin sizde karşılığı nedir?

Yukarıda da söylemeye çalıştım, böyle bir özlemim hiç yok. O dedikleriniz genellikle dekordur. Zihnimde de hikâyelerde de her şey şimdi’de geçer. Hatta ‘Beyoğlu’na  kravatsız şapkasız çıkılmayan günler’ klişesi bende derin bir esneme hissi uyandırır.

E.H.: Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’ndeki anlatıcı “Tabiat ona her zaman bir yazı odası gibi gelmişti,” diyor. Bu cümle sizin için de geçerli midir?

Evet, bazen, arasıra- bu durum Diken adlı hikâyede var. Romantik olmayan yazarların böyle bir yazı odamsı tabiat anlayışları vardır. Neoklasiklerin, Barokların, Ortaçağlı din yazarlarının da. Tabiatı stilize edip düşüncelerin fonuna koyarlar. İlginç buluyorum bu stilizasyonu. Ama çok ayrıntılı tabiat tasvirleri de beni büyüler bazen. Bunun zirvesi Virginia Woolf’un Perde Arası’dır, o kitap bir ineğin ‘öksürmesi’ ile açılır, sayfalarında otların hışırdadığını falan duyarsınız, en sevdiğim kitaplardan biri, Tomris Uyar çevirisinden okunabilir.    

E.H.: Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’ndeki “hep yazmak isteyip” de yazamamak, rüyalarla, ters giden olaylarla gerçekleşemiyor. Karakterler için “yazamama” hâli bir iç çatışma, olgunlaşamama problemi midir?

Yok değil, çeşitli durumlar bunlar daha çok; hep ertelemek, ‘yazsam roman olur’, ‘otur yaz bunları’ cümleleri, okuduklarınız karşısında hiç yazamayacak kadar ezilmek, yaşanan hayatla fazlasıyla ahenk içinde olmak, fazla mutlu olmak/rahatsız olmamak, okumanın mucizevi anlarından yazmanın düpedüz işçilik olan kısmına geçilmesi gerektiğini bilememek-sezememek ya da istememek ya da ‘kim uğraşacak şimdi’cilik vb. vb. Ya da kısaca, sizin tabirlerinizi ters yüz edersek ‘içte çatışamama’ ya da fazlasıyla ‘olgunlaşmış olma’ problemleri.

E.H.: Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’nde, yazamama hâli “acıyan bir yaraya parmağını sokmak” gibiyken, yazıyı bitirmek “doymuş bir hayvan gibi mutlu” olmak olarak betimleniyor. Sizce de böyle midir?

O dediğiniz hikâyede, Diken hikâyesinde tam tersine, ‘doymuş bir hayvan gibi mutlu’ olduğu için yazamıyor adam. Ama evet öyledir, sizin söylediğiniz de mümkün- en azından bir süreliğine.

E.H.: Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’ndeki sade, günlük, akıcı dil tüm hikâyelerde göze çarpıyor. Rafine bir dille “yazmak” gibi zor bir meseleyi kaleme almak sizin için nasıl bir yolculuktu?

Teşekkür ederim. Nasıl söylesem? Zor ama zevkli bir yolculuk herhalde. Yazdığım için mutluyum.

Dilek Sarıboğa: Küçükburun kitabında her hikâyeden önce hikâyeyi temsilen çizilmiş resimler bulunuyor (metal yemek tabağı, makas, arı, kısa pantolunlu çocuk çizimleri vs.). Bu resimler temsil ettikleri kısa hikâyelerin tek bir sahne, bir fotoğraf olarak okunabileceğine bir gönderme niteliği mi taşıyor?

Dediğim gibi, resmi çok severim, hem resim sanatını hem de hikâyede resmetmeyi. Çok da ressam arkadaşım var. En çok ressam arkadaşım var hatta diyebilirim. Hikâyeleri yazdıktan sonra onlara verdim, onlardan hikâyeye eşlik edecek illüstrasyonlar yapmalarını istedim. Tabii ki aklımda ‘şu hikâye buna uyar’ gibi bir düşünce de vardı. Sonuçlar farklı ve ilginç oldu. Kimi hikâyeden uzaklaşmadı, kimi uçtu gitti. Yazının yanına gravür eklenmiş kitaplar vardır, 19. yüzyılda çok yapılan bir şey ama 20. yüzyılın ilerilerine kadar da sürmüş galiba.  Böyle çok Jules Verne kitabı okudum.

Kısa hikâyenin ‘tek bir sahne olarak okunabilmesi’ ise ilginç bir fikir- çünkü çoğu hikâye zihnimde gerçekten de bir an olarak canlanıyor, ya da bazen kafamda dönüp duran alakasız bir cümle. Ama öyle de kalmıyor. Küçükburun bu dediğiniz – dondurulmuş, diyelim hatta  –  sahne fikrine en çok çalıştığım kitap olabilir.   

D.S.: “Küçükburun”da hikâyelerin bir kısmında hayvan temsili üzerine ortak bir tema görüyoruz: yılan, at, ördekler, köpek; ve arı temsiliyle karşılaşıyoruz. Hikâyelerde bulunan bu hayvan türleri genellikle korku temasıyla buluşuyor. Bu insan-doğa ilişkisine korku çerçevesinden bakmaya bir işaret mi?

Her zaman değil; söylediğiniz örneklerde, bilgelik, cinsellik, çocukluk, dostluk, insanla hayvanın akrabalığı anlamlarına geliyorlar. Korku temasından ziyade bir gerginlik temasıyla buluşuyorlar diyebiliriz ama bu da sonuçta insanla hayvanın morfolojik benzerliğine ve türsel akrabalığına vurgu yapmak için. Hayvanlarla – ve ayrıca bitkilerle, ayrıca kayalarla falan da hatta – her an aklımızdan geçirmeyi tercih etmediğimiz kadar yakınız bence. Tepkilerimiz, korkularımız ve varlığımızın özü açısından.   

Bir de tabii şu var. Kahramanı hayvan olan hikâye ve romanları çok severim. İlk okuduğum kitaplardan bazıları; Duygulu Dostlar adındaki hayvan hikâyeleri derlemesi ya da bir atın başından geçenleri anlatan Siyah İnci. Bir sır vereyim; hikâyesini bir köpeğin zihninden geçerek anlatan Virginia Woolf’un Flush’ını da böyle kitapları seven çocuklar mutlaka hala vardır, onlara hediye olsun diye çevirdim. İnsan olmak ve yetişkin olmak bana hep abartılmış erdemler gibi gelmiştir. 

Fatih Özgüven

D.S.: “Küçükburun” hikâyelerinde gündelik olayları görebildiğimiz sahnelerde vampir, kurt adam, alf gibi fantastik unsurlarla karşılaşıyoruz. Derin gerçekliğin içinde aniden beliren gerçeküstü unsurlar günümüz popüler kültürüyle mi ilişkili?

Yoo, sadece kendi beynimizle ilişkili. J Biraz da gündelik hayatın yeterince hakkını veremediğimiz fantastikliğiyle. Her an mümkün onlara rastlamak.

D.S.: “Köpek” adlı hikâyede kısırlaştırmaya götürülen bir köpek için; köpeğin yaşayacağı bu duruma üzülen, köpek için cinsel organın büyük ölçüde önemli olduğunu savunan, hatta kendini o köpeğin yerine koyan erkek bir anlatıcı görüyoruz. Hikâyede tartışılan bu mesele erillik-iktidar ilişkisine ironi mi oluşturuyor?

Elbette sonuçta öyle, ama yukarıda açıklamaya çalıştığım insan-hayvan benzerliğine belli ölçüde empatiyle yaklaşmakla da ilgili sanırım. Orada biraz da bir parça duygusallık eşliğinde – özellikle kaba saba – bir mizah olduğunu umut ediyorum. Her şeyin fazla rafinesi sinir bozucu.

D.S.: Küçükburun kitabında bulunan tüm öyküler öz ve kapalı bir anlatıma sahip. Yazarken az sözcükle anlatıdaki derinliği ve doğru duyguyu korumakta zorlanıyor musunuz?

Zorlanıyorum elbette, ama işin güzel tarafı da bu. Doğru duyguya sadık kalarak yazmak, yazıyı kapatmak, aynı zamanda dışarıya hava salacak ya da içeri hava girmesini sağlamak delikleri yerli yerine yerleştirmek, azaltmak ama çok da azaltmamak, derinliği hani derler ya sahile doğru ‘su bele geliyor!’ diye seslenecek seviyede tutmak ama ciddiye almak, sığlığa nakışlar yapmak ama çok da süslememek vb. vb.