Yazı/yorum

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

En sevdiğiniz yazarla tanışma fırsatınız olsaydı ne yapardınız? O yazarla bir akşam yemeği yeseydiniz? Ya da hep yazmak istediğiniz, uzun zaman peşine düştüğünüz bir yazınızı sonunda bitirseydiniz? Fatih Özgüven, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’nde “yazma” meselesini konu ediniyor.

Metis Yayınları’ndan 2010 yılında çıkan kitabın ilk öyküsü Sel, yazma üzerine uzunca düşündüren kısa bir hikâye. O, istediğin ancak bir türlü yazamadığın hikâyeyi günün birinde mutlaka yazacağını söyleminin bir “züğürt tesellisi” söyler. Kitabın sonundaki Son Hikâye de ilk hikâye ile örtüşür. O “son hikâye”yi ne zaman yazabileceğinin cevabını verir niteliktedir. Ancak elimizdeki kitap “bitmiş” ve sonunda yazılmış bir kitaptır. Kitabı okurken yazar-anlatıcının metindeki seslerini yakalamaya çalışmak, yazma üzerine ayrıca düşündüren bir mevzu hâline gelir.

Sel hikâyesi, “Gözlerini okuduğu sayfadan nihayet kaldırdı. Başını geriye atıp sandalyenin tahta arkalığına yasladı. Tahta ensesini acıttı. Bakışlarını yukarıda, rüzgârda hafifçe kıpırdayan yapraklara dikti. Gözleri uzun süredir önündeki sayfaya dikili durdukları için bir an aydınlığa alışamadılar.” cümleleriyle başlıyor. Yazma çabası, büyük bir sancıya dönüşüyor. Gözünün önünden geçen kusursuz sözcükler ve resimler, yazı için bir tablo oluşturuyor,

“… ben de böyle bir şey yazmak istiyorum.” (s.12)

İki sayfalık hikâyedeki yazı sancısı başarısızlıkla sonlanır;

“…hiçbir zaman böyle bir şey yazamayacağım.” (s.12)

Bir züğürt tesellisidir “kusursuz sözcükler”. Zihinlerden geçen sevinç kaynağı olarak kalır.

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi’nin ikinci hikâyesi Açık Görüşme, hayran olduğu bir yazarla bir gün geçirecek bir okurun hislerine odaklanır. Edebiyatseverlerin okuduğu kusursuz, büyüleyici cümlelerin yazarları aklımızdaki kadar “büyüleyici” olmayabilir. Bu büyük bir hayal kırıklığından ziyade okurda metin ile yazarı ayrı yere koyan bir etkidir.  Talimhane’den yukarı Taksim’e kıvrılan caddede oturan Cumhur Çaylı, takipçi-okurundan habersiz, günlerini geçirirken okuru bir gün onu bulur. Cumhur Çaylı’nın evine doğru arkadaşıyla yol alan okur, onun oturduğu eski Beyoğlu’ndan bahsederken, eski günlere geri döner. Beyoğlu’na kravatsız, şapkasız çıkılmayan yıllardan bir görüntü gözünün önünde canlanır. Cumhur Çaylı da böyle bir beyefendidir okur için. O metinleri yazan kişiye bunu yakıştırır:

“Cumhur Çaylı’nın da öyle biri olacağını sanıyordum Öyle olsun istiyordum. Hikâyelerinde ayak diresindi. O kusursuz, esrarengiz hikâyeleri; ayrıca iki romanı ve yıllardır üzerinde çalışmakta olduğu söylenen, anı-romanı ile bir okur çevresinin hayranlığını kazanmış, hakkında neredeyse yazdıklarının toplamından daha çok inceleme yazılmış, panellere gelmeyen, soruşturmalara cevap vermeyen, ortalarda görünmeyen Cumhur Çaylı.” (s.14)

Okur-yazar ilişkisinden metin üreten Fatih Özgüven, bunu yaparken “eski, güzel” Beyoğlu günlerini, Boğaz’ın sularının donduğu yılı arka plan olarak kullanır. Çünkü bu hikâyede nostaljik bir hüzün de mevcut olacaktır. Yazarı görmeye giderken, yolda zihninde geçirdiği sancı da yazma sancısına benzer biraz da:

O eski fotoğraflardan bir tanesinde, altmışlı yılların kadınlı erkekli içki masalarından birinde, sigarasını ağzının kenarına iliştirmiş teklifsiz bir arkadaşın kolunu omzuna attığı, bu yüzden O “O eski fotoğraflardan bir tanesinde, altmışlı yılların kadınlı erkekli içki masalarından birinde, sigarasını ağzının kenarına iliştirmiş teklifsiz bir arkadaşın kolunu omzuna attığı, bu yüzden hafifçe omuzları çöküp kamburu çıkmış güleç genç adam. Bir diğerinde, iki edebiyatçı arkadaşın bir üçüncüye altın hamak yaptıkları fotoğrafta, kenarda olup bitenleri ilgiyle ama uzaydan gelenleri seyredermiş gibi seyreden dördüncü arkadaş. Son olarak da, Boğaz’ın sularının donduğu yıl ünlü bir fotoğrafçımız tarafından çekilmiş, hemen her yerde görebileceğimiz o çok bilinen fotoğraftaki üç genç adamdan biri.” (s.14)

Yazar Cumhur Çaylı, okuru için bu fotoğraflardaki genç erkeklerin üçüne de benzer. Hepsinin etkileyici tarafından izler barındıracaktır kesinlikle. Onu 10 İstanbullu Hikâyeci antolojisine alacağı Tufan hikâyesine yazacağı önsöz için aramıştır. Evine vardığında yazar imajı değişir karakterin zihninde. Yazarın alanı, evi, Doktoru Beklerken adlı “müthiş hikâye”sini hatırlatmıştır hemen. “Saf okur”un hislerinde yazarla arasında oluşan karşılıksız ilgi, yavaşça sönmeye başlar. Cumhur Çaylı, o “muhteşem” yazar, aslında bambaşka biridir. Onu ilk gördüğündeki heyecanı aslında eskiye olan özleminin galeyana gelmesidir, zihninde Cumhur Çaylı’nın metinlerini okurkenki rüzgârı hissetmek istese de hissedemez. Bu rüzgâr, eski İstanbul’dur, eski Beyoğlu sokakları, eski kıyafetler, eski ve hüzünlü “şey”lerdir. Özgüven, bu hikâyede sadece yazar-okur ilişkisine değinmekle kalmaz, bunu sinematografik arka planla, adeta eski Yeşilçam sahneleriyle birleştirir. Okuru, yarattığı atmosferde hayran olduğu yazarla tanıştırırken, Taksim’de, yolda yürürken rüyada gibi bir etkiyle izlettirir. Okur özne, yazar özne ile tanıştığında kendinden geçer, konuşamaz. Onun zihnine bürünerek, kelimeleri seçerek kullanan bir kişi ile karşılaşırız ki, bu sahne başından beri örülmüştür;

“Bağlam dediğime, diyebildiğime aldırış etmeden konuştum. “İstanbullu hikâyeci” lafının aslında nasıl da geyik olduğunu (geyik demedim, o kadarına cesaret edemezdim, başka bir şey dedim), İstanbullu hikâyeci deyince benim için gerçekte bir tek kendisinin var olduğunu söyledim, “Atikali-Kadıköy dolmuşu”nu başka hangi hikâyecide bulabileceğimizi sordum.” (s.19)

İlk kez sevdiği yazarla konuşan biri “bağlam” kelimesini kullanınca ürperir. Ağzından çıkanlara şaşırır. İçinde ona hayranlığı bitmezken tanışınca bu değişir, hayranlık ona “katlanmaya” dönüşür. Koskoca Cumhur Çaylı, o an sadece ona kahve yapan bir yaratıktan ibarettir. Yazara bakarken aklı hep onun yazdığı metinlerdedir. Eski Aksaray Birahanesi, Beyoğlu, Atikali, eski İstanbul… Yavaşça susmakta, ölmekte olan bir zihin, ölmeye yüz tutmuş eski bir şehrin kalıntılarına özlemle verilir:

“Dışarıyı, Talimhane’den Taksim’e kıvrılan yolun kalabalığını, gürültüsünü, otelleri, çiçekçilerin durduğu köşeyi, hayatımın neredeyse tümüne tanıklık etmiş çirkin meydanı bir Cumhur Çaylı hikâyesindeki gibi gözümün önüne getirmeye çalıştım. Bu odaya ve bu tanımadığım adamın odadaki varlığına ancak böyle katlanabilecektim. Birden, Cumhur Çaylı bana sadece büyük bir hayranlıkla sevdiğim bütün o hikâyeleri içine almaya ve taşımaya yarayan bir kapmış gibi geldi. Bir kahve yapıcısından başka bir şey değildi.”(s.21)

Bu üç katmanlı hikâye, yazmak- okumak üzerinden ilerler. Özgüven’in “Yanlış Numara” hikâyesinde önemli bir ayrıntı vardır. Bu hikâyede anlatıcı şöyle der;

“Benim rüyalarda genellikle böyle bir üzgün adam tiplemesi vardır.”(s.23)

Rüya gören, gördüğü rüyada kaybolan yalnız erkek karakterler Özgüven’in hikâyelerinde sıkça geçer. Şu an burada olmayan, uzak—zihinler, şehirde kendine bir bellek arar. Bu bellek temelini “okunan metinler”den yani hazır metinlerden alır. Yazmak isteyenlerin hikâyesi ise burada başlar. “Yazmak istediği metni” arayan insan, bu bellekten güç alarak, şehirde dolaşır. Şehir bu hikâyede karanlık, gece ve ıssızlıkla verilir:

“Bende telefonun karşı ucunda gerçek bir insan bulmak ve dolayısıyla onun hikâyesini öğrenmek umudunu doğuran, belki yeniden hatırlatan o günlerde, yıllardır yazmakta olduğum romana yeniden döndüm. Yayınevinde vaktim olmuyordu çok fazla. Başkalarının yazdıklarını düzeltirken onlardan nefret etmekten, bir-iki tanesine de hayran olmaktan yorgundum. Kendi yazacağım roman onların yazdıklarından çok daha olağanüstü bir şey olacaktı biliyordum, hissediyordum. Onlardaki eksikleri, yanlışları biliyordum, o hatalara nasıl düşmeyeceğimi de. Bir gün oturup yazacaktım.” (s.25)

Bu oldukça yazar-anlatıcı hissi barındıran paragraf, bir editörün “o muhteşem” metne nasıl ulaşacağının yollarını bildiğini, ona bir gün ulaşacağını söyler. Ancak kitabın sonundaki Son Hikâye bu metne de gönderme yapacak kadar ironiktir. O metnin ancak ne zaman tamamlanacağının ironisidir.

Yaz Günü Tango hikâyesi biraz Oblomovluk barındırır. Yaz günü sıcağında, o “yazmak istenen” metnin yazılması gerekir ancak sıcak buna müsaade etmez. Yavaş akan günlerin eriyen saatlerinde yazar, “hiçbir şey yapmayacak”tır:

“Hiçbir şey yapmayacaktı,

Yapması gereken işlerin hiçbirini yapmadığı için yapabileceği şeyleri yapmasının da anlamı yoktu. Cezalıydı, ama umursamıyordu. Umursamadığı için de cezasını çekecekti. Onun için hiçbir şey yapmayacaktı. Sonsuz kısır döngü.” (s.31)

Yazın loşluğunda, “bugün de hiçbir şey yazmadım” diyerek, yazamama hâli üzerine odaklanır Yaz Günü Tango.

Cumartesi hikâyesi ise, bir baba-oğul kavgasıdır. Baba ve oğulun okuma ve yazma pratikleri üzerinden yine eski-yeni çatışmasına rastlanır. Bu fark kendini gazete okumalarında dahi göstermektedir. İkisi de bir metin üzerine çalışan yazarlardır aynı zamanda:

“Peki o zaman doğru olan hangi türlü yaşamak, sen biliyor musun?  Babası Edward Said’in o çok bilinen fotoğrafındaki gibi gözlüklerini indirip başını öne eğdi, esrarlı esrarlı gülümsedi: ‘-Bir bahçe musluğunu yazıyorum.”. ‘-Düzyazı mı? Fransız Yeni Roman tarzı mı?’, ‘Evet, baba. Hayır ‘fransız yeni roman’ tarzı değil. Bir bahçe musluğunun tercüme-i hâli…”(s.42)

Robdöşambrlı , Edward Said bakışlı baba, eskinin temsilidir. Oğul için eskiye olan bu denli özlemi anlamak zordur:

“Annemle demeye dilim varmıyor: O değil, zaten merak ettiğim. Aslında onu da merak ediyorum da. Başka birisiyle. Siz yani, Beyazıt’ta, Çınaraltı’nda, Küllük’te, Beyoğlu’nda, Taşlık’ta oturanlar, kızlı erkekli resimleri olanlar. O kızlara ne oldu, baba? Hepsinin kıçları büyüdü mü, ıspanak tenceresinin kapağını açınca yüzlerine vuran buharla mı geçti hayatları?” (s.43)

Baba Yedi Meşaleciler, Neyzen Tevfik hayranıyken, oğul buna, yazarak isyan eder. Baba ise eski metinleri okuyarak… Bir cumartesi, hafta sonu görüşmesi yazar-okur “eylemine” dönüşür baba-oğul arasında.

Yine yazma sancısı ile karşımıza çıkan Diken hikâyesi, “artık bir kitabı okumuş olmanın yetmediğini, onu yazmış olmak isteğinin katlanılmazlığını nasıl anlatacaktı?” der. Yazma, yine fiziksel acıya dönüşür, diken de buna göndermedir. Zihinden akanları yakalamaya çalışmak ve bir an önce ilahi olanı yazmak:

“Tabiat ona her zaman bir yazı odası gibi gelmişti. Gizlice çağıran bir yazı odası. Ayaklarının altında ezilen çam iğnelerinin sesine uyarak bir süre yürüdü. Sonunda bir açıklığa geldi. Durdu. Burası. Bol pantolonunun arka cebindeki not defteriyle tükenmez kalemi yokladı.

Oturup yazacaktı, emin gibiydi. Her şey olmuştu. Oradaydı. Bir daha hiç geri gitmese, insanların arasına dönmese fark etmezdi. Yazacaktı.”(s.51)

Yazmanın eline kâğıt ve kalemi almak demekten çok daha ötesi olduğunu hatırlatan Diken hikâyesi, yazmadan önce gelen sancıyı “acımayan bir yaraya parmağını sokmaya” benzetir. Bir öğle vakti, kalem yolunu bulduğunda, “yazmak istenen” yazı bittiğinde ise sonunda yazmanın mutluluğu “doymuş bir hayvanın mutluluğu”na benzetilir.

Yazma üzerine oluşan hikâyelerin sonuncusu, Son Hikâye, ilk hikâye gibi kısadır. Üç sayfalık metinde bütün kitapta o yazılamayan hikâyelere bir son biçilir:

“Artık yazacaktı. Oturacak yazacaktı. İçi bu düşünceden duyduğu sevinçle doldu. Ölmüş olması fark etmiyordu. Hatta belki -öbür dünya hakkında ne biliyoruz?- ölmüş olması iyi bir şeydi.

….

Oturup yazacaktı.” (s.92)

Kitap boyunca devam eden bütün bir “yaz(a)mama” hâli bu hikâye ile noktalanır. Tüm hikâyelerdeki karakterler, son hikâyeye gelene kadar bir olgunlaşma evresi geçirmiştir. Fiziksel, ruhsal acılardan geçmiştir ve son hikâyede artık “oturup yazacaktır!”

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi, yazma sancısı çekenlere, yazı serüveni boyunca yanından ayrılmayacak, ona eşlik ve hatta yer yer yardım edecektir!