The Doors (1967)

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Hilmi Tezgör

hilmitezgor@yahoo.com

Jim Morrison’ın ölüm haberi gelene kadar onun çevresindeki herkes, sevgilisi Pamela, The Doors elemanları, menajerleri, arkadaşları vd. Jim’in geleceği hakkında iyimsermiş. 3 Temmuz 1971 günü Jim’in küvette ölü bulunduğu haberi gelince, menajer Bill Siddons Los Angeles’tan Paris’e gitmiş ve daha önce 7-8 defa öldü denilen Jim’in bu kez gerçekten ölmüş olduğuyla yüzleşmiş. Ama bir bakıma da yüzleşmemiş, çünkü içinde Jim’in ölü bedeninin bulunduğu tabutun açılmasını istememiş. Babasıyla son karşılaşması da tabut içindeyken gerçekleştiği için Siddons deja-vu hissine kapılmış ve tabut kapalı kalmış. Bir baba figürü olarak Jim’in tabutuna uzaktan bakmış ve kayıpla yüzleşmekten kaçmış olabilir belki.

The Doors’un Jim ile kaydettiği son albüm olan L.A. Woman’ın kayıtları sürerken, Pamela ve Jim Paris’e giderler. Jim gazetecilerden, dedikodulardan, baskılardan, ‘Kertenkele Kral’ olmaktan ve benzeri tanımlardan yorgundur; kafasını boşaltmaya, dinlenmeye ve sanatla şarj olmaya ihtiyacı vardır. Aslında tekrar şiire ve şairliğine dönmek istemektedir. Nitekim Paris dönemi, beklenmedik ölümüne kadar iyi geçer. Grubun davulcusu John Densmore “Pam’i ölümden birkaç ay sonra gördüm ve gözlerine baktığım zaman Jim’in ölmüş olduğunu çok fazla hissettim” diyor bir röportajında.

**

1950’lerde Beat Kuşağı’nı etkileyen Zen Budizmi, 60’ların ikinci yarısında hippilere ilham vermişti. William Blake, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Aldous Huxley gibi isimler, edebiyattan esin kaynaklarıydı bu ruhsal devrimin. Bu dönem, bir hippi olmasa da büyük bir şairin doğuşuna tanıklık edecekti. Bu şair The Doors grubunun solisti James (Jim) Morrison’du.

Jim Morrison çocukluğundan beri çok okuyor ve yazıyordu. Nietzsche’yi sevmiş, onunla Eski Yunan’ı keşfetmişti. Beat yazınına (özellikle Kerouac’in Yolda’sına) bayılıyordu. Bu romandaki Dean Moriarty karakteri (yani Neal Cassady) onun ‘rol modeli’ydi. Zaten evi de Beatnikler’in ünlü kitabevi City Lights’a uzak değildi; Jim soluğu sık sık orada alıyordu. Ayrıca Plutarkhos’u, Artaud’yu, Jung’u, Joyce’u başucunda tutuyordu. Lise öğretmeni Jim’i şöyle hatırlıyor: “James Joyce’u [Ulysses’i] okuyan ve anlayan yegâne öğrenciydi. Ödevlerinde referans verdiği öyle kitaplar vardı ki, onları okuduğuna inanmakta zorlanıyorum. Hatta bir keresinde, bir öğretmen arkadaşımdan Jim’in sözünü ettiği kitapların millî kütüphanede mevcut olup olmadığını araştırmasını rica etmiştim.”

Jim’in piri Arthur Rimbaud’ydu. Grubu The Doors ise ismini William Blake’in “There are things that are known and things that are unknown, in between the doors” (Bilinen ve bilinmeyen şeyler vardır, kapılar arasında) dizesinden aldı. Aynı zamanda, Aldous Huxley’in uyuşturucu deneyimlerini anlatan kitabı Doors of Perception’da (Algı Kapıları) da geçen dizesinden..

Jim yaklaşık iki yıl sonra düzyazı-şiirlerini The Lords and The New Creatures (Tanrılar ve Yeni Yaratıklar) (1969) adlı bir kitapta toplayacaktı. Şiirlerinde de, hayata olduğu kadar ölüme de kucak açma cesaretine sahipti: “İçlerine doğru yürürsün ılık yazın / Sabırsız silahının çürüyüşünü izleriz / Yabanıllığını / Doğurgan boşluğunu / Günbatımının ucundaki solmuş ormanları.” (…) “Oyun öldüğünde Eğlence’ye dönüşür / Seks öldüğünde Zirve’ye dönüşür.”

Şiirlerini profesyonel bir stüdyoda iki defa kaydeden şairin ölümünden sonra The Lost Writings of Jim Morrisonisimli iki cilt şiir kitabı daha yayımlanacaktı. İlkinin başlığı Wilderness (1988), ikincisinin ise The American Night’dı (1990). Ses ve sözün buluştuğu bir kapıydı Jim Morrison. Kapının önünde ses, arkasında söz vardı ve bu kapı onun ölümüne kadar hep açık kalacaktı.

Beatnikler nasıl caz ile şiiri bir araya getirdilerse, ‘diyonizosçu asi’ Jim Morrison’ın grubu The Doors da rock ile şiiri buluşturuyordu. Grup daha ilk 45’liği ‘Light My Fire’ ile 1967 yazında listelerde ‘1 numara’ oldu ve Jim’in tam üç yıl sonraki ölümüne kadar da müziği ve hikâyesiyle tepeden inmedi. “Daha gerçek olmak için kurumlarla bağlantınızı kesin, duygularınız içinde yüzün, sembolik ölümü ve yeniden doğuşu yaşayarak ruhsal temizliğe ulaşın” diyen Jim Morrison bu üç yılda kitleleri peşinden sürükledi. Sahnede bir şamana dönüşüyor, “kabuğu kırıp öteki tarafa geçmenin” peşinde koşuyordu. Sınırları yoktu. Ta ki sahnedeyken pantolonunu indirip mastürbasyona kalkışana kadar sürdü bu. Artık uç noktaya ulaşmıştı. Bu bir bakıma katharsis (boşalım) anlamına geliyor elbette. Ama ölgün erkeklik organını kalabalık karşısında sergilemek, ölümü yüceltmek anlamını da taşıyor olabilir. Hiç kuşku yok ki bu olay başka yorumlara da açık.

Konser sonrasında Jim Morrison gözaltına alındı, suçlamalar geldi ve gruptan kısa sürede yüz çevrildi. Popüler müzik tarihinde, tapılan bir konumdan nefret edilen bir konuma The Doors kadar çabuk düşmüş bir grup olmayabilir.

**

The Doors’un 1967 tarihli ilk albümü, popüler müzik tarihinin en iyi ‘ilk’ albümlerinden bir tanesi, hiç kuşkusuz. Bitmeyen bir enerji ve müthiş melodilerle kotarılmış; rock, blues, caz, klasik, pop ve şiirin benzersiz bir harmanı. Bugüne dek ancak kopyaları üretilebilen bir harman bu. ‘Break On Through’ da burada, ‘Light My Fire’ da burada, Brecht/Weill klasiği ‘Alabama Song’ da.. ‘Zengin Mutfağı’nda 43 dakika süren bir tur.

Bu albümün son şarkısı olan 12 dakika uzunluğundaki ‘The End’ açık ve net olarak ‘ödipal’ bir şarkıydı. Tutku ile ölümün kucaklaştığı ‘The End’, grubu zirveye taşıyan şiir-şarkılardan biri olmuştu. 1967’de ünlü müzik dergisi Village Voice’dan Richard Goldstein, “Rock edebiyatı kavramına burun kıvıranlar bu sert ve uzun şarkıyı dinlesinler. Morrison seksüel bir şamandır,” dedi. Jim ise “The End’de gerçekten ne söylemeye çalıştığımı bilmiyorum. Onu her dinleyişimde bana farklı şeyler ifade ediyor. Sadece basit bir veda şarkısı olarak başlamıştı, muhtemelen bir kıza; buna rağmen onu bir tür çocukluğa veda olarak da görüyorum. İmgelerin karmaşıklığı, onu her tür yoruma açık yapıyor aslında.” diyordu sonradan.

Hicaz tonlarında arpejlerin eşliğinde “Bu son işte, güzel dostum / Bu son işte, biricik dostum / Gözlerine bakamayacağım bir daha” dizeleriyle başlayan şarkıda önce içinde kaybolunabilecek topraklar, sonra çıldırmış çocuklar, kralın otoyolunda gölü arayan uzun yılanlar görülür. Göl eski, yılan yaşlı, derisi ise soğuktur. Ve mavi bir otobüs, şairi çağırmaktadır. 

Şarkının ikinci yarısında, hem Sofokles’in tragedyasından, hem de Freud’dan tanıdığımız ‘Kral Ödipus Miti’ne gelinir. Şafakta uyanan oğul botlarını giyer, antik galeriden seçtiği maskeyi takar ve yeraltında önce kızkardeşinin olduğu odaya, daha sonra da babasının yanına iner. Babası sorar: “Ne var, oğul?” Oğul cevaplar: “Seni öldürmek istiyorum.” “Ve anne, seni de becermek istiyorum.”

Şarkı yine başa döner ve “Bu son işte, güzel dostum / Bu son işte, biricik dostum / Seni özgür kılmak acı veriyor / Ama asla izlemeyeceksin beni” dizeleriyle biter.

Sigmund Freud’un ‘Ödipus Kompleksi (ya da Karmaşası)’ diye isimlendirdiği teorinin temelinde erkek çocuğun annesine yönelik bastırılmış bir cinsel arzu geliştirdiği yatar. Bu arzu, erkek çocuğun babasını rakip olarak görmesine yol açar. Ama çocuk zamanla bu rekabete gücünün yetmeyeceğini görür, annesinin babasına ait olduğunu kabullenir ve babayla özdeşleşir. Böylelikle de bu kompleksi sağlıklı biçimde aşmış olur.

Baba, benliği şekillendiren dış dünyayı ya da kişinin kimliğine yabancı olan, ama ona güç veren ve nihayetinde onu oluşturan şeyi temsil etmektedir. Anne ise bireyin özünü, doğal olanı temsil eder. Bu bağlamda ‘The End’in sözleri, kişinin dış baskılardan kurtulmak, kimliğini şekillendiren baskıcı güçleri ortadan kaldırmak ve gerçek benlikle iletişim kurma isteği olarak yorumlanabilir.

Bir keresinde grup, “The End”i çalarken durup, dört dakika boyunca susmuş. Salonda tansiyon giderek yükselmiş, kalabalık patlamak üzereyken şarkı kaldığı yerden devam etmiş. “Hangi âna kadar susacağımı çok iyi biliyorum” diyordu Jim Morrison. “İnsanlar heyecanlanıyor, korkuyor. İnsanlar korkmayı sever. Tıpkı orgazm öncesi gibidir. Herkesin hoşuna gider. (…) Seks benimle başlar, sonra da sahnedeki müzisyenleri sarar; daha sonra, yaptığımız müzik dinleyiciyi içine alır ve karşılıklı etkileşirler; onlar evlerine gider, gerçeğin geri kalanıyla etkileşirler, sonra da ben o gerçekle buluşarak hepsini geri alırım. O seks dediğim bütün, büyük bir ateş topu olmaya başlar.”

 “Sahnede çoğu kez trans halindeydi Jim. Bütün olup bitecekleri önceden sezinleyen ve İblis’e sempati duyan kör bir vizyoner gibi. Dünyanın iniltiyle sona ereceğini söylemektedir sanki. Kıyamet’i, insanlığın son günlerini anlatmaktadır. Gerçekte Doors konserleri ilk dinlerin çoktan unutulmuş ritüellerine yaklaşan bir atmosfer yaratıyordu. Bu ritüeller aynı zamanda, yaşamdan hayli zaman önce sürgün edilmiş doğallığı yeniden ele geçirmenin ve ekstas haline geçerek özgürleşmenin de aracıydı.” (Turhanlı)

‘The End’, dünyanın en iyi filmleri arasında gösterilen, Francis Ford Coppola’nın 1979 tarihli epik başyapıtı Apocalypse Now!’ın (Kıyamet) ikonik başlangıç sahnesinde Vietnam Savaşı’ndan görüntüler eşliğinde kullanılmıştı. Jim Morrison ve The Doors’un psikanalitik okumalara açık başka şarkıları da var.

**

Jim henüz dört yaşındayken bir gün ailece çölde arabayla gitmektedirler. Yolda bir kaza olduğunu görüp dururlar. Kızılderililerle dolu bir kamyon, bir arabayla çarpışmıştır. Diğerleri yardıma koşarken Jim arabada kalır, ama pek bir şey göremez. Tüm gördüğü, yolda kanlar içinde yatan, can çekişen Pueblo Kızılderilileridir. Çok korkar. Ailesi arabaya dönünce Jim’i ağlarken bulur. “Yardım edelim onlara” diye yalvarır Jim, ama -eski bir asker olan- babası ona “bunun kötü bir rüya olduğunu, her şeyin geçtiğini” söyler. Jim, hayatını değiştiren bu anı hakkında yıllar sonra şöyle konuşur: “O anda ölü Kızılderililerin ruhları etrafta koşuşturuyor, tuhaflıklar yapıyorlardı; ve sonra benim ruhuma da girdiler. Ben orada oturan, onları içime çekmeye hazır bir sünger gibiydim.” Yalnız kan değil, deniz ve yılan da hayatı boyunca korku vermiştir ona. Belki tam da bu olaydan sonra yuvasını ve yolunu kaybetmiştir Jim Morrison. “Bizim müziğimiz, kendisini tam da evinde hissetmeyen birisi gibidir” diyen de odur zaten.

Seks İsyanları kitabında Simon Reynolds şöyle yazıyor: “Morrison isyana ilişkin fallik modeli en uç noktaya götürdü. The Doors’un asla ‘saf bir neşenin, tamamen yuvada olma duygusunun dışavurumu olan bir şarkı yazmadığını Morrison kendisi hayıflanarak söyler. Bunun yerine Morrison ‘karanlık yüz’e bağlı kaldı ve son durağı kaçınılmaz olarak mezardı. Huzura ancak Thanatos’un Eros’u mağlup etmesiyle ulaşabilirdi.”

**

Jim, sevgilisi Pamela ile Paris’e gittiğinde orada kilo aldı ve sakal bıraktı. Sembolistlerin buluştuğu kahvelerde dolaştılar; Edith Piaf, Oscar Wilde, Balzac, Chopin (ve daha sonraları Yılmaz Güney, Ahmet Kaya) gibi isimlerin bulunduğu Pere Lachaise mezarlığını da gezdiler. Kısa bir süre sonra kendisinin de gömüleceği bu mezarlıkta ben de on yıl önce bulundum. En çok çiçek onun mezar taşına yığılmıştı ve başı kalabalıktı.

“Bir uçak kazasında ölmeyi önemsemem. Bu güzel bir gidiş olurdu. Uykumda ya da yaşlanarak ya da yüksek dozda uyuşturucudan ölmek de istemem. Ölümün nasıl olduğunu hissetmek istiyorum. Onu tatmak, duymak, koklamak istiyorum. Ölüm bize sadece bir kez gelecek, onu kaçırmak istemem,” diyordu Jim, ölümünden bir yıl önce. İstediği gibi olmadı. Küvette ölü bulundu, otopsi yapılmadı, ölüm raporuna kalp krizi yazıldı.

2021 yılının Temmuz’unda Jim Morrison’ın ölümünün üzerinden 50 yıl geçmiş olacak ve müzik endüstrisi, The Doors’un benzersiz müziğini ve Jim Morrison efsanesini yeniden cilalayacak. Aslında zaten hâlâ ışıltısını koruyan bir şeyi cilalamaya gerek yok ama zamanın ruhu bunu gerektiriyor. Bilindiği gibi gerçek güzellik, geçici değil kalıcıdır.

Kaynaklar:

Denselow, Robin. Müzik Bittiği Zaman: Politik Popun Öyküsü, çev. Deniz Oktay, İstanbul: Alan Yayıncılık, 1993.

Freud, Sigmund. Sanat ve Sanatçılar Üzerine, çev. Kamuran Şipal. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.

Morrison, Jim. Tanrılar ve Yeni YaratıklarAmerikan Gecesi, çev. Ogan Güner, İstanbul: SUB Yayınları, 2017.

Morrison, Jim. Wilderness: The Lost Writings of Jim Morrison. London: Penguin Books, 1988.

Reynolds, Simon-Press, Joy. Seks İsyanları: Toplumsal Cinsiyet, Başkaldırı ve Rock’n’Roll, çev. Mehmet Küçük, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2003.

Tezgör, Hilmi. Şarkıdaki Şiir, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

Turhanlı, Halil. Müzik ve Muhalefet, İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları, 1996.

The Doors – LP/CD, Elektra Records, 1967.

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor