Bahar Aslan: “Yazdıklarım da hayatın bir tür yansıması…”

Slideshow

no images were found

Abdullah Ezik ve İpek Bozkaya, Odak Yazar dosyamızın konuğu Bahar Aslan ile edebiyatı, kitapları ve edebiyatta “gurbet” meselesi üzerine konuştu.

Abdullah Ezik: Bahar Aslan öykülerinin en önemli meselelerinden birisi şüphesiz “gurbet” ve gurbette olma hâli. Bu noktada metinlerinizde (gerek Moskova Defteri gerekse Bakü Defteri) fiziksel bir gurbet kadar karakterlerin kendi içlerinde taşıdıkları manevi bir gurbet de söz konusu. Peki sizin için gurbetin karşılığı nedir?

Gurbette olan kişi gariptir. Sılasından uzakta, dünyanın bir noktasında garip düşmüştür. Gurbet ile garip kelimeleri aynı kökten gelmeleri itibariyle kardeş mefhumları taşımaya aracılık ederler.

Gurbetin farklı hâlleri vardır. Zorunlu gurbet ve gönüllü gurbet… Sizin ifadenizle, fiziksel ve manevi gurbet…

Zorunlu gurbetin sebepleri hepimize malûm… Moskova Defteri‘nde zorunlu olarak gurbete çıkanların hikâyeleri de var; Banazılı Mustafa’nın, Sıva ustası Zülküf’ün hikâyeleri gibi… Edebiyatımızda zorunlu gurbete dair epey bir eser var; Almanya’ya gidenlerin gurbeti, 1990’lardan sonra eski Sovyet ülkelerine çalışmaya gidenlerin oluşturduğu gurbet…

Ama bir de kendisini gönüllü olarak gurbete vuranlar var; Moskova Defteri’ndeki Hamiyyet gibi, Elif gibi, Mehmet gibi… Bunlar kendilerini her zaman sıladan uzakta görürler. ‘Sıla’nın ne demek olduğunu, neresi olduğunu sorgularlar, bu konuda kafaları karışık, başları dumanlıdır… Şu önemli soru içlerinde hep dolaşıp durur:

İnsanın sılası neresidir?

Bunlar, yani gönüllü gurbetçiler, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Uzakçıl” şiirindeki Uzakçıl ile zamanların ötesinden akrabalık kuranlardır… Şairin içli sesiyle sorduğu, kalbi yoran şu soruların muhatabıdırlar:

“…Sevmekse işte burada; bırakıp neden böyle, neden bu yakını, elinin gölgesindekini;

gitmek mi sanıyorsun sen yoksa güzelliği,

neden böyle uzak ey uzakçıl?”

Elinin gölgesindekini bırakıp gitmek… İradi olarak, bile isteye bırakıp gitmek… İşte, kendisini gönüllü olarak gurbete sürenin yapıp ettiği budur… Fakat bunu neden yapar? Bu içsel sızı ile neden muhatap olur, neden yanıp yanıp kavrulur?

Bir de gurbet duygusunu, gurbetliği, fiziki mekândan, fiziki sıladan hiç ayrılmadan, için için yaşayanlar vardır; Kemalettin Kamu’nun ifadesiyle, “Ben gurbette değilim, gurbet benim içinde…” diyenler… Moskova Defteri’ndeki Şamil gibi… Şamil’e özellikle bu konu itibariyle dikkat edilmelidir…

Moskova Defteri, fiziksel/zorunlu gurbet ile manevi/gönüllü gurbetin kesişimindeki insanların yürek burkan hikâyelerini kendisinde topladı, diyebilirim… Gurbet ve gariplik kelimelerinin anlamlarını sormaya, sorgulamaya, düşündürtmeye, hissettirmeye çalıştı…

A.E.: Karakterleriniz her ne kadar doğup büyüdükleri coğrafyadan çok uzakta olsalar da kendi içlerinde memleketlerini, alışkanlıklarını, kültürlerini taşımaya da devam ediyorlar. Peki içlerinde taşıdıkları bu geçmişten/arayıştan neden bir türlü kurtulamazlar?

Bir geçmişi ve dolayısıyla hatıraları olmak, insanın sırtına çok ağır bir yük bindirse de, insan her daim bu geçmiş ile hesaplaşmak zorunda kalsa da, geçmişsizlikten evladır… Çağımızın zalim hastalığı Alzheimer, geçmişi olmamanın somut hastalığıdır, burada edebiyatın, sanatın mayasını yoğuran mecaz yoktur.

Tespit ettiğiniz gibi; hikâyelerimdeki karakterler, somut olarak gurbete çıktıklarında dahi geçmişlerini unutamazlar. Çünkü, Serdar Aydın’ın “Sevda ile Kara” romanında kaydettiği gibi, insanın sılası hatıralarıdır… Kavafis’in meşhur şiirinin şu dizelerine bakalım:

“…Yeni bir ülke bulamazsın,

Başka bir deniz bulamazsın,

Bu şehir arkandan gelecektir,

Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,

Aynı mahallede kocayacaksın…”

Burada Şair’in bahsettiği bulunamayacak olan yeni ülke, başka bir deniz, dolaşılacak aynı sokaklar, kocanılacak aynı mahalle, bunların hepsi, sılamız olan hatıralarımızın metaforik bir dille anlatımından başka bir şey değildir…

Bu sebepledir ki, Moskova Defteri’nin gariplerinden Elif, Moskova sokaklarında, “hatıraların vicdanı yok mu?” diye çığlık çığlığa dolaşır; benzer şekilde, gene Defter’in gariplerinden Hamiyyet Deliorman, Moskova yakınlarında bir ormanda kaybolmuşken, yolu izi kaybetmişken dahi, adından bir “Y” düşmesi pahasına, kendi geçmişiyle muhasebeye düşer…

A.E.: Sizi göçmenleri yazmaya iten ne oldu? Bu yazını kişisel olarak yurtdışında olmanızla açıklayabilir miyiz yoka kökende daha farklı sebepler de söz konusu mu?

Az önce gurbet ve gariplik ilişkisine değinmiştim. Şunu vurgulamak isterim: Sanatkâr insan her daim gurbette olandır; gariplik postunu sırtından çıkartmayan, çıkartamayandır… Garip akımıyla Orhan Veli’yi hatırlayınız. Edebiyatımızda belki O’ndan daha garibi yoktur… Sait Faik bir başka gariptir. Hiçbir yere, hiçbir sılaya sığamaz, tutunamaz. Bu, sanatkâra has bir ontolojik durum, bir varlık kipidir.

Bendeniz, naçizane, garip olunmadan ve gurbet hırkası giyilmeden sanatkâr olunamayacağını düşünenlerdenim. Bu nedenle, yurt dışında olsam da olmasam da; gurbet daima içimdedir ve gurbette olanlar ilgi odağımdadır…

A.E.: İnsanoğlu nerede olursa olsun tüm o insani duygularını da beraberinde taşır. Aşk, nefret, alışkanlıklar, duyular… Peki tüm bu alışkanlıklar sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

İnsan kelimesi, bilindiği gibi, Arapça, “unutan” anlamına gelir. Unutmaya meyyal mahlûklar olarak ve Turgut Cansever’in tabiriyle “yanılgan” insanlar olarak, bir yandan aşk, nefret gibi duyguları taşır, hissederiz, bir yandan da, unutmakla hatırlamak arasındaki gerilimli çizgide, içine doğduğumuz coğrafyanın, yaşama kültürünün bize verdiği alışkanlıklar çerçevesinde, hayatlarımızı sürdürür, ölüm denen sona doğru, zamanımızın daraldığını bilerek ilerleriz. Belki de bu nedenle, Bakü Defteri’nin yazarı, hikâyelerinin başına kimi zaman şöyle bir not düşer: “Ömür dediğin ne kadar sürer? Her şeyin bir sonu yok mu?”

A.E.: Kimi öykülerinizin içeriği akıllara “bildungsroman” yapısını getiriyor ve bize bir karakterin önce çocukluktan erişkinliğe, ardından da olgunluk çağına geçiş sürecini derinden hissettiriyor, sözgelimi Hamiyyet gibi. Bu noktada, büyümek ve ailenin, çevrenin, toplumun ve kimi yerde kişinin kendi zincirlerini kırması, ne tür bir değere işaret eder? Kişi, kendi olmayı nasıl başarabilir ve kendi kaderini nasıl yazabilir?

Önemli bir konuya değindiniz… İnsan olmak, geçmişi olmak ve hatıralar deyince, elbette, bir insanın şahsiyetinin mayalandığı çocukluk yıllarının önemi yadsınamaz. Hikâyelerimdeki kahramanların kendileriyle ve geçmişleriyle olan hesaplaşmaları, “garip olma hallerine ve gurbette bulunuş şekilleri”ne dair sırlar ve esrar, pek tabii ki, çocukluk dönemlerinde gizli. Bu konuya, sizin de belirttiğiniz gibi, Defter’in gariplerinden Hamiyyet Deliorman’ın hikâyesi iyi bir örnek teşkil ediyor. Ruhi yapısının teşekkül edişinde, sürekli itiştiği, kendisinden uzak tutmak istediği aile ilişkileri ve içine doğduğu coğrafyanın oluşturduğu bağlamın rolü çok büyük. Her ne kadar, zıtlaştığı geçmişinden kaçıp kurtulmak için, gurbete çıkmak dahil elinden gelen her şeyi yapmışsa da, bu geçmiş, Rusya’nın ücra bir köşesinde, en çaresiz ve yalnız olduğu anda birden karşısına çıkıveriyor! Dolayısıyla, hikậyede Hamiyyet’in kaybolduğu yer, sadece, Rusya’nın derinliklerinde bir orman değildir, Hamiyyet’in içinde kaybolduğu yer, kendi sılası, geçmişi, hatıralarıdır. Kendi olmaya çalışan ve kaderini, geçmişinden bağımsız olarak yeniden kurgulamaya çalışan Hamiyyet, maalesef bunu ancak belli bir noktaya kadar yapabiliyor… Çocukluk yılları ve geçmişi peşini hiçbir zaman bırakmayacaktır.

A.E.: Metinlerinizde sıklıkla karşılaştığımız durumlardan birisi de “çoklu anlatılar”. Belirli noktalarda anlatıya dâhil olan ve metnin akışını alabildiğine değiştiren birden fazla sesin varlığından söz edilebilir. Bu çok sesliliğin karşılığı nedir?

Hayatın kendisi çok sesliliği içermektedir. Hiçbirimizin hayatı, yalın, homojen ve tek bir güzergâh üzere olmaz. Dolayısıyla, yazdıklarım da hayatın bir tür yansıması…

A.E.: Gelenek, kan davası, kız kaçırma, kökü geçmişte yatan davalar… Bunlar öykülerinizin arka planında önemli bir yerde duruyor ve kahramanlar nereye giderse gitsin onların peşini bırakmıyor. Tüm bu kültürel kodların anlamı nedir?

Kökü geçmişte olmak… Sorduğunuz sorunun kısa cevabı aslında bu. İbn-i Haldun’un çok sevdiğim bir ifadesi var; “Coğrafya insanın kaderidir.” Coğrafya kadar, geçmiş zaman da kaderimize tesir ediyor. Moskova Defteri’nin gariplerinden ve birçok öyküde birden peydahlanan çaycı, aslında şirketin istihbaratçısı Aslan, şirkette çalışanların, geçmişlerindeki hangi unsurlardan kaçarak yollarının Moskova’ya düştüğünü not defterine kaydediyor. Yani, çalışanların, “gurbetlik” durumunun şifrelerini çözmeye çalışıyor. Bu maksatla, Banazılı Mustafa’yı sıkıştırırken şöyle diyor: “Söyle bakalım, hangi rüzgâr attı seni buraya?… Buralara kadar isteyerek, kendiliğinden gelenini hiç görmedim de ondan. Ya asker kaçağıdır, ya alacaklısından kaçmıştır, ya da sabıkalıdır…” Bu hâliyle Aslan, “gurbette” olmanın sadece somut sebepleriyle ilgiliymiş gibi duruyor. Manevi gurbetin insan ruhunda açtığı derin yaralardan bihaber gibi. Acaba öyle mi? Defter’in ilerleyen sayfalarında, Aslan’ın kız kardeşi Cennet’in, geçmişiyle bir tür hesaplaşmanın neticesi olarak, Karadul’a dönüştüğünü ve metroda bombayı patlatarak, hem kendisinin, hem de Ağabeyi Aslan’ın hayatının sonlanmasına sebep olduğunu okuyoruz. Bu hareketiyle, Cennet, kendisini mahkûm ve tutsak eden geçmişinden belki de kurtulmaya çalışıyor.

A.E.: Kitaptaki her bir öykü ayrı ayrı değerlendirilebileceği gibi bütün öyküler bir devamlılık içerisinde okunmaya da müsait. Bu noktada kitabı kurgularken nasıl bir bütün tasarladınız?

Evet, bu devamlılık kurgusunu özellikle oluşturdum. Yolları bir sebeple gurbette kesişmiş bu insancıkların fiziki mekânı Moskova’dır; ancak, onların ruhi mekânı ise bu Defter, yani Moskova Defteri’dir. Hikâyeleri hem tek tek, hem de bir arada bütünlük teşkil edecek şekilde kurguladım. Her biri kendi hayatının kahramanı olan bu insanlar, diğer bir insanın kahraman olduğu bir başka hikâyede küçük bir figür olarak görünmeli ve resmin bütününde yer almalıydı.

A.E.: Rusya, Moskova, gurbet, memleket denince akla ilk gelen isimlerden birisi de şüphesiz Nâzım Hikmet. Siz de öykülerinizde farklı şekillerde ona yer veriyorsunuz. Peki, Nâzım Hikmet’in sizdeki karşılığı nedir ve öykülerinizde neden kendisine bunca yer verdiniz?

Nâzım Hikmet, sahip olduğu ideolojiden bağımsız olarak, Türk Şiiri’nin tartışmasız en güçlü seslerinden biridir. Bana göre, maddi ve manevi gurbetin, garipliğin şairidir. Bu nedenle, Defter’de ele almak istediğim derin sızılı konulara dair söylediği çok sözü olduğu için, kendisine yer vermemem olanaksızdı.

A.E.: Moskova Defteri’ndeki öykülerinize Atilla İlkyaz’ın desenleri eşlik ediyor. Peki bu birliktelik nasıl gerçekleşti ve metin-görsel arasındaki ilişki üzerine ne söylemek istersiniz?

Bu konuya değindiğiniz için özellikle teşekkür ederim. Defter, aynı zamanda, iki sanat dalının, edebiyatın ve resmin hakiki bir birleşimi oldu. Ben Moskova Defteri’nin hikâyelerini yazarken, Atilla İlkyaz da, sözcüklerimin resim sanatındaki çizgisel, lekesel ve renksel karşılıklarını arardı. Bu vesileyle kendisine, bu titiz çalışması için tekrar teşekkür etmek istiyorum. Hem benim için, hem de Atilla İlkyaz için uzun, yorucu ve çok derinlerde dolaştığımız, disiplinlerarası bir sanat yolculuğu idi. Defter basıldıktan bir sene sonra, 2016’da Atilla İlkyaz’ın, Moskova Defteri üzerine yaptığı resimlerin, gerçek boyutları ile Ankara’da ayrıca bir sergisi düzenlendi. Dolayısıyla bu resimler de kendi serüvenlerini yaşamaya başladılar.

A.E.: Bir yazar olarak metinlerdeki görünüm biçiminiz ve varlığınızı hissettiriş biçiminiz çok dikkat çekici. Kimi öykülerde kendi varlığınızı açıkça duyumsatırken kimilerinde anlatıcı olarak varlığınızı arka planda tutuyorsunuz. Peki metin içerisinde anlatıcıyı konumlandırırken nasıl hareket ediyorsunuz?

Günlük ya da otobiyografinin dışında, bir edebiyat eseri yazma iddiasında iseniz, bu konuda kendinize ve kaleminize hâkim olmanız gerekir. Bunun bende matematiki bir formülü yok. Ele alacağım temaya göre şekilleniyor.

İpek Bozkaya: İzlenimlerinizi edebi zemine aktarmaya karar verme süreci nasıl işledi?

Bakü Defteri’ni, Moskova Defteri’nden yıllar önce yazmıştım, ancak Moskova Defteri’nden sonra yayımlandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının sancılarının her boyutta yaşandığı bir mekân olarak Bakü beni hem bir mimar olarak, hem de edebiyatçı olarak derinden etkiliyordu. Bu manada, Bakü sokaklarını, her gördüğümü, duyduğumu sözcüklere dönüştürme heyecanı ile kalbim çarparak dolaşırdım. Güngörmüş ama terk edilmiş yaşlı bir Rus ninesinin, gözündeki gözlüğü, kitaplığında yıllardır duran değerli bir Rusça eseri üç kuruşa satmaya çalışırkenki halini edebiyatın sözcüklerine dönüştürebilmek benim açımdan duygusal olarak empati gerektiren, zor bir süreçti…

İ.B.: Bakü gözlemlerinizi aktarırken tür olarak öyküyü seçmeniz nasıl şekillendi?

Bakü’nün ıstırabını, ancak, şiire en yakın bir tür olarak gördüğüm öykü ile yazabileceğimi düşünmüş olmalıyım.

İ.B.: Bakü Defteri’nde Bakü karakterlerin gitme/gidememe ikirciminde, dönüşümlerinde, hayatı sorgulamalarında önemli bir mekân. Mekanla ilişkiniz üzerine söyleyecek olursak sizin için de anlamı bunun üzerine mi kuruluydu? Anlatıcıların sesinde yazarın sesi var mı?

Muhakkak vardır. Ama yukarıda belirttiğim gibi, bunun matematiki ifadesini bilemiyorum. Kitaptaki hikâyelerin kahramanlarının bir kısmı, çok sevdiği Bakü’yü terk etmek zorundaydı. Gitmekle kalmak arasındaki yüksek gerilimin içinde, sözcükleri yazarken kaybolmuşluğum çok oldu.

İ.B.: Bakü Defteri’nde öyküler şehre bazen hüzünle bakan, bazen ondan kaçmak isteyen, bazen ona hüzünle sarılan kahramanlarla dolu. Öykülerdeki temalar zihninizde nasıl şekillendi?

Gitmekle kalmak kararını vermek kimi zaman çok zordur. Sovyetler Birliği’nin dağılması, o ana dek iyi kötü devam eden sistemin bir anda çökmesi, insanların maruz kaldığı maddi, manevi şok ortamı benim için iyi bir edebi zemin idi. Dediğiniz gibi, bu şok ve derin şaşkınlık halinde, kimi benliğinden ve ait olduğu sıladan, geçmişten kopma şeklinde karar alırken, kimi de kalmayı seçti.

İ.B.: Bakü Defteri’nde kahramanların öykülerinin yanı sıra aynı zamanda tarihe, şehrin geçmişine yer yer politik bir tonda tanıklık ediliyor. Bunların metne sızması anlatıda bir fon oluşturması dolayısıyla mı yoksa sizde meseleleri anlamlandırmaya hizmet ettiğinden dolayı mı yahut ikisi de mi?

Ben meseleye daha çok edebiyat perspektifinden bakmaya çalıştım; ancak edebiyat, insani boyutuyla beraber, ideoloji ve politikadan ayrı da düşünülemez. O sebeple, anlam katmanlarını oluşturmakta bu tanıklığın önemi vardır.