Süt Hakkı: Gamze Arslan’ın Çerçialan’ı üzerine

Slideshow

no images were found

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Gamze Arslan’ın Çerçialan‘ı özgün karakterleri ve okuru korunaklı alanından çıkmaya davet eden konularıyla ön plana çıkan bir eser. Üstelik bu kitap okuru şehir hayatının keşmekeşinden kır hayatının gözlerden ırak kimsesizliğine kadar geniş bir coğrafyada gezdirirken ona aynı anda bambaşka hayatlardan kesitler sunmayı da ihmal etmez. Öyle ki bir süre sonra birbirine paralel akan bu yaşamlar iç içe geçer ve birlikte büyük bütünü oluşturan küçük parçacıklar hâline gelir. Tıpkı “Küf Korkusu Olmalı İnsanda”, “Allah’la Ciddi Düşünüyoruz” ve “Kırk Bin Geyikli Derviş”te olduğu gibi. Zamanla tüm bu öyküler birbirlerine eklemlenir ve ortaya uzun soluklu, farklı coğrafyalarda, farklı sorunlar ve karakterler arasında gezinen bir dünya çıkar.

“Dudu ve Nimet”, Çerçialan’daki ilk öykü olarak okuru neyin beklediğini açıkça gözler önüne seren, gerek konusu gerekse konuya yaklaşım biçimiyle şok etkisi yaşatan bir metin. Metnin ana kahramanları Dudu ve Cevat’ın zamanla birbirinden alabildiğine farklılaşan ve ayrıksı bir yapı oluşturan sevgi anlayışları üzerinden şekillenen öykü, kendi içerisinde barındırdığı farklı mesajlarla da okura sıra dışı kapılar aralar. Tıpkı Tebrizli Şems’in “Önce sevgiyi anlayalım,” ifadesinde olduğu gibi okur öncelikle sevgi ile ilgili temel meseleleri düşünmeye yönlendirilir. Bunlardan ilki, “sevgi”nin ne olduğu ve bu kavramın ne denli farklı yorumlara açık olduğudur.  Bu noktada birbirlerine alabildiğine karşıt iki görüşü temsil eden Dudu ve Cevat, insan doğasının ne denli çalkantılı olduğunu da duyurur. Sevgi, kimi için “yaşatma”nın bir aracıyken kimisi içinse bir kıskançlık krizinde ortadan kaldırılabilecek denli sarsıcı bir kavramdır. Biri yok etmeye, öteki var etmeye meyyaldir. Aşk, her zaman düz bir çizgide akan bir su değil; kavisleri, yükseltileri ve çöküntüleri olan bir ırmak gibidir. Her yorum gibi sevgiye dair bu yorumlar da kendi içerisinde belirli bir gelişim çizgisi vadeder. Sözgelimi Dudu, kendi sevgi anlayışına o derece bağlıdır ki, zamanla bu durum onda saplantılı bir hâl alır. Bu noktadan sonra ise sevgi yerini zamanla farklı bir anlayış biçimine, hızla saplantıya dönüşen bir karmaşaya bırakır. Cevat ise Dudu’ya kıyasla bambaşka bir sevgi anlayışını temsil eder. Onun için sevgi, basit bir edim, bir kavuşma arzusu, sevdiğini yaşatmak ve onunla yaşama istencidir. Burada dikkat çeken ana unsur ise Cevat’ın sevgisine karşılık bulamaması, sevdiği kişileri kaybetmesidir. Ona karşılık sevgisi saplantılı bir ilişkiye dönen Dudu ise arzularında sonuna kadar gider ve öyle ki bir noktadan sonra sevdiği kişiyi/varlığı/nesneyi katletmekten, ortadan kaldırmaktan dahi geri durmaz. Bu da birbirlerine taban tabana zıt akan ve kaderleri birbirine dolanan bu iki karakterin üstlendikleri temsiliyetleri hüzünlü bir şekilde bedenlerinde cisimleştirmelerine neden olur. Aynı noktada ön plana çıkan bir diğer örgü ise, Anadolu’da benimsenen sevgi anlayışı ile ilgilidir. Bu anlamda Cevat’ın birçok açıdan halk hikâyelerine, kır kahvelerinde dile getirilen masal ve fıkralara konu olabilecek türden bir karakter olduğu söylenebilir. Ona karşılık Dudu ise kendi içerisinde sevgi ve yok etme arzusunu birleştiren daha farklı ve özel bir karakter biçimi olarak yorumlanabilir. Bu da karakterlerin kendi arka planlarında farklı kaynaklardan referans aldığını gösterir.

“Küf Kokusu Olmalı İnsanda”, odağına iki farklı kadın figürünü alan bir öyküdür. Biri ev hanımı, diğeri bir şirkette üst düzey bir yönetici, aynı apartmanda yaşayan ve birbirlerine komşu bu iki kadın, bir madalyonun iki yüzü gibi hareket eder. Böylece yine belirli bir karşıtlıkla devam eden ilişkiler ağı, onları “küf” üzerinden farklı bir yola sevk eder. Kocası tarafından şiddete maruz kalan, hırpalanan, yok sayılan ve son raddede tecavüze uğrayan ev kadını karaktere karşılık Nezile, bakımlı, kendi başına hayatını çekip çevirebilen, kazandığı ile geçinen ve hayatına kimsenin müdahale edemediği bir karakterdir. Bu iki karakter arasındaki karşıtlık, onların hikâyelerinde de kendisini gösterir. İçine kapanık biri ve çevresinde bir şeyler paylaşabileceği kimsesi olmayan ev hanımı kadın karakter (üstelik isimsizdir de, ona bir isim verme gereği dahi duyulmaz, zira onunla aynı kaderi paylaşan tüm kadınlar onun bedeninde cisimleşir), farelerle dostluk yapan, içerisinde barındırdığı tüm öfkeyi, arzuyu, hüznü onlarla paylaşan birisidir. Öyle ki kendi içerisinde olup biten onca şey, onlar aracılığıyla kendisine fiziksel bir karşılık bulur. Dertleşmek istediğinde onlara, canı sıkıldığında görüşmek için onlara, bir cinayet işlediğinde dahi delilleri ortadan kaldırmak için onlara başvuran bu kadın, hayatına ancak bu şekilde yön verebilmektedir. Ne kocası ne de komşuları onu anlamaz, herkes ona yardım etme konusunda alabildiğine âcizdir. Her şey ters teper, su tersine akar. Nihayetinde “kadın ve bedeni fethedilecek bir toprak” (s. 55) değildir ve öykü boyunca erkekler tarafından ihlal edilmeye çalışılan bu tutum, daima başarısızlıkla sonuçlanır. Fethi gerçekleşmeyen topraklar, bir süre sonra karşı saldırıya geçer ve her şeyi keskin bir şekilde sonuçlandırır. İsyan, kimi zaman kanlı bir ayaklanmayı da beraberinde getirir.

Söz konusu öyküde ev kadınının karşısında dikilen, son derece düzenli ve kimseye ihtiyaç duymayan Nezile ise madalyonun öteki ve karşıt yüzü olarak onu ters yüz eder. Öyle ki ev kadının yaşadığı küf ve biricik dostu fareler onu tiksindirir. Birinin kurtuluşu diğerinin tiksinci, birinin arzusu diğerinin bulantısı, birinin mutluluğu diğerinin sonu olur. Bu noktada öykünün sonunda kusamayan Nezile, öyküyü bambaşka bir noktaya sürükler. Ev kadını hapishanede çocukları/fareleriyle içerisindeki tüm zehri dışarı akıtmış olarak hayatına devam ederken Nezile “sürünür”. Şüphesiz doğrudan ev kadınının ifadeleri olan bu sözler, anlatıyı farklı şekillerde değiştirirken ona ne derece güvenilebileceğini de sorgulatır. Değişen roller ve mutluluk tablosu, “Küf Kokusu Olmalı İnsanda”nın başı ve sonu arasında anlatının ne denli farklılaştığını da gözler önüne serer.

“Allah’la Ciddi Düşünüyoruz”da, bir gece dilini kaybeden ve kendisini konuşamaz ve yaralı bir hâlde bir yatakta uzanırken bulan anlatıcı karakter, bu duruma nasıl geldiğini kavramaya çalışır. Görünürde hiçbir sebep yokken bu anlam arama mücadelesi onu farklı düşüncelere sevk eder. Nihayetinde çözüm, tam da her şeyin çıkmaza girdiği bir ânda bulunur: O, Allah’a küfretmiş ve Allah da intikam olarak ondan dilini koparıp almıştı. Böylece insani bir varlık kisvesine bürünen ve intikam için kendi elleriyle yarattığı bir varlığın söz söyleme gücünü elinden alan tanrı, onun için elle tutulur, gözle görülür, mücadele edilebilir bir düşman hâline bürünür. Nitekim ona karşı girişilen bu süreç, bir süre sonra ortaya çıkan Jessy ile farklı bir yöne evrilir. Tanrı görevi Jessy’e devreder ve aradan çekilir. Anlatıcının ilgi odağı olan Jessy ise ancak öykünün sonuna doğru fiziksel bir güce erişir, bedensel bir varlık olarak kendisine yer bulur. Kendi dilini bile konuşamayacak bir durumdaki bir dilsizin öğrenmeye çabaladığı yabancı dil, onun tanrı ile arasının daha da açılmasına, nihayetinde Mecidiyeköy kalabalığında bir başına kalmasına neden olur. Üzerinde büyük teyzesinin pantolonu, elinde Limasollu Naci Yayınları’nı seti, dilinde Jessy ve tanrı ile yola koyulan anlatıcı, böylelikle kendi hayal kırıklıklarına doğru hızla yol alır. Kendi içerisinde yine büyük bir yok oluşu barındıran bu durum, girişilen ümitsiz bir mücadelenin hüsranla bitmesine sebep olur. Böylece her şey, tıpkı sebepsiz yere ondan çekip alınan dil gibi, Jessy’nin de yitmesiyle son bulur.

Gamze Arslan’ın çoktan beri var ettiği söyleyiş, Anadolu deyiş ve ifadelerine açılan kapı, “Kırk Bin Geyikli Derviş” başlıklı öyküde kendisine tam anlamıyla bir karşılık bulur. Öyle ki gerek dilsel gerekse içeriksel olarak halk anlatılarını akla getiren bu öykü, benzer metinlerin yeniden üretilmesine de bir örnektir. Arslan’ın elinde modernist ve çoksesli bir açılım bulan bu hikâye, Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e, kırk bin geyikli Hüseyin’den Ali Seyit’e genişleyen kalabalık bir kahraman topluğuna sahiptir. Ayrıca başka metinlere, Anadolu söylem, bilmece ve fıkralarına da çeşitli atıflarda bulunan bu öykü, kökünü geçmişten alan bir metin olmasıyla da kitapta farklı bir yerde durur.

Çerçialan’ın en sıradışı öykülerinden birisi de şüphesiz “Kasapta Kesik Parmak”tır. Biten bir evliliğin ardından yaşananları bambaşka bir pencereden, yüzük parmağından yola çıkarak dile getiren bu öykü, bir süre sonra bambaşka bir yöne evrilir. Başlangıçta konuşanın kim olduğu muallakken her bir söz, her bir cümle, her bir edim bu konudaki belirsizliği giderirken okuyucuyu da bir o kadar şaşkınlığa uğratır. Akıllara Güney Amerikalı yazarlar Julio Cortázar ve Gabriel Garcia Marquez’i de getiren bu öykü, sunduğu sıra dışı çerçeveyle kitabın en ayrıksı yönlerinden birisine işaret eder. Çerçialan‘da sürekli değişen anlatıcı kimliği, heykelden kesik bir parmağa, bir dilsizden kesilmek üzere olan bir hayvana doğru hızla akar. Öyle ki dile gelen her bir insan/varlık/nesne, kitabı başka bir yöne sürükler. Gamze Arslan’ın inşa ettiği öykü dili salt insan odaklı anlatı yapısını kırarken etrafta olup bitenlere, canlı veya cansız tüm nesnelere dikkat edilmesi gerektiğini de vurgular. Böylelikle dil, bir yandan giderek zenginleşirken bir yandan da yaratıcı potansiyeli patlayıcı bir unsura dönüştürür. Kesik parmağın hikâyesinde de görülen bu durum, yüzük parmağının ne denli güçlü bir sembol değeri taşıdığını da ortaya koyar. Kültürün en doğal parçalarından birisi kabul edilen ve doğrudan bir ilişkiyi/nişanlılığı/evliliği/aidiyeti sembolize eden yüzük/yüzük parmağı ile kültürel kodların doğalmış gibi halini işin içerisine dâhil eden Arslan, öyküyü onun dilinden kurarak anlatıyı kimi noktada absürt, kimi noktada ise gerçek olamayacak denli uçuk bir yere doğru sürükler.

Çerçialan, farklı türden karakterleri, kökünü zengin Anadolu söyleyişinden ve arka planını yazarının yaptığı kişisel okumalardan alan, okura yaşantısı boyunca dikkat etmediği en ufak bir nesnenin, heykelin, yüzüğün dahi günü geldiğinde bir anlatının merkezine yerleşebilecek denli önemli bir öğeye dönüşebileceğini hissettiren, içten bir eser.